Türkünün öyküsü: Ne adı Mihriban’dı ne de saçları sarı!

YORUM | M. NEDİM HAZAR 

Herhangi bir radyo istasyonunda ya da internette bir müzik kanalında rast geldiğimizde takılıp kaldığımız klasik türkülerimizden belki de birincisidir Mihriban. Müziği ayrı, sözleri ayrı güzeldir ve insan kulağından bir şekilde ruhlarımıza sızıp inceden titretir gönül tellerimizi. Söz, müzik ile çok nadiren böylesi muazzam bir uyum yakalar. Mihriban sadece bir müzik eseri de değildir. Malum; her türkünün bir öyküsü vardır. Her öykünün de kahramanları. 

Öyle bir derin sevdadır ki bu, doktorlar bile derman olamamıştır. Şair, “Uzuyor uzuyor altın saçları / uğrunda ölünen güzel kızların” (S. Karakoç) der bir yandan ve sanki aynı saç teline bağlamıştır gönlünü başka bir şair ve çözemez bir türlü. Öyle ki, ölüm bile yavan kalır ayrılığın yanında. Sözleri bu kadar etkin kılan şüphesiz yaşanmışlığı ve içtenliği. Ancak şair öylesine edep yüklü, namus değerini öylesine yücelten biridir ki, saçı konusunda da okurunu yanlış yönlendirir. İster ki, bir ihtimal tanıdık biri çıkarsa, sonradan evli barklı olmuş bir kadının hayatına etki etmesin… Daha fazla ayrıntılara dalmadan öyküsüne bir göz atmaya ne dersiniz?

Anadolu kültürünün büyük temsilcilerinden olan şair Abdürrahim Karakoç’un yıllarca içinde tuttuğu bir sırdır aslında Mihriban. Ve gerçek isimden ziyade bir semboldür; âşık olunup kavuşulamayan. Mihriban’ı kısmen de olsa tanımlar şair ama hikâyenin kökenine inmek için, yazıldığı tarihten de geriye, yaklaşık 7 sene evveline, 1960 yılına dönmemiz gerekir. 28 yaşında yağız bir Anadolu delikanlısıdır Karakoç o tarihte. Maraş’ın Ekinozü ilçesine bağlı küçücük bir köyde son derece mütevazı bir hayat sürmektedir. Kalemle olan ilişkisi çok genç yaşlarda başladığı için hayatı bir şair inceliğiyle kodlamaktadır.

Düğünde görüp vurulmuş

Köylerinde düğün vardır o sene. Ve başka köylerden pek çok misafir gelir bu düğüne katılmak için. İsmini cismini bilmediği bu kızı önce uzaktan fark eder genç Abdürrahim. Oracıkta hemen kendi kendine de koyar aslında adını: Mihriban. Şefkat dolu, merhametli, güler yüzlü anlamına gelmektedir Mihriban ve muhtemelen bizim hiç görmediğimiz genç kızın fiziki portresini çizmiştir daha ismini koyduğu anda. 

Düğün bitince misafirler o gece orada ağırlanır. Fırsat bulamaz şair genç kızın kimin nesi olduğunu. Sabah kalkınca ilk iş koşarak varır ama çoktan gitmiştir düğün kafilesi… Genç kız büyük bir ihtimal farkında bile olmadığı bir gencin kalbini de alıp götürmüştür… 

Abdurrahim’in dünyası artık değişmiştir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar da kavurur… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a giderler, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek,” der, kapatır. 

Ancak gönül hanesinde ad alınmak ne kelime, mısralar alt alta dizilmiştir ve 7 yıl tutabilir en fazla içinde. Sonunda sarılır kaleme ve lambadaki alevi üşütecek kadar bir titreklikle döker kâğıda kelimeleri. 4 kıtasını ezbere bildiğimiz türkü daha uzundur esasen:

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü,
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yar, deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz sonra söz ve sonra hile,
Sevilen seveni düşürür dile.
Seneler asırlar değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
Aşk değince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
Kar koysan köz olur aşkın külüne,
Şaştım kara bahtım tahammülüne,
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz.

Tabi Mihriban da…

Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Karakoç’ta bu mektup ikinci bir şiire dönüşür:

Unutursun Mihribanım

“Unutmak kolay mı?” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep…
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hatıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır.
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce…
Ha işte tıpkı öylece,
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki,
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de,
Unutursun Mihriban’ım.

Kendisine çok kez soruluyor Mihriban’ın öyküsü. Çok ketum davranıyor aslında. Kısa kısa cevaplarla geçiştiriyor. Her satırının arasında bir tevekkül ve kadere rızanın o vakur duruşu var çünkü. “Son bir kez” diyor… “Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

Alevi- Sünni kardeşliğinin kanıtı

Mihriban türküsü sadece güzel bir ezgi değil, yazarı ve bestecisinin kimlikleri dolayısıyla çok önemli bir kanıt aslında. Maraşlı Sünni kökenli bir şair ile Mersinli Alevi kökenli bir saz sanatkârının sanat paydasında nasıl beraber olacakları ve ideolojiler bir kenara bırakıldığında ne muazzam eserler ortaya çıkarılabileceğinin de kanıtı. 

Bu durum her iki ustaya da soruluyor. Müthiş bir sevgi ve saygı çerçevesinde konuşuyor her ikisi de. Aynı asalette ve derinlikte.

“Beste de güzel olup güfteyle örtüşünce daha bir güzel oluyor… Bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Bestelendikten sonra herkes hayret etti. ‘40 senedir okuyorsunuz’ dedim. Ama bestelenince daha güzel oldu,” diyor Abdurrahim Karakoç.

Musa Eroğlu: “Keşke diğer sanatçılar de benim gibi Karakoç’un şiirlerini besteleseydi. 500 tane bestesi olsaydı. Müzik insanları Karakoç’u, onun edebiyat çizgisini keşfedemedi. Değerli Karakoç’un sevdaya dair çok güzel ifadeleri, şiirleri var. Ben Karakoç’un dünya görüşüyle değil şair, ozan yönüyle ilgileniyorum ve ondan etkileniyorum. Aynı ülkede yaşayan şairler, ozanlar ve sanatçılar birbirinden etkilenir. Çünkü ülkenin ortak kültürüyle, değerleriyle büyüyor, aynı havayı soluyorsunuz,” diyerek hakkını teslim ediyor rahmetli Karakoç’un.

Türkü “aşka hudut çizilmiyor” diyor ama anlıyoruz ki aslında türküye de çizilemiyor herhangi bir sınır! Yüreğinize, dimağınıza sağlık bu ülkenin iki ustası. Nur içinde yat Abdurrahim Karakoç, Allah uzun ömürler versin Musa Eroğlu…

2 YORUMLAR

  1. Ne güzel, insanın içini ısıtan bir yazı.
    Allah ölen bütün Karakoçlara ve Eroğlulara rahmet etsin, kalan bütün Karakoç ve Eroğlulara birbirinin değerini daha çok anlama fırsatı versin.
    Alevisiyle, Sünnisiyle, Allah birdir, Hz. Muhammed (SAV) Rasûlullah, Hz. Ali (RA) Veliyyullahdır diyen, sazının tellerini bu sevgiyle titreten bütün canlar bizimdir…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin