Yeni Soğuk Savaş başlarken Türkiye nerede?

Foto: AFP

ANALİZ | MEHMET EFE ÇAMAN

Rusya lideri Putin dün bir açıklama yaparak yeni nesil hipersonik bir balistik füze yaptıklarını ve toplam 200 ton ağırlığında onlarca nükleer başlık taşıyabilecek, anti-füze sistemlerince fark edilemeyen 15 bin km. çoklu menzilli bir silah yaptıklarını açıkladı. Füze önce uzaya çıkıyor, oradan çoklu hedeflerine füze fırlatıyor. Türkiye’nin kendi “yerli ve milli” imalatı olan Cirit füzesinin menzili 1,5 ila 8 km. arasında değişiyor. 1960’ların füze teknolojisinin bile gerisinde olan Cirit füzesine lazerli güdüm aparatı takarak adını Lazer Güdümlü Füze koyuyorlar ki algıyı parlatsınlar.

Yeni bir Soğuk Savaş başlarken, Türkiye’nin tüm komşularıyla başı dertte. Suriye’de bir bölgeyi işgale girişen Erdoğan, kendisini iç kamuoyuna başkomutan olarak takdim etme peşinde ülkeyi maceradan maceraya atarken, 15 Temmuz sonrasında iyice belirginleşen Rusya’ya yaklaşma tercihi, giderek daha tehlikeli bir bilinmeze yaklaştırıyor memleketi. Garibanların oğulları yabancı topraklarda amacı belirsiz, sebebi şaibelerle dolu bir savaşta düşerken, TMBB’de milletvekilleri implant diş adedini arttıran yasal düzenlemeyle meşguller. Dün, sabah saatlerinde sosyal medyaya düşen Afrin’de askerlerimize saldırı haberinin ardından, bütün gün ölü ve yaralı sayısı verilmemesi üzerine derin kaygılarla kaleme almaktayım bu satıları. Ölen askerlerimizin şehit olmaları, onları sevdiklerine geri getirmiyor. Hayatını kaybeden bu askerlerin yaşamlarına mal olan siyasi kararların arkasında yatan güvenlik gerekliliklerini sorgulamak lazım kanısındayım. Dahası, bu tehlikeli yolun yol olmadığının memlekette okuyan yazan insanlar tarafından ivedilikle kavranması gerektiğini düşünüyorum.

BİR DAHA UYARIYORUM

Şu ana dek defalarca uyardım, yine uyarıyorum: Türkiye, dış ve güvenlik politikalarındaki savrulmalar, ülkenin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı önünde ciddi bir risk oluşturuyor. Dahası, bu savruk politikaların sonunda, 2019’da harcamalar dengesi ve bütçesi tümüyle perişan olmuş bir ülke enkazı kalacak. Bunun sonunda, Venezüella gibi ekonomik cehenneme dönen ülkede, ekonomik çöküntüden kalan küller kalacak geriye. Rusya ise, bir NATO ülkesini ittifaktan kopartarak, Avrasyacılık stratejik yaklaşımındaki en önemli kazanımını elde edecek. Yüz yıllardır Türkiye coğrafyasında fiziki olarak bulunmak isteyen Ruslar, gerek S-400’lerle, gerek 15 Temmuz sonrası iktidara ortak olan derin müttefikleriyle, gerekse de Türkiye’de nükleer ihaleleri, doğal gaz bağımlılığı ve Suriye kara deliği üzerinden giderek Ankara’daki rejimi ellerine geçiriyorlar. Zayıf bir konumda ülke. Siyasilerin bulaştıkları yolsuzluklar, politik ihtiraslar, küçük hesaplar, halkın vurdumduymazlığı ve kamplaşmışlık hali üst üste geliyor.

