Yeni dönemde paradigma değişimi nasıl olacak?

SALİH HOŞOGLU | YORUM

Geçen hafta epeyce sitemkâr denebilecek bir yazı ile çoğumuzun bizi zorlayan değişime ve dönüşüme farklı derecelerde direnişimize dikkat çekmeye çalıştım. Dünya büyük bir dönüşüm ve çalkalanma yaşıyor ve bunun paralelinde Hizmet Hareketi de benzer süreçleri yaşıyor. Konunun güncel ama herkesin çok ilgilendiği tartışmalı kısımlarını işin uzmanlarına bırakarak biz sıradan insanların hayatına odaklanalım.

Zira büyük dairelerdeki tartışmaların detaylarına vakıf olmadığım gibi kamuoyu önünde yapılan tartışmalarla neyi nasıl çözeriz konusunda da bir fikrim yok. O nedenle büyük tartışmalara girmeden fertler planında meselelere bakmaya çalışacağım. Her şeyin bir ucunda fert bir ucunda sistem var ve bunlar etkileşim içindeler. Öncelikle Türkiye dışındaki dostlarımızın problemlerini konuşuyoruz ve bu yazı onlara hitap ediyor, onlara faydalı olmayı hedefliyor.

Önce büyük resmin doğrudan biz insanlara temas eden kısmına bakalım isterseniz. Fertler olarak ne idik ne olduk ne olmak istiyoruz yahut ne olabiliriz? Bundan yaklaşık on yıl öncesine kadar her birimiz Türkiye içinde yahut dışında bir meslek ve statü sahibi idik, kamuda veya özel sektörde bir işimiz, cebimizde geçerli bir kimliğimiz/pasaportumuz, üzerinde yaşayabildiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz bir ülkemiz var idi.

Bir kısmımız o anda ülkemizde değildik ama aidiyetimiz tamdı ve bulunduğumuz ülkede işimiz ve can güvenliğimiz vardı. Bütün bunlar çok eskide kalmış bir masal gibi geliyor bize şimdilerde, değil mi? Sonra malum olaylar, olaylar ve yıkımlar yaşandı. Her birimiz farklı seyirlerle, değişik ölçekte kayıplar, baskılar, zulümler görerek ülkemizi yahut yaşadığımız ülkeyi terk etmek zorunda kaldık. Bir şekilde farklı yollardan güvenli kabul edilen ülkelere ulaştık ve bir ‘oh’ çektik. Bir an sanki imtihan bitmiş gibi bir rahatlama hissetmiştik.

Aslında imtihanın bir safhasından başka bir safhasına geçmiştik. Güvenli ülke denilince akla Avrupa ve Kuzey Amerika geliyor ve ağırlıklı olarak bu ülkelerde hayata yeniden başlayan/başlamaya çalışan/başlayamayan kişileriz. Elbette bu ülkelerde de Hizmet aidiyetimiz devam ediyor. İradi olarak Hizmet aidiyetini askıya alanlar konumuzdan hariçtir. Bu ülkelerde gene büyük çoğunluğumuz bir şekilde oturma hakkı elde edebildik, artık özgürüz ancak önümüzde çok hayati sorular/sorunlar var.

Burada ne iş yapacağız, inandığımız değerlere nasıl hizmet edeceğiz, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz, kültürümüzü bu ülkeye entegre olarak nasıl koruyacağız? Başkalarına muhtaç olmadan temel ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağız? Aslında Hizmet Hareketi’nin geleceğini bu soruların cevapları şekillendiriyor diye düşünüyorum. Zira fikirler insanlarla yükselir. Bu ülkelerde herkes ayaklarının üzerinde durup kendisine bir yer edindikten sonra başkalarına el uzatabilir, derdini başkasına anlatabilir. Öncelikle kendine yardım edenler başkalarına da yardım edebilir, Hizmet’in bu sıkıntılı süreci salimen geçmesine katkı verebilir.

Bize ev sahipliği yapan ülkeleri temelde üçe ayırmak mümkündür: Birinci kategoride Birleşik Amerika gibi sosyal yardımın olmadığı ülkeler; ikinci kategoride Kanada, Hollanda ve Almanya gibi ciddi sosyal yardım uygulaması olan ülkeler; üçüncü kategoride de kısmen sosyal destekleri olan ülkeler.

ABD’ye gidenler ellerinde ciddi bir birikimleri veya devam eden gelirleri yoksa ilk günden itibaren çalışmak ve hayatta kalabilmek için bir meslek icra etmek durumundadırlar. Duyduğum kadarıyla orada hemen herkes bu mecburiyetin idrakiyle bir yol tutup hayatına devam ediyor. Böylesi şartlar ciddi bir mücadele mecburiyeti oluştursa da insanların hızla hayata katılmasını sonuç veriyor. Sosyal yardımın sınırlı olduğu ülkelerde de durum buna yakın seyrediyor. Ancak Avrupa’da ciddi sosyal yardım uygulaması olan ülkelerde uyum daha yavaş işliyor.

Tarih boyunca değişmez bir kural olarak ister iltica ederek ister başka yolla yeni bir ülkeye ulaşıp orada yaşamaya karar verdiğinizde hayatınızı yoluna koymanızın üç önemli adım vardır ve bu adımların hepsini de olumlu veya olumsuz etkileyen esas faktör psikolojik durumdur. Bu üç adım, oturma/çalışma izni, dil öğrenme ve meslek/iştir. Ancak bu üç adımın özellikle dil ve meslek kısmının katalizörü psikolojik durumdur yani niyettir, yönelimdir.

Geçen on yılın ilk dönemlerinde daha yoğun olmak üzere Türkiye’nin yakında normalleşeceğini ve geri dönebileceğini düşünen dostlarımız yeni hayatlarına daha zor adapte oldular. Daha önceki birçok yazımda Türkiye’ye dönme düşüncesinin tamamen gündemden çıkarılarak yeni ülkeye yerleşmenin yollarını aramamız gerektiğini vurgulamıştım. Bu psikolojik baraj aşılmadan sağlıklı yol almak mümkün olmamaktadır.

Yeni ülkeye yerleşme ve hayatını yeniden kurma konusunda en önemli engel psikolojik olarak kaynak ülkeden kopamamaktır. Bu kopamama sadece ülkede bırakılan yakınlarımız, baskı gören, hapsedilen gönüldaşlarımız meselesi değildir.

Şayet yerleşilen ülkenin dilini önceden biliyorsanız bu çok büyük bir avantaj oluşturuyor. Mesela İngilizce konuşulan bir ülkeye gidildiğinde iyi İngilizce bilme uyumu ve hayata atılmayı çok kolaylaştırıyor. Yeni gelenlerin yaş algıları yeni bir dil ve meslek öğrenme konusunda önemli bir engel teşkil edebilir. Özellikle Türkiye’de önemli kariyer sahibi ileri yaştakilerin yeniden başka bir mesleğe yönelmesi oldukça zordur.

Bu kişiler ancak ciddi gayret gösterir B2 ve hatta C1 düzeyinde dil öğrenirlerse eski mesleklerini veya ona yakın bir mesleği icra etmeleri mümkündür. Böyle bir yola girdikten sonra kader bu kişilerin yoluna su serpmekte ve hiç ummadıkları kapılar açılabilmektedir. Ancak yeterli gayreti göstermeyip dert yanmakla hiçbir problem çözülmemektedir.

Başlangıçta çok daha olumsuz ve zor olduğunu düşündüğüm bu konuda farklı örnekleri gördükçe fikir değiştirdim. Mesela tıp doktoru olarak çalışmak için öncelikle dil öğrenmek ve bir müddet asistan olarak çalışmak gerekiyordu ve ellili yaşların bu iş için ileri yaşlar olduğunu düşünüyordum. Ancak bir meslektaşım kendi hastanesinde Rusya’dan gelen yetmiş iki yaşındaki bir doktorun yeni asistan olarak işe başladığını anlattığında bu konudaki bakışım ve yaklaşımım değişti.

Aslında Hizmet felsefesi herkesin yaptıklarının ötesinde işler yapmaktır. Geçmişteki yüzbinlerce örnek de bunun ispatıdır. Yetmişli, seksenli yıllarda Anadolu’nun ücra kasabalarına gidip oralarda müesseseler açmak hiç de sempatik ve kolay işler değildi ama sağlam bir inanç, iyi bir motivasyon ve planlama ile yapıldı ve başarıldı. Eski Sovyet ülkelerine veya Afrika’nın ücra yerlerine gidip oralarda bin bir tehlike içinde okullar kurmak da hiç kolay değildi. Eğer yukarıda anlattığım yaş örneği gibi sınırlamaları kafamızdan atabilirsek birçok problemi de daha çabuk çözebiliriz.

Evet yeni bir ülkede yeni bir hayata sıfırdan başlıyoruz, yeni bir dil öğreniyoruz ve bu dil ile eski bilgi ve becerilerimizi tekrar icra edeceğiz, belki onları güncelleyeceğiz ve elbette bunları yapmak bize bir kısım ek zorluklar oluşturacaktı. Özellikle ileri dil kullanımı gerektiren gazetecilik, öğretmenlik gibi mesleklerde bunu yapmak zordur ancak imkansız değildir. Esas olan bundan sonrası için bir rota çizmek, hangi mesleği icra edeceğimize karar vermek ve onun gereğini yapmaktır.

Kendine bir hedef tayin edip ona yönelik çalışmaya başlayanların önlerine hiç ummadıkları imkanlar çıkmakta ve muvaffak olmaktadırlar. Hem başarmakla değil yola çıkmakla mükellefiz, sonuca değil sürece odaklanmamız gerekiyor vesselam.

4 YORUMLAR

  1. “İradi olarak Hizmet aidiyetini askıya alanlar konumuzdan hariçtir.”

    Yazıya bu cümleyi yakistiramadim. Sanırım elestirilmek istemediğiniz için yazıyorsunuz böyle şeyleri. Fakat yazdığınız platform herkese hitap etmeli değil mi? Yazılarda böyle ayrimcilik yapacaksanız, herkese hitap etmek istemediğinizi mi varsyalim?

    Tamam koyun degilsiniz onu anladik, Abdurrahman Çelebi de mi olmak istemiyorsunuz?

    • Ben bu önermenizi anlayamadım.

      Bir makale, bir yazı için mümkün olmayan bir teklifte bulunuyorsunuz.

      Binlerce İnsanın ortaya atacagı Olası binlerce ihtimal nasıl öngörülür ve önden açıklama yapılır…

      Lütfen varsa cevabınız merak ediyorum.

  2. Salih Bey,

    Konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: dil öğrenmeye.

    Sebep-sonuç dairesinde mesele ne olursa olsun, dönüp dolaşıp kilit yer burası. Dil öğrenmek, artık neredeyse bir farz gibi. Çünkü dil olmadan, geri kalan hedeflerin, projelerin, güzel niyetlerin hepsi havada kalıyor.

    Gettolaşmadan çıkmanın, bu topraklara gerçek anlamda tutunmanın anahtarı gerçek hayata adaptasyon. Ama eğitimli bir neslin adaptasyonu, geçmişteki ilk nesillerin taktikleriyle olamaz. Sosyoekonomik mobilite, dil becerisiyle başlar.

    Rahmetli babam da bu topraklara geldi. Eğitimi yoktu; bu topraklar onun için bir rampaydı. O neslin derdi hayatta kalmaktı. Zihinsel bir tartışmaları olmadı. Ama bizim var. Bizim nesil artık zihinsel üretimle, fikirle, kaliteyle var olmalı.

    Eğitimli bireylerden oluşan bir hizmetin de gideceği yön açık: dil bilmeyen kaybeder. Bu yüzden, açıkça söylüyorum: “Dil öğrenmek, dil öğrenmek.” Namaz vurgusu kadar, bu meselede de tahşidat gerekir. Çünkü dil, sihirli bir anahtar. Onsuz, önceki kuşaklardan farklı bir şey yapamayız. Gidersiniz, ama dilsiz gidersiniz. Kolsuz, bacaksız, sessiz…

    Ne demek istediğimi belki şöyle anlatabilirim: bir iftar ortamında, masaya gelen yabancı bir misafiri görünce “sessizce ortadan kaybolan” insanlar gördüm. Misafire yemek getirme, düzen kurma, koşturma var; ama iletişim yok. O masada oturup iki kelime edemiyoruz. Ve bu sadece bir anekdot değil, büyük resim bu.

    Bu yüzden, tembelliğimize kılıf aramayalım. Bahane üretmeyelim. Oturup çalışalım, öğrenelim. Çünkü aksi hâlde, kendi iç gettomuzda sadece birbirimize konuşup dururuz.

    O yüzden: Dil öğrenmek, dil öğrenmek, dil öğrenmek…

  3. Merhum Hocaefendinin;
    “Sebepleri, tırnaklarla kazıyacak derecede bulmak ve riayet etmek”
    minvalinde sözleri aklıma geliyor.

    Güzel İnsanlar Güzel Sistemler Kurarlar;

    Güzel Sistemler Güzel İnsanlar Ortaya çıkarır.

    Topyekün belalardan, felaketlerden kurtulmak, yine topyekün gayretlerle mümkün olur.

    YANİ Sisteme dahil olan bir birey, Sistemin değişik bir yerinde işler, başkalarının farketmeyebileceği Sorunları/Çözümleri tespit edebilir.

    Mesaisinin az bir bölümünü de bunları Sisteme dahil etmek, Sistemi daha da etkin hale getirmek için, ayırabilir.

    Aynen, kendi şahsi hayatını yaşarken, yol aldığı ve içinde bulunduğu gemiyi olası problemlerden korumak ve daha iyi hale getirmek için, gördüğü, vakıf olduğu teklifleri, gemi mürettebatına iletmek gibi.

    Çünkü GEMİ ve içindeki ŞAHIS birbirinden alakasız, bağımsız değil.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin