AHMET KURUCAN | YORUM
Yaklaşık iki yıl önce YouTube’da yaptığım bir programda, “5’li kimlik ve meşruiyet” başlığı altında insanın birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan kimliklerinden söz etmiş, bu kimliklerin zaman zaman meşruiyet çatışması yaşadığını anlatmıştım. İnsanî kimlik, etnik kimlik, dinî kimlik, sosyal/toplumsal kimlik ve şahsi çıkarları merkeze alan nefsânî kimlik…
Bazen bu kimlikler birbirini tamamlar; bazen ise çatışır.
Mesela hırsızlık… İnsan vicdanı bunu kabul edemez, din haram der, gelenek ayıplar, toplum nefretle karşılar, nefis ise başkasının alın terine konmak olarak görüp reddeder. Ama bazen tam tersi olur. İnsan vicdanının reddettiğini, kanunun suç olarak tanımladığını, toplum ve fert meşru görebilir. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” sözü tam da bunu anlatır. Türkiye’nin son 23 yılına şuurlu bir gözle bakanlar, bu gerçeği hemen kavrayacaklardır.
İmdi, bu temel üzerine inşa edersek…
Amerika gibi devlet düzeninin yerleşik olduğu bir ülkede bile, milyonlarca insan her yıl gelirini eksik beyan ederek vergi kaçırıyor. Üstelik bunu yalnızca büyük şirket sahipleri değil; sokaktaki manav, taksici, hatta maaşlı çalışanlar da yapıyor. Ve bunu yaparken ne yüzleri kızarıyor, ne de kendilerini suçlu veya günahkâr hissediyorlar. Çünkü eylemlerini içsel olarak meşrulaştırmış durumdalar.
Yukarıda bahsettiğim şemaya göre, vicdan reddetse bile din cevaz veriyor; din reddetse toplum onaylıyor; hepsi reddetse nefis “evet” diyor. Mesela kimileri diyor ki:
- “Zaten hükümet yolsuz, benim vergimi hak etmiyor.”
- “Zenginler kaçırıyor, dürüstlük bana mı kaldı? Bu milletin enayisi ben miyim?”
- “Zekât veriyorum, bu zaten vergi yerine geçer.”
- “Bu kadar yüksek vergi oranı ahlaken meşru değil.”
Siz bu listeye başka gerekçeler de ekleyebilirsiniz.
Peki, bu tabloya nasıl bir ad vereceğiz? Bu, bir zihinsel çöküş; daha açık bir ifadeyle, kişisel ahlak anayasasıdır. Kişi bu anayasayı kendi yazmış, kendi uygulamaktadır. Ancak etki alanı genişledikçe, çevresini de etkiler; rüzgarlı bir günde çıkan yangının tüm ormanı sarması gibi…
Halbuki anayasa dediğiniz şey, bireyi devletiyle özdeşleştiren, karşılıklı bağımlılığı sağlayan en temel bağdır. Bir sözleşmedir. Bahanelere sığınılarak vergi kaçırmak ise bu sözleşmenin tek taraflı feshedilmesidir.
Demek ki o kişi devleti artık kendi devleti olarak görmüyordur.
Elbette madalyonun öbür yüzü de var. Eğer devlet gerçekten halkın belirttiği gerekçeleri haklı kılacak şekilde insafsız denebilecek, hatta “Bu kadar da olmaz!” dedirtecek vergi oranları uyguluyorsa; zengine vergi muafiyeti getirip fakire yükleniyorsa, bu da tasvip edilemez. Bu durumda devlet, zengin-fakir ayrımı yapıyor, adaleti gözetmeyen yasalar çıkarıyor ve vergi kaçırmanın zeminini hazırlıyor demektir.
Geriye dönersek: Eğer kişi devleti artık meşru görmüyorsa burada ciddi bir aidiyet sorunu var demektir. Zira modern toplumlarda vergi sistemleri yalnızca adil yasalarla değil, iki temel duyguyla ayakta kalır:
- Herkesin vergi hukukuna uyduğuna dair inanç,
- Toplanan vergilerin kamu yararına harcandığına dair güven
Bu iki duygu zayıfladığında, sistem ne kadar adil olursa olsun, insanlar yine vergi kaçırmaya devam eder. Çünkü içimizdeki “polis” dediğimiz inanç zayıflamış ya da kaybolmuştur. Bu noktada polisiye tedbirlerle, müfettiş denetimleriyle elde edilecek başarı sınırlıdır. Zira insanoğlu, hemcinsinin koyduğu kuralları delmenin yolunu bir şekilde bulur.
Görüldüğü gibi mesele, sadece vergi kaçırmakla sınırlı değil. O nedenle başta söyledim: Bu, bir zihniyet sorunu ve aidiyet krizidir.
Eskiden insan; Rabbi’ne, ailesine, köyüne, devletine ve milletine karşı bir sorumluluk hissederdi. Bu sorumluluk, onu sadece yasalara değil, yasaların ötesindeki iç disiplinden beslenmeye sevk ederdi. Bugünse, üzülerek ifade edelim ki dinî, millî, ahlaki ve hukukî bağlar birer birer çözülüyor. Her biri, kişinin vicdanındaki yaptırım gücünü yitiriyor. Nefsaniyet ve şahsî çıkarlar her şeyin önüne geçmiş durumda.
Böyle olunca, aidiyet duygusunu yitirmiş birey, doğru ile yanlışı ayırt edemez hâle geliyor. Dün dedesine yanlış gelen şey, bugün torunun zihninde en büyük doğru olarak karşılık buluyor. Ninesinin, “Aman ha kızım, Allah korusun!” dediği şeye, torunu, “Ne var canım bunda?” diyerek yaklaşıyor.
Oysa vergi dahil olmak üzere hukuka, anayasaya, yasalara uymak bir borçtur. Bu borç duygusu zayıfladığında, “Vergi kaçırmak caiz midir?” gibi soruların gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
Peki ne yapmalı?
Artık bugünün bireyi bir “halk” değil, bir “tüketici.” Devlet bir “yuva” değil, bir “hizmet sağlayıcı.” Din, ahlak ve ideoloji ise kişisel konforun gerisinde kalmış durumda. Bu zihinsel dönüşüm içinde yeniden bağ kurmak kolay değil ama imkânsız da değil. Zira insan yalnızca hesapla değil, anlamla yaşar. Kendini aşan bir şeye inanmak, katkıda bulunmak, iz bırakmak ister. Bu damar hâlâ içimizde yaşıyor.
Öyleyse nereden başlamalı?
- Devletin dili değişmeli: Yasak ve ceza dili yerine değer ve aidiyet dili kullanılmalı. Halk “müşteri” değil, “emanetçi” olarak görülmeli.
- Ahlak yeniden ortak zemin olarak tarif edilmeli: Doğru olanın sadece “yakalanmadığında” değil, “görülmediğinde” de doğru olduğu anlatılmalı.
- Eğitim sadece bilgi değil, bağ kurma işi olmalı: Tarih, vicdan, empati, şükür ve sorumluluk gibi kavramlar merkeze alınmalı.
- Toplumda örnek insanlar görünür kılınmalı: Medyada, sokakta, iş dünyasında dürüstlük ve sadakat gibi değerleri temsil eden insanlar ön plana çıkarılmalı. Zira toplumları yalnızca yasalar değil, örnek insanlar inşa eder.
Sonuç olarak: Vergi vermek sadece devlete olan maddi bir borcun ödenmesi değil, aynı zamanda bir aidiyet beyanıdır.
Not: Bu konu ile iç içe denebilecek başka bir hususu “Devlet Yardımı Almak İçin Yalan Söylemek Kul Hakkına Girer mi?” sorusuna cevap verdiğim şahsi You Tube kanalımda ele almıştım. İsteyenler oraya da bakabilir. Linkini aşağıya bırakıyorum…

Muhterem hocam, hicret ettiği, sosyal yardım aldığı, imkanlarından sonuna kadar faydalandığı, özgürlüğünü yaşadığı ülkede, kendi ülkesindeki mal varlığını gizlemek, sosyal yardım almak dinen caiz mi, ahlaken doğru mu? Hizmet hareketi gönüllüsü, üyesi, önde koşanı, sonda oturanı da olsa caiz mi?
Devlet yardimi almak icin yalan söylemek kul hakkina girer miyi soran kisi nihat hatipogluna mi sormus acaba? Bu sorunun sakiz orucu bozarmidan farki var mi acaba? Yani sakizin orucu bozup bozmadigini ögrenemeyen bir kitleye yalan söylemek kul hakkina girer mi girmez miyi anlatmak cok da önemli degil
Vergi mi? Benlik değil diyorsan… Bir saniye gel seninle biraz konuşalım.
Sen vergini vermezken neler oluyor, biliyor musun?
Senin yerine Ayşe Teyze ödüyor.
Fatih Abi zaten zar zor geçiniyor, onun cebinden de biraz çıkıyor.
Küçük Zeynep’in okul masraflarına katkı niyetine, senin “benlik değil” dediğin o vergi giriyor devreye.
Ama sen?
Kafanda şöyle düşünüyorsun:
“Devlet zaten çok alıyor… Bi’ ben vermesem ne olur ki?”
Olur kardeşim, çok şey olur.
Senin “bi’ ben”in yüzünden, bu ülkede milyonlarca “ben” birikir.
Sonra ne olur biliyor musun?
Metro geç gelir.
Hastane randevusu 3 ay sonraya kalır.
Yol yapılmaz.
Çöp toplanmaz.
Sen yine dersin:
“Bu devlet çalışmıyor!”
Devlet çalışıyor aslında… Ama sen çalıştırmıyorsun.
Vergi ödememek, işin kolayına kaçmaktır.
Ortak masada yemek yiyip, hesap gelince “ben lavabodaydım” demektir.
Yani kısa ve net: Hesap ödemeden masadan kaçmaya çalışan tip.
İster dijital göçebe ol, ister influencer, ister minik bir esnaf…
Vergi, ortak yaşamın giriş bileti. Bilet almadan trene binen adama ne derler, sen söyle şimdi…
Neyse, ben seni üzmeyim. Sadece şunu unutma:
Vergi vermek havalı bir şeydir.
Çünkü sen ödüyorsun, seninle beraber herkesin hayatı düzgün akıyor.
Yani?
Faturaya ortak ol, musluğu kullan. Yoksa bir gün suyu kapatırlar, sen hâlâ “devlet nerde?” diye sorarsın…
Bakın şimdi, düşünelim.
Bir apartmandasın. Binada asansör bozuk.
Herkes diyor ki:
– Katılım payı verelim, yaptıralım.
Sen ne diyorsun? Ben zaten 2. katta oturuyorum. Ne gerek var.
Sonra bir bakıyorsun 4. kata taşınmışsın.
Asansör hâlâ yok. Merdivende belin kopuyor.
Bu noktada şunu diyorsun: Bu yönetim çalışmıyorrrrrr
Hayır dostum. Yönetim değil, sen çalışmıyorsun. Sen o ilk katkıyı vermedin ya, olan sana da oldu, sağolasın ki senin yüzünden bize de.
Şimdi gelelim vergiye.
Vergi vermemek, toplum oyununda -çaktırmadan pas geçen oyuncu– olmaktır.
Top oynuyoruz. Herkes sırayla kaleye geçiyor.
Sen kaleye geçme sırası gelince:
Ben biraz dinleneceğim yaa diyorsun.
Ama sonra gole gelince… Bizim takım çok gol yedi.
E sen kaleye geçmedin ki dostum.
Savunmayı başkası yaptı, yükü başkası taşıdı.
Sen sadece eleştirdin. Yandan yandan bağırdın.
bazıları şöyle diyor:
Ben harcamıyorum ki devletin hizmetlerini.
Bakalım şimdi karneye.
O yoldan geçtin mi?
Hastaneye gittin mi?
Polis geldi mi?
Çocuğun okula başladı mı?
Elektrik kesildiğinde arayıp , abi/abla ordayız birazdan geliyoruz, dediler mi?
Hepsinin cevabı evet.
O zaman üzgünüm… Sen hizmeti kullanıyorsun.
Ama ödeme kısmında gizli moddasın. Sürekli ben yokum taklidi yapıyorsun.
Ağzımı hayra açayım da, hadi net anlaşılsın, Allah sağlık sıhhat versin:
Senin çocuğun var mı?
Belki olacak. Belki okula başlayacak. Belki kalp krizi geçirip ambulans bekleyecek. Belki gece biri onu rahatsız ettiğinde 155i arayacak.
İşte o çocuğun o an ulaşacağı şeylerin, altyapısını biz bugün ödüyoruz.
Sen yokum dersen, bir gün senin çocuğuna ya gelmezler, ya da gelen geç gelir, yada bir şekilde hastanenin temizlik görevlisi sondayı takar da, vay efendim gelmediler de, ya da geldiler de gelen temizlik görevlisiydi, hiçbirşeyden anlamlıyordu da dersin dersin.
Pörtler diye tabir var. Bizim orda ayar bozulursa pörtler her yerden der. Vergi vermeyen arkadaş, heryerden pörtletme nolur.
Ve inan bana, o gün kendine çok kızarsın.
İşin özü şu:
Vergi vermek, devletle değil, toplumun her ferdiyle yaptığın anlaşmadır. Benimle, yan komşunla. Daha kötüsü hiç tanımadığın bir adamla yaptığın anlaşmadır. O sana güvenmiştir, sen de ona.
Oturduğun masaya, yediğin yemeğe, kullandığın yola, içtiğin suya ortak olmaktır, vergi.
Yani sadece “kullanıcı” değil, sahiplenici olmaktır.
Vergi vermemek, İstanbul beleştepe den Beşiktaş maçını izlerken, aşağıdaki stadyumda olanlara müstehzi gülüp, ulan bizim manzara daha iyi demektir. Kaldı ki onun da bir hadi oluru var.
Öyle Netflix’e ayda 15 euro verip “abonelik bilinci” olan insanlar, vergi söz konusu olunca hey devlet noluyoruz yaaaa diyemez.
Gülüyoruz eğleniyoruz ama mesele ciddi.
Vergi verme, ama hastane olsun.
Katkı yapma, ama yol yapılsın.
Bedava yaşa, ama herkes sana hizmet etsin…
Bu iş böyle gitmez.
Bir yerde ya verirsin, ya da verdirirler.
Tercih senin ama unutma:
Masada oturup yemek yiyen herkes, bir gün hesabı da öder.
Lütfen ödeme zamanı lavaboya kaçma arkadaşım.
Hey pişt.. abi dur..
Kaçma gel..
Gitti adam.
Sen o lavabodan çıkarsın ama dimi.
Bekliycem burda.
Hey garson, çok afedersin, param yetmiyor bulaşığı yıkıycam, ama şu lavabodaki de yıkasın.
“Tamam abi anladım olayı”
Merak etme, sana 5 tabak yıkatır yollarım.
Hahayy,, Necati Abi şimdi hapı yuttun.
Hepinizi seviyorum. Sürçü lisan ettimse affola.
Sayın Ahmet bey, bu yazdıklarınıza katılıyorum. Devlet pratikte adil değil ve yazıda bahsettiğiniz gibi zengine ayrı ve fakire ayrı davranıyor. Toplana vergiler ile hizmet yerine yolsuzluk yapıyorsa.
Ayrıca Amerika gibi ülkelerde toplanan vergileri mazlumları öldüren devletlere karşılıksız hibe olarak veriyor. azı da belirttiğiniz çözümler için bir aksiyon görülmüyorsa,yazıda geçen insanın kendi kişisel ahlak anayasasına hareket etmesi çok normal değil mi? Bu konularda daha açık ifadelerle verginizi normal verin, minumum düzeyde verin veya vermeyin gibi fetva vermek gerekmez mi?
Su Bilgiyi ben vereyim. Yilda toplanan 8 Trilyon $ verginin yaklasik 1 Trilyon Dolari Askeri harcamalar!
Sayın hocam yazdıklarınıza katılıyoruz. Ancak kurallara uyarak gerçek kazancını beyan eden firmalara şuraya bağış yapacaksın, yönetime şu kişiyi atayacaksın diyorsa ne yapmalı!
Merhabalar, 2003 yılında üniversiteden mezun oldum. O dönemde Katki Kredisi aldım ve mezuniyetten 2 yıl gectikten sonra ödenecekti. Doğru düzgün bir is nasip olmadı o dönemde, 2 yıl geçti ve ödeme zamanı geldi. Ödeyemediği üzerine gecikme borçları geldi. Ciddi bir meblağ oldu. Tam o sırada Rabbim güzel bir is nasip etti. Borcum diye ilk maaşlarımı bu borcu ödemek için kullandım ve ana para ve gecikme cezasıyla birlikte ciddi bir parayı nakit olarak ödedim. Daha sonra üniversiteden iktisat mezunu bir arkadaşımla İstanbulda karşılaştık ve oturup biraz muhabbet ettik. Konulardan biri de bu Katkı Kredisinin ödemesinin yapilmasiydi. Bana sordu bende yukarıda anlattığım şekliyle ödediğimi söyledim. Ben de ona sordum, o dedi ki: “Ben odemedim”. Niye dedim. Çünkü bu devlette devamlı “AF” çıkar dedi. Yanlış olmasın bu konuştuğumuzun üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra gerçekten af çıktı. Af şartlarını şu anda hatırlamıyorum ama, gecikme borcunu silip, 36 aya kadar taksit imkanı yapmışlardı diye hatirliyorum. Simdi kendim düşünüyorum, benim bu borcu ödemem dürüstlük mu yoksa affedersiniz enayilik mi. Devlet aynı devlet sonuçta, kanunsa kanun, yönetmelik yönetmelik… Sonuç itibariyle bu konuda çok yorum alırsınız ama kanun bugünkü gibi aha net gorunuyor kişiye gore uygulanırsa sonuçta her türlü hissi, duygusu vs olan insanın davranışı nasıl kontrol edilebilir bence ayrıca analiz edilmelidir.
Ahmet bey merhaba kendi gözlemlerinizi paylaştığınız için teşekkürler. Lakin burada ciddi bir alternatif bakış açısı ihtiyacı olduğu da ortadadır. Çünkü günümüzdeki vergi sistemi halkın referandumuyla doğrudan kurulmuyor. Bu sistem malumunuz olduğu üzere temsilciler tarafından ve özellikle de paraya hükmeden güç odaklarının -açıkça ifade edecek olursak- talimatları ile oluşturuluyor. Dolayısı ile ülkelerde tahsil edilen vergiler en başta küresel sermaye sahipleri ile, ilgili ülkedeki o sermayenin temsilcisi yerel taşeron sermayeyi fonlamak için harcanıyor. Yani bahsettiğiniz ideal manadaki kamu harcaması ve tüm kamunun ihtiyaçlarının karşılanması gibi bir saik bugünkü vergi sistemlerinde mevzubahis bile değil. Bundan dolayı ilk önce devletlerin tahsil ettiği vergi ve benzeri kaynakları tam net ve şeffaf bir şekilde kamu ile paylaşması gerekiyor. Bu olmadığı sürece dünyanın hiçbir yerinde insanların emeklerinin karşılığında vergi talep edildiğinde gerçekten nereye harcandığını bilmeden vergi ödemesini beklemek abesle iştigal ve ciddi bir emek gösterim elde ettiği gelirden nereye gittiğini bilmediği bir kesintinin yapılmasına direnç göstermesi de en doğallıdır. Günümüzde meselenin bu yönünü göz ardı ederek geçmişte insanların sorgulamadan kabul ettiği kavramlar üzerinden hala insanların vergi ödemesini beklemek ve buna yönlendirmekte çok isabetli ve doğru görünmüyor. Artık günümüzdeki teknolojik gelişmeden dolayı halkların doğrudan doğruya kendi seçimlerini yapılmasına tekrar dönülmeli temsilciliğe son verilmeli. Çünkü elektronik oylama gibi bir teknoloji ile insanlar artık elindeki telefondan bile oy kullanabilir. Herkes reyini ortaya koyarak teklif edilen şeyi isteyip istemediğini de göstermiş olurlar. Yani her iş için ilgili yerdeki lokal ya da genel referandumlar ve kamu kaynaklarının nereye harcandığının şeffaf olarak toplandığı yere açıklanması günümüzde zor olan şeyler değil aksine artık çok kolaydır bu ikisi olduktan sonra ancak insanlar vergi ve benzeri kamu gelirlerini ödemede direnç göstermeyeceklerdir.