Devamlı yalpalayan, giderek iç bütünlüğünü ve anayasal yönetim mimarisini kaybeden Türkiye müesses düzeni, tek adam ve “nehrin debisi” etkileriyle tükeniyor. ABD düşman, AB düşman, Batı düşman. Yeni ortaklar Suriye’deki cihatçı ÖSO, Rusya, İran, Afrika ülkeleri. Kendi silahını yapamayan, askeri araçları, tankları, uçakları başka ülkelerden satın alınan ve yine başka ülkelerden alınan petrolle çalışan, kışın tükettiği, fabrikalarında enerji kaynağı olarak kullandığı doğan gazını Rusya ile olan bağımlılık ilişkisi neticesinde elde eden Türkiye, Ortadoğu’da sanal fetih peşinde. Savaş propagandası kolayca benimsenmiş vaziyette, Suriye’de “ele geçirilen” tepeler, dağlar, köyler, “imha edilen” veya “telef olan” teröristler retoriği üzerinden, içeride kalantorlara getirilen vergi afları, yapılan yazlık saraylar ve onun için yok edilen on binlerce ağaç haberleri arasında, hapishanelerden yükselen bebek çığlıkları… Acıların bu denli üst üste yığıldığı bir toplumsal manzara hatırlayanınız var mı?

TAMAM TOPLUM İLGİLENMİYOR DA…

Toplumun ilgilendiği yok bu korkunç tabloyla. Ne anlamsız ve hayati risklerle dolu dış politika tercihleri, ne maceraperest ve iyi hesaplanmadan girişilen bir savaş, ne de Türk demokrasisini geçtik, Türk devletini bile çürüten, lime-lime eden çapsızlıkta bir yönetim ve rejimi umurunda insanların. Oysa bu konular tüm ideolojik tercihlerden bağımsız olarak, çok ama çok önemli. Sakin sularda akılcı olarak hareket eden bir dış politika gibi, Türkiye’nin güvenliğini birincil olarak gözeten, dengeli ve sağlam bir güvenlik politikası en temel ortak çıkarımız değil mi? Bunu adeta düşük profilli ve formel başbakan Binali Yıldırım’ın kumarbaz oğlu gibi, kumar masasına yatıran politikacılar, siyasi karar alıcılar, “reis” denen diktatörler ne zaman sansasyonel bir magazinsel haber olan “başbakanın kumarbaz oğlu” kadar dikkat çekecek? Savaşın aldığı canlara karşın, sormayacak mı kimse bu savaşın açıklanan resmi söylem gerekçelerindeki tutarsızlıkları? Herkesin kendi küçük ve kısa vadeli avantalarına odaklandığı bir toplumun yönetim biçimi ya da dış politikası, veyahut da ekonomisi batarsa şaşıracak mıyız? Oysa çöküntü öncesinin çatırdamalarını duyanlar duyuyor. Çocuklarının geleceğini düşünmeyen ve tüm uyarıları görmezden gelen toplum, esasında hak ettiği rejimce, hak ettiği şekilde yönetiliyor.

On binlerce kilometre menzilli kıtalararası balistik füze yapan ve onlarca nükleer başlığı çoklu hedeflere uzaydan gönderebilen Rusya’nın maksimum sekiz kilometre menzilli yerli füze üretebilen stratejik ortağı Türkiye, Suriye’de Ortadoğu batağına boğazına kadar batmış, gözü olan ama görmeyen, kulağı olan ama duymayan kitleler kendilerine sunulan sanal fetihlere ve süper güç (!) Türkiye retoriğine inanıyor, inanmayı seçiyor. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, hayalleri uslarından çok daha geniş olan siyasi karar alıcıların küçük çıkarlarının karanlığında kaybolan bir ülke görüyorum. Uzaktan izliyor, toplu bir illüzyonun uyanmak bilmeyen mağdurlarının esasında uyanmış ama uyuyormuş gibi yapan danışıklı seyirciler olduğuna dair şüphelerim artıyor giderek. Bu kadar saf veya sığ idrakli olabileceğine ihtimal vermek istemiyorum Türkiye entelijensiyasının. Ya da bu kadar satılık olduklarına, her şeye karşın.

