Üç vahim olay ve ilkesizliğin ağır faturası

Yorum | Erhan Başyurt

Türkiye’de son bir haftada öne çıkan üç hadiseyi (McKinsey, Kavili ve Kaşıkçı olayı) ele alalım.

Üç hadise, siyasetin ilkesi de, omurgası da olmaz ortaya koyuyor.

Üç hadise, çifte standardın ilke haline geldiğini ve evrensel değerlerin nasıl dar bir bakış açısına sıkıştığını ortaya koyuyor.

KİM CAHİL KİM HAİN?

Birincisi, McKinsey olayı.

Ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak, McKinsey denetim firması ile anlaşma imzalandığını ABD’de yatırımcılara güven vermek üzere bizzat açıkladı.

Türkiye’den çok fazla eleştiri gelince, ‘’McKinsey, icracı değil, denetimci olacak, yerli ve milli bir ekip ofis çalışmalarını yürütecek. Eleştiriler cahillikten değilse, ihanetten…’’ diye açıklama yaptı, Bakan Albayrak.

Bakan Albayrak’ın, icranın başı Cumhurbaşkanı’nın izni ve onayı olmadan bu adımı atması mümkün değil. Öyleyse de ayrı bir skandal!

Anlaşma imzalanan McKinsey’in, Erdoğan’ın ‘one mimute’ çıkışı yaptığı Davos Toplantısı’nın ve ‘tepki gösterdiği moderatörün’ olduğu oturumu ayarlayan kuruluş olduğu ortaya çıktı.

McKinsey’in, Türkiye’de batan Kömür İşletmeleri’nin ve batan uluslararası firma Enron’un da danışmanı çıktı.

Tepkiler artınca Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkıp, McKinsey ile anlaşmanın imzalanmaması talimatı verdiğini açıkladı ve ekledi ‘’Biz bize yeteriz…’’

Bakan Albayrak’a göre anlaşmaya karşı çıkanlar ‘’cahillik ya da ihanetten’’ idi, Cumhurbaşkanı’nın ifadelerinden sonra McKinsey’i savunmak ‘’cahillik ya da ihanetten’’ haline geldi.

Bakanın Cumhurbaşkanı’na, Damat’ın Kayınpederi’ne bir haftada ters düştüğü bir ülkede, kim ‘cahil’ kim ‘hain’ ayırt etmek mümkün mü?

Bakan Albayrak’a düşen ‘omurgalı bir duruş’ ile ‘hain’ ilan ettiklerinden özür dileyip en azından istifa etmek olurdu…

SAVUNMA HAKKI DA, ADİL YARGILAMA DA YOK!

İkinci olay, İstanbul Barosu eski Başkan Yardımcısı Avukat Ömer Kavili, duruşma salonundan polisler tarafından yaka paça sürüklenerek gözaltına alındı.

Kavili, müvekkili olduğu sanık ile görüşme yapmaya çalışırken, ertesi sabah kendisi tutuklandı.

Hakimin tutuklama gerekçesi, insana küçük dilini yutturacak cinsten…

‘’Kavili’nin eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı, şüphelinin eyleminin müdafisi olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması’’

Avukat, ‘’müvekkilini haklı çıkarmaya çalışmak’’tan suçlu ilan edildi.

Yetmedi, ‘ters psikoloji’, ‘davayı sulandırmak’ gibi kanunda yeri ve tanımı olmayan subjektif uydurma suçlarla tutuklandı.

Ahmet Altan gibi dünyaca ünlü bir yazar ve Nazlı Ilıcak gibi 70 yaşın üzerindeki Türkiye’nin en iyi kadın gazetecisinin, ‘‘subliminal mesaj vermek’’ gibi kanunsuz bir suç uydurma ile müebbet hapse mahkum edildiği Türkiye’de belki de bu karar şaşırmamak gerek…

Kamuoyunda haklı tepkiler yükselince, sadece bir gece Silivri’de müvekkili olduğu diğer sanıklarla aynı Cezaevi’nde yatırıldıktan sonra, Kavili yapılan itiraz üzere serbest bırakıldı.

Savunma hakkının kutsiyeti olmadığı ve adil yargılamanın olmayacağı mesajı ilgili çevrelere ve Kavili’yi verilmiş oldu.

Kavili serbest kalınca bu kez de ‘hakim teminatı’ altında kararı veren hakim hakkında soruşturma açıldı.

Malum çevreler bir taşla iki kuş vurdu ama Türkiye’de evrensel değerlerin de bir ilkenin de, hukukun da olmadığını tüm dünyaya gösterdi…

ÇALMA KAPIYI, ÇALARLAR KAPINI!

Sonuncusu, muhalif gazeteci Adnan Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda kaybolması…

Gazeteci Kaşıkçı, evlilik işlemlerine ait evraklar nedeniyle konsolosluğa başvuruyor. Evraklarının hazır olduğu söylenip, davet ediliyor. Sonrasında da oradan çıkmaz ve kendisinden de haber alınamıyor.

Nişanlısına, başına bir şey gelmesi halinde irtibat kurmak üzere isimler bırakıyor. Olay da böyle ortaya çıkıyor…

Türkiye ve uluslararası örgütler, yazılar kaleme aldığı Washington Post gazetesi haklı tepkiler gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, olayın bizatihi takipçisi olduğunu açıkladı…

Suudi Arabistan’dan bir ‘istihbarat timinin’ bir kaç saat önce Konsolosluğa geldiği ve sonrasında da gittikleri bilgisi, yine Konsolosluk binasından siyah camlı bir minibüsün bir saat sonra ayrıldığı gibi haberler var.

Türk güvenlik yetkililerinin, uluslararası medyaya Kaşıkçı’nın öldürülmüş olabileceğini dair beyanları var. Kaşıkçı’nın yerinin bir an önce açıklanması için yapılmış baskı amaçlı bir değerlendirme de olabilir… Sonuçta muhalif bir gazeteci, sürgünde olduğu bir ülkede, diplomatik dokunulmazlığı olan bir binada kaybolmuş durumda… Nereden baksanız korkunç bir hadise…

Sürgünde gazeteciler olarak Kaşıkçı’nın durumuna empati yapmamıza gerek yok. Bizatihi yaşıyoruz. Bizler, değil resmi evrak, vekaletname için bile hizmet alamıyoruz.

Bizatihi ‘iktidar borazanı’ ağızlardan, ‘suikast çağrıları’ var. En üst düzey yetkililer tarafından yapılan ‘’yurt dışında operasyonlar devam edecek’’ açıklamaları var.

Ukrayna’dan, yurt dışından kaçırılan bir de Türk gazeteci var.

Türk istihbaratının, Pakistan’da, Kosova’da, Azerbaycan’da, Moğolistan’da, Moldova’da, Gürcistan’da, Gambiya’da, Malezya’da, Ukrayna’da bir kısmı başarıyla sonuçlanan ‘adam kaçırma’ girişimleri var.  

Kosova’da kaçırılan 6 kişi, önce Türkiye’nin Büyükelçilik binasına getirilip, elleri bağlı halde fotoğrafları çekilmişti… Kaçırma girişiminin başarısı bizatihi Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı.

Bu şartlar altında, iktidarın uluslararası insan hakları ve hukuku yok sayarak gerçekleştirdiği hukuksuz adam kaçırmaların biri de Türkiye’de gerçekleşmiş durumda.

Türk yetkililerin Kaşıkçı hakkındaki açıklamalarına inanmak mümkün değil, samimi iseler dünyanın dört bir yanında kendi hukuksuz adam kaçırma eylemlerini nereye koyuyorlar?

‘’Men dakka, dukka’’ yani ‘’Çalma kapıyı, çalarlar kapını’’ derler… Türkçe de ‘’eden bulur’’ atasözü gibi… Türkiye, hukuksuz eylemlerin bu kez kendisi mağduru haline gelmiş durumda…

***

Üç vahim hadise, Türkiye’de siyasetin ilkesinin de, omurgasının da olmadığını ortaya koyuyor.

Üç vahim hadise, ilkesizliğin ilkesizliği tetiklediğini… Hukuka saygısızlığın, başka hukuka saygısızlıklara netice verdiğini ortaya koyuyor.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin