Okuma Zamanı’nın 115. bölümünde yapay zekânın insan hayatında açtığı yeni tartışma alanları ele alındı. Programda, yapay zekânın yalnızca doktorluk, hemşirelik, tır şoförlüğü, yazarlık, gazetecilik, romancılık ve senaristlik gibi meslekleri değil, adalet sistemini de doğrudan etkileyebileceği vurgulandı.
Bölümün ana eksenini, dijital platformlarda izlenebileceği belirtilen Mercy filmi oluşturdu. Film, yapay zekânın polislik ya da güvenlik alanındaki kullanımından farklı olarak, yargıç rolüne yerleştirildiği bir senaryo üzerinden tartışıldı. Programda, daha önce robot polisler ya da muhtemel suçları önceden tespit eden sistemleri anlatan yapımların bulunduğu, ancak Mercy’nin işlenmiş bir cinayet üzerinden yapay zekâ yargıç fikrini merkeze aldığı belirtildi.
Filmde üst düzey bir emniyet görevlisi, gözünü bir mahkeme düzenine dönüştürülmüş hangar benzeri bir alanda açıyor. Ellerinin ve ayaklarının kelepçeli olduğunu fark eden karakterin karşısında bir yapay zekâ yargıç bulunuyor. Bu yargıç, sanığa suçlu bulunma oranını açıklıyor ve kendisini savunması için sınırlı süre veriyor: “Sen yüzde 97,5 oranında suçlu bulundun. Sanık sandalyesindesin ve sana bir saat süre tanıyoruz. Kendini müdafaa et, kendini savun.”
Programda bu sahne üzerinden, delillerin, DNA kayıtlarının, parmak izlerinin, HTS verilerinin ve dijital izlerin bir araya getirilmesiyle bir insan hakkında mahkûmiyet kararı verilip verilemeyeceği sorusu gündeme getirildi. Filmdeki sanığın, daha önce aynı sisteme inanan ve yapay zekâ destekli süreçlerle insanların tutuklanmasına katkı sunan bir güvenlik görevlisi olması, anlatının temel gerilimi olarak aktarıldı.
Bölümde Türkiye’deki yargı sistemine de atıf yapıldı. Türkiye’de yargıçların ve savcıların siyasi iradenin etkisiyle hareket ettiği, delilsiz suçlamalarla insanların cezalandırıldığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına rağmen kararlar verildiği eleştirisi dile getirildi. Bu çerçevede programda, “Türkiye’deki yargıçları gördükten sonra ben şahsen AI ile yargılanmaya çok da soğuk bakmam.” değerlendirmesi yapıldı.
Ancak programda yapay zekâ yargının da ciddi sorunlar taşıdığı vurgulandı. Algoritmanın yanılma ihtimali, verilerin eksik ya da hatalı yorumlanması, insan davranışının yalnızca dijital kayıtlara indirgenmesi ve savunma hakkının sınırlı süreye sıkıştırılması temel riskler arasında sayıldı. “Yüzde 95, yüzde 97, yüzde 98 oranında bütün datalar seni suçlu gösteriyor.” denildiğinde insanın kendisini nasıl savunabileceği sorusu öne çıkarıldı.
Verinin hükmü, insan vicdanının sınırı
Programda “dataizm” kavramı da tartışmaya açıldı. Verinin adeta yeni bir inanç sistemine dönüştüğü, büyük teknoloji şirketlerinin insanların sağlık, beslenme, kitap, film ve tüketim tercihlerine veri üzerinden yön verdiği belirtildi. Buna karşılık insanın yalnızca veriden ibaret olmadığı; duygu, sezgi, vicdan, refleks, kuşku ve kişisel bağlamla birlikte değerlendirilmesi gereken karmaşık bir varlık olduğu ifade edildi.
Bu noktada Dostoyevski’ye gönderme yapılarak “2 x 2 = 4 eder” kesinliğinin matematik için geçerli olduğu, ancak insan hayatında aynı şartların her zaman aynı sonucu doğurmayabileceği anlatıldı. Programda, insanın “her biri ayrı bir âlem” olduğu vurgulanarak, adaletin yalnızca kayıtlar, sayılar ve algoritmik ihtimaller üzerinden kurulamayacağı savunuldu.
Bölümün ikinci kısmında yapay zekâ temalı bir polisiye roman olan In the Blink of an Eye ele alındı. Programda, 2024’te büyük yankı uyandırdığı, üç önemli ödül aldığı ve yılın polisiye romanlarından biri olarak öne çıktığı belirtilen eser, insan polis ile yapay zekâ arasındaki iş birliği ve rekabet üzerinden anlatıldı.
Romanda uzun yıllar polislik yapan, çözülmemiş dosyalarda tecrübeli bir kadın emniyet görevlisinin göreve dönüşü aktarılıyor. Eşini kaybeden karakter, yeni bir proje kapsamında hologram biçiminde çalışan bir yapay zekâ ile birlikte eski ve kapanmış dosyaları incelemekle görevlendiriliyor. Amaç, insanın göremediği ayrıntıları yapay zekânın fark etmesi, yapay zekânın eksik kaldığı noktaları da insan sezgisinin tamamlaması.
Programda romanın yalnızca klasik bir polisiye kurgu olmadığı, insan zekâsı ile makine bilgisi arasındaki sınırı tartıştığı belirtildi. İnsan polis başlangıçta yapay zekâ ile çalışmaya mesafeli duruyor; ancak zamanla iki taraf arasında rekabet, itişme ve karşılıklı dönüşüm başlıyor. Anlatıda, insanın robota, robotun da insana doğru kaydığı bir ilişki kurulduğu ifade edildi.
Romanda yapay zekânın adının “Luck” olması da ayrıca değerlendirildi. Bunun John Locke’a bir gönderme olabileceği, devlet, güvenlik ve adalet üzerine düşüncelerle bağlantılı bir tercih gibi göründüğü belirtildi. Programda, istatistiklerin suç soruşturmalarında önemli olabileceği ancak etnik köken, ırk ya da sosyal profil üzerinden yapılan ihtimal hesaplarının ön yargıya dönüşebileceği vurgulandı.
Bölümün sonunda hem Mercy filminin hem de In the Blink of an Eye romanının yapay zekâ çağında insanın geleceğine dair önemli sorular açtığı belirtildi. Programda temel soru şu çerçevede kuruldu: Veriler, dijital kayıtlar ve algoritmalar bir insanı suçlu gösterebilir; ancak adalet yalnızca bunlarla kurulabilir mi? İnsan vicdanı, sezgisi, merhameti ve bağlamı dışarıda bırakıldığında, yargı gerçekten adalet üretir mi?