Daha nasıl anlatsam diye, her yazıda ayrı bir pencereden, ayrı argümanlarla, farklı olay ve olguları yorumlamaya çalışıyor, insanların eninde sonunda rasyonel olanı seçeceklerine, aklın yolunda buluşacaklarına, ahlakın erdemine sığınacaklarına inanmak istiyorum. Ama diğer taraftan şehit cenazelerini ve atılan nutuklar, AKP toplantılarında “reis bizi Afrin’e götür” diye yırtınan kalabalıklar kulaklarımı tırmalıyor. Ege’de veya Meriç’te boğulan ailelerin dramına hapishane duvarlarında yankılanan soluk benizli bebeklerin çığlıkları ekleniyor. Silivri’deki ve diğer cezaevlerindeki Ahmet ve Mehmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar, Şahin Alpay’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Osman Kavala’lar, Ahmet Şık’lar, Selahattin Demirtaş’lar ve tüm Kürt milletvekilleri aklımda, bu yaşanan büyük akıl tutulmasının ahlaklıyım diye geçinen insanları nasıl olup da utandırmadığına şaşırıyorum.

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞIN KÜÇÜK OYUNCUSU

15 Temmuz Türkiye tarihine bir dönemeç olarak geçecek. Bu yaşanan bir fetret devridir. Aklın, hukukun, basiretin, sağ duyunun, hoşgörünün, ahlakın ortadan kalktığı yerde, ortadan kaldırılan anayasa ve onun düzenine insanların sahip çıkmamasına mı şaşalım? Yoksa Yeni başlayan İkinci Soğuk Savaş’ın küçük oyuncusu Türkiye’nin bahtsız kaderine mi?

Zayıf bir ülke Türkiye! Çok güçlü olduğuna inandırılan, şiddete koşullandırılan, güce şartlandırılan – güçsüzlüğünün farkında olmadan – bir toplumda, başka neler söylemek lazım gözleri açılsın diye? Ne olması lazım insanların silkinerek kendilerine gelmeleri için? Yoksa kendi düşen ağlamaz diyerek çıkmalı mı işin içinden? Tıpkı aklını kaçıran ve kendisine zarar vermeye yeltenen bir psikiyatri hastasının intiharına zorla engel olmaya çalışmak gibi, umutsuz ve görüldüğü kadarıyla beyhude bir gayret içinde, çırpınıp duran bir avuç yazar-çizer düşünen ve hisseden, düşündüklerini ve hissettiklerini yazan insan var geriye kalan. Sayıları içeridekilerden az. Giderek de azalmaktalar. Ve buna oranla giderek artmakta çılgınlık hali. Dünyaya karşı tek başına kahramanca direnen Türkler türünden eski bir Cüneyt Arkın filmi yaşananlar. 10 binlerce kilometre menzilli Rus füzesi – olsun varsın. Ruslar nasıl olsa hava sahasını Türk ordusuna açtılar, değil mi? Motorsuz Altay tankı, pervaneli pırpır uçak, “babayiğitlerin” sanayi kaportalı yerli arabası, yüzde altmış bilmem kaçı yerli Heybeliada firkateyni, milli piyade tüfeği… Ha bir de menzili maksimum sekiz kilometreye kadar çıkabilen lazer güdümlü Cirit füzesi. Üçüncü sınıf Ortadoğu rejimi, bol-bol milliyetçilik sosu ve bir tutam da dini belagat attık mı, işte hazır-lop yutulmaya hazır üçüncü sınıf Adana kebap lokantası.

İşte yeni Soğuk Savaş başlarken Türkiye burada. Son söz: Satranç zar atarak oynanmaz arkadaş! Bunu da yaşayarak öğrenmek varmış bahtınızda.

2 YORUMLAR

  1. Eyvallah hocam biz içeride canımız acırken sizde yurt dışında bizimle aynı hissiyattasınız Allah razı olsun Rabbim sonumuzu hayreylesin

  2. Ruslar, gerek S-400’lerle, gerek 15 Temmuz sonrası iktidara ortak olan derin müttefikleriyle, gerekse de Türkiye’de nükleer ihaleleri, doğal gaz bağımlılığı ve Suriye kara deliği üzerinden giderek Ankara’daki rejimi ellerine geçiriyorlar

    Hocam kesin apartmissiniz bu cümleyle. Kim kimi ele geciriyor. Ülkelerin yüzyillardir yaptigi isler. Ele gecirmek pek uymamis.
    Toplumun ilgilendigi yok. Hangi toplumdan bahsediyorsunuz? Bir düsünür ” Dünya insanlarin aptallastigi bir döneme girdi” yaziyor. Tam Türkiye´ye uygun. Hemde Aziz Nesin´in dedigi gibi %60 degil, %95.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin