Travmanın yarasını sadece terapi ile iyileştiremiyoruz. Sahip olduğumuz yaralar hem bireysel hem toplumsal hem de yapısal. Zihnimiz “güvendesin” derken, yaşadığımız toplum “burası senin yerin değil” diyorsa iyileşme kırılgan kalıyor. Ancak umut da var! Beyin değişebiliyor. Ama asıl değişmesi gereken, yarayı sürekli taze tutan sistem. İyileşmek uzun bir süreç ve sadece tıbbi değil, aynı zamanda sosyal ve toplumsal bir mücadele.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Size badem büyüklüğünde bir yaradan bahsetmiştim, hatırlarsınız belki. (BKNZ) Beynimizin derinliklerinde, temporal lobumuzun karanlık koridorlarında saklı duran amigdaladan. Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç” kavramının artık sadece felsefi bir metafor olmadığını, Erdal Öz’ün “Yaralısın” romanında betimlenen işkencenin yalnızca o dönemin kabusu olmadığını anlatmıştım. Göçün, sürgünün, aidiyetsizliğin beynimizde somut, ölçülebilir, anatomik izler bıraktığını anlatmayı denemiştim.
“Yaralıyız!” dedim. Ve bu yara sadece psikolojik değil, nöroanatomik. Hatırlayalım; kronik stres altında amigdala büyüyor, alarm sistemi hiç kapanmıyor. Dünya ise sürekli tehlikeler arz eden bir alan. Hele ki kötülerin hüküm sürdüğü dönemlerde. Her bakış, her ses, her belirsizlik yeni bir tehdit sinyali. Ve en acı gerçek: Bu yara kuşaklara geçiyor, epigenetik olarak çocuklarımıza aktarılıyor.
Ne ki bahse konu yazının son satırlarında size bir umut ışığından da bahsetmiştim. Beyin plastikti ve bilinç dönüşebilirdi. Yani, iyileşme mümkün.
İşte bugün, tam da o umut ışığının peşinden gideceğiz. Çünkü yarayı teşhis etmek yetmiyor, tedaviyi de konuşmak zorundayız. Zira her yara gibi, bu yara da iyileşme hakkına sahip.
Modern nörobilim bize şunu gösteriyor: Amigdala büyüdüyse, küçülebilir de. Sinir bağlantıları yeniden şekillendirilebilir. Hiperaktif alarm sistemi yeniden kalibre edilebiliyor zira. Belki biraz teknik olacak ama (ben de ansiklopediden bakarak yazıyorum bu kısmı) baskılanmış prefrontal korteks – o rasyonel düşünme merkezimiz – yeniden güçlendirilebiliyor.

Bilim insanlarının Nöroplastisite dediği bu mucize, beynin kendini tamir etme, yeniden yapılandırma, değişme kapasitesi. Aslında sistematik aşina olduğumuz bir şekil; tıpkı kırık bir kemiğin kaynayabilmesi gibi, yaralı bir beyin de iyileşebiliyor.
Ve fakat bu iyileşme öyle kendiliğinden olmuyor.
Kırık bir bacağı alçıya almadan, temiz bir ortamda dinlendirmeden, fizik tedavi uygulamadan iyileşmesini bekleyemezsiniz. Yaralı amigdala için de durum aynı. İyileşme için şartlar gerekiyor, ortam gerekiyor, zaman gerekiyor, sabır gerekiyor. Ve en önemlisi: Çok katmanlı bir yaklaşım gerekiyor.
Çünkü bu yara tek boyutlu değil. Tıbbi olduğu kadar toplumsal, bireysel olduğu kadar kolektif, nörobiyolojik olduğu kadar sosyolojik bir yara bu.
Bireysel boyutu var: Travma yaşamış her insanın kendi beyninde, kendi bedeninde taşıdığı özel yara. Bu yara için terapi gerekiyor, güvenli ortamlar gerekiyor, zaman gerekiyor. Amigdalaya “Artık güvendesin!” mesajını vermek, aylarca, yıllarca sürebilen sabırlı bir süreç.
Toplumsal boyutu var: Çünkü yarayı açan sadece geçmişte yaşanan şiddet, yokluk ya da baskı değil. Yarayı derinleştiren, bugün yaşanan dışlanma, ötekileştirme, aidiyetsizlik. “Gerçekten nereye aitsin?” sorusu. Toplumdaki şüpheli bakışlar. Kiralık ev ilanlarındaki “sadece vatandaşlara” notu. İş başvurularında adınız yüzünden elenmeniz. Bunların hepsi yarayı taze tutuyor, amigdalaya sürekli “Burada da güvende değilsin!” mesajı veriyor. O yüzden iyileşme, toplumun da dönüşmesini gerektiriyor.
Sosyolojik boyutu var: Çünkü yaraya sebep olan şartlar devam ettikçe; yokluk, yoksulluk, diktatörlük, savaş, yapısal ayrımcılık, ötekileştirme, şeytanlaştırma… Yeni yaralar açılmaya devam ediyor. Yasal güvenceler olmadan, temel haklar olmadan, sistematik değişim olmadan bireysel iyileşme kırılgan kalıyor. Yarayı açan sistem, yaranın iyileşmesine de izin vermek zorunda.
Ancak ben size sadece terapötik teknikleri anlatmayacağım. Evet, onlardan da bir miktar bahsetmem lazım elbet. Misal; nefes çalışmalarından travma terapisine, mindfulness’tan somatik deneyime kadar. Ama aynı zamanda toplumsal değişimin gerekliliğinden de yapısal dönüşümün zorunluluğundan da bahsetmemiz lazım. Çünkü yaralı bir amigdalayı iyileştirmeye çalışırken, onu sürekli yarayan ortamı değiştirmeden başarılı olamayız.

Shayegan’ın yaralı bilinci nasıl kültürel bir sentezle iyileşebilirse, kendi vatanında şeytanlaştırılıp ötekileştirilen bir mazlumun yaralı amigdalası da çok yönlü bir tedaviyle iyileşebilir. Meselenin en önemli kısmı geçmişe takılıp kalmamakla ilgili dostlar. Şimdiki anı ve en önemlisi yarını, umudu diri tutmayla ilgili.
Baştan söyleyeyim, iyileşme kolay değil. Hızlı da değil. Lineer kesinlikle değil, çoğu zaman mehter misali iki adım ileri, bir adım geri gider süreç. Kötü günler olacak, tetiklenme anları olacak, gerileme dönemleri olacak. Ama yine de mümkün.
Önce şu tespitte anlaşalım: Yaralıyız. Ama mahkum değiliz.
Ama nörobilim son 30 yılda bize bambaşka bir gerçek gösterdi: Beyin inanılmaz derecede plastik. Yani şekil alabilen, değişebilen, kendini yeniden organize edebilen bir organ. Her yeni deneyim, her yeni öğrenme, hatta her yeni düşünce bile beynin fiziksel yapısını değiştiriyor. Sinir hücreleri arasında yeni bağlantılar kuruluyor, kullanılmayan bağlantılar zayıflıyor, beyin adeta kendini yeniden çiziyor.
Ve işte asıl mucize burada: Amigdala da bu plastisite kuralından muaf değil.
Kronik stres altında büyüyen, şişen, hiperaktif hale gelen amigdala; güvenli ortamda, doğru müdahalelerle ve zamanla yeniden küçülebiliyor, sakinleşip, dengeli işlemeye dönebiliyor. Tıpkı bir kasın kullanılmadığında küçülmesi gibi, amigdala da sürekli tetiklenmediğinde normalleşebiliyor.
Bilimsel ve sosyal gerçeklik ise şu: Yaralar çabuk açılıyor ama iyileşmesi epey uzun sürebiliyor. Yani, açıldığı hızda kapanmıyor hiçbir yara. Hatta tamamen kapanmayan yaralar da var.
Bir travma anında amigdala değişebiliyor ama onun normale dönmesi aylar, hatta yıllar alabiliyor. Çünkü beyin güvenliği öğrenmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Bir kez “dünya tehlikeli” öğrendikten sonra, “dünya güvenli olabilir” öğrenmesi için sayısız olumlu deneyim gerekiyor.
Sabır gerekiyor. Kendine karşı merhamet gerekiyor. Ve en önemlisi: Yalnız yürümemek gerekiyor.
Ne kadar ilginizi çekti bu konu bilemiyorum ama ben devam etmek istiyorum.

cok guzel anlatmissiniz.
keske bu tarz konulara daha cok odaklansaniz.
psikolojik, sosyolojik saglik/gelisim/degisim konulari, ve de maneviyat. tasavvuf konulari.. diger siyasi konulardan cok daha yararli.
Su gibi akan bir yazi. Ayni zamanda en onemli dertlerden birine temas etmissiniz. Bence devam etmeli.
benim çok ilgimi çekti. Tedavi icin bu gibi doğru tespitler hayati önem taşıyor. teşhis doğru konulabilirse tedavide mümkün olur. Ben şahsen çok istifade ettim. teşekkürler.
şimdi yaralılara bir şifa çorbası gereklidir.Çok basit bir çorba ama herkesi güvende hissettirir ilk kaşıkta.Türkiyenin her bölgesinde yörenin usulüne göre yapılır kurutulur kış aylarının vaz geçilmezidir…Tahmini olanlar dan gelen sessiz sesleri duyar gibiyim…bildiniz …evet tarhana…
tarif
mis gibi kokan kendi yaptığımız sarıkızın sarı tereyağından 1 yemek kaşığı yağı toprak tenceremize alalım,az ısıda tencerede erirken damda güneşte koyulaştırdığımız salcamızdan da 1 kaşık alalım erimekte olan tereyağı ile karıştıralım ve 1 diş ezilmiş sarımsağı ilave ederek hafiften kavuralım hemen bir litre kadar soguk su ekleyelim.
Bu salçalı suya tarhun otlu yapıp ovup toz haline getirdigimiz tarhanadan yemek kaşığı ile 3 veya 4 kaşık ekleyelim hızlıca karıştıralım henüz su tam anlamı ile ısınmadan karıştıralım ki topaklanmasın. Hayatında hiç tarhana çorbası yapmamışlar için tavsiyem 1 litre suyu tencereye eklemeden suyun icinde istedikleri miktar tarhanayı karıştırıp tencereye tarhanalı suyu ekleyip karıştırmalarıdır. (millet filim tavsiyesinde bulunur ,napalım bize de çorba tavsiyesinde bulunmak düşüyor) devam edelim..
Ocaktaki orta harlı ateşteki tenceremizi karıştıralım ağır ağır…
Hafiften çorbamız kaynama kıvamına gelirken mis gibi domatesli yogurtlu hamur kurusunun kokusu mutfağı sarmalı…
işte o çorba kokusu güven,sımsıcak bir ev,kendini korumak zorunda olmadığın yuvandır.Hiç bir kötülüğün ve tehlikenin ulaşamadığı yıkılmaz güven kalesidir.Koku ve tat, insanı olmak istediği güvenli alana taşıyabilir.Bir çorba içimi gibi kısa bir an da içinizdeki güvenli yuvanızı hissetmek…iyileşmeyen yaralılar ,yaralar elbet olacaktır.Mevzu iyileşmek isteğine bir umut olmak…
Çorbayı deneyecek olanlara Afiyet olsun.
bayıldım