Türkiye’nin Vietnam’ı

CUMALİ ÖNAL

Türk Silahlı Kuvvetleri dün gece tarihindeki en büyük darbelerden birini aldı. Suriye Ordusu tarafından Tunceli‘den İdlib’e gönderilen 65. Mekanize Tugayı‘na yönelik düzenlenildiği öne sürülen saldırıda en az 34 asker hayatını kaybeti. Hatay Valisi Rahmi Doğan bu rakamı sırasıyla 9, 22 ve 29 olarak açıkladı. Olayın sosyal medyada duyurulmasından hemen sonra Türkiye’deki sosyal medya platformları erişime kapatıldı.

Hükümetin kontrolündeki Türk medyası gelebilecek tepkileri azaltmak için binden fazla rejim askerinin öldürüldüğünü öne sürdü. Ancak bölgedeki tarafsız kaynaklar bu yöndeki iddiaları doğrulamazken, Londra merkezli İnsan Hakları Gözlemevi ve İngiliz Reuters haber ajansı en az 34 Türk askerinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

Saldırının ardından Türkiye‘nin mültecilerin kara ve deniz yoluyla Avrupa’ya geçişlerini durdurmama kararı aldığı duyuruldu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’le, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Büyükelçi Robert O’Brien ile görüşerek, son gelişmeleri ele aldı. Ancak bir yandan Rusya’ya karşı Batı’dan yardım istenirken, diğer yandan Batı’yı tehdit etmek için mülteci kartının oynanması Erdoğan hükümetinin kontrolü kaybettiği şeklinde yorumlanıyor.

Saldırının akabinde ABD ve Avrupa Birliği, ‘Türkiye, geçmişteki ve gelecekteki müttefiki olduğumuzu görecek.‘ açıklamaları ile Erdoğan’a net bir mesaj verdi.

Aylardır şiddetli çatışmaların yaşandığı İdlib’de geçtiğimiz yıl Aralık ayı sonundan itibaren Suriye ordusu hızla ilerleyerek arka arkaya M5 karayolu üzerindeki stratejik Maaret el Numan ve Sarakib kentlerini ele geçirdi.

Rejimin ilerleyişi karşısında çaresiz kalan Türkiye, hem Rusya ve hem de Suriye rejimi nezdinde caydırıcı olmak için bölgeye konvoylar halinde asker sevketmeye başladı.
Şu ana kadar İdlib’e konuşlandırılan asker sayısının on bini, gönderilen zırhlı araç sayısının da iki bini geçtiği tahmin ediliyor.

Ancak askerlerin hava saldırılarına karşı savunmasız olması, uzmanlar tarafından katliama davetiye şeklinde yorumlanıyordu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, askeri yığınakla birlikte Suriye rejimine Şubat ayı sonuna kadar Eylül 2018’de varılan Soçi Mutabakatı sınırlarının dışına çıkması konusunda ültimatom verdi.

Ültimatomu kaale almayan Rusya ve Suriye rejimi Halep’i Şam’a bağlayan M5 karayolunu temizlemekle kalmadı, Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M4 karayolunun çevresindeki köylerde de ilerlemeye başladı.

Türkiye sahada sıkıştıkça diplomatik alanda da Rusya’dan istediği tavizleri koparamadı. Ankara ve Moskova’da yapılan görüşmelerde Rusya hiçbir şekilde Ankara’nın istediği tavizleri vermedi.

Ankara Moskova’dan acilen çatışmaların durdurulması ve aynı zamanda hava sahasının Türk savaş uçaklarına açılmasını talep etti. Buna karşılık Rusya ise Türkiye’nin bölgeye yaptığı yığınakla El Kaide yanlısı güçler ve diğer milislere askeri destek sağladığını öne sürerek Türkiye’nin izlediği politikadan rahatsızlığını ortaya koydu.

Ancak Erdoğan Libya’nın yanısıra İdlib’de durumun Türkiye’nin lehine dönmeye başladığını öne sürerek Suriye rejimini yeniden son iki ayda kontrol ettiği bölgelerden çekilmesi yönündeki ültimatomunu tekrarladı.

15 Temmuz 2016’daki senaryo darbe girişiminden sonra Erdoğan Rusya ile stratejik işbirliğine giderek Batılı ülkelere karşı cephe almaya başladı. Ancak Erdoğan’ın daha bir yıl önce Suriye hava sahası üzerinde düşürülen Rus uçağı yüzünden karşı karşıya geldiği Rus Lider Vladimir Putin’le bir yıl içinde düşmanken dost olması, kameralar karşısında birlikte dondurma yalaması her zaman tartışıldı. Erdoğan, Putin’le olan dostluğunu kimi zaman abartarak, Batılı ülkelerin bu dostluğu kıskandığını dahi öne sürdü. Fakat iki lider aslında hiçbir zaman birbirine güvenmedi. Erdoğan Putin için çok değerliydi, çünkü Türkiye’nin desteği olmadan Rusya’nın Suriye’ye yerleşmesi, Ortadoğu’da önemli bir oyuncu olması kolay değildi.

Putin ise Erdoğan için çok daha önemliydi. Çünkü 15 Temmuz darbesinden sonra ikilinin neredeye her hafta görüşecek düzeye gelmesi diplomatik teamüllerin ötesinde bir anlam taşıyordu. Darbeden sonra ordu başta olmak üzere bürokrasi ve güvenlik kurumlarında kıyım yaşandıkça iki ülke daha da yakınlaştı. Bu yakınlaşma NATO ile uyumlu olmayan savunma sistemleri S-400 füzelerinin satın alınmasıyla taçlandırıldı. Erdoğan, görünürdeki stratejisini Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’la yakın ilişkiler tesis etme üzerine kurdu. Kimi zaman her ikisini kullanarak, kimi zaman birine yaslanarak, özellikle Suriye’de küçük çaplı başarılar elde etti ve bunu iç kamuoyuna, ‘Yedi düvele karşı kazanılmış başarı‘ şeklinde lanse edildi. Günü kurtarmak için politikalar geliştiren Erdoğan, başta Libya ve Suriye olmak üzere hiçbir alanda kesin çözüm çözüm üretemedi. Sorunlar sürekli büyüdü. Suriye’de daha önce üç operasyon düzenleyen ve bunun karşılığını iç politikada koltuğunu sağlama almak için kullanan Erdoğan, çığ gibi büyüyen İdlib krizini Putin ile kurduğu dostlukla çözebileceğini sandı.

Ancak bir milyona yakın mülteci Türkiye sınırına yığılırken, Putin’in Erdoğan için kılını dahi kıpırdatması peş peşe asker ölümlerine mal oldu. Dün akşam gerçekleşen saldırıdan önce Suriye rejiminin dört kez düzenlediği saldırıda 19 asker hayatını kaybetti.

Erdoğan’ın Şubat ayı sonuna kadar rejim güçlerine verdiği sürenin dolmasına birgün kala nasıl bir adım atacağı bilinmiyor. Ancak koltuğu tehlikede oldukça, Rusya ile savaşı dahi göze alabileceğine şüphe yok. Nasılsa şehitler tepesi boş kalmamalı ona göre. Nasılsa ölenler onun ya da çevresindeki şakşakçıların çocukları değil. Hesap içinde hesap yapan Erdoğan’ın Türkiye için Vietnam’a dönüşen İdlib’den hiçbir şekilde çıkış stratejisi yok.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin