Türkiye’nin kapasitesi: Menzile varmayan ok ve satranç tahtasında tavla

Yorum | Bülent Keneş

İyi bir insan, kendisinin ne kadar iyi bir insan olduğunu sürekli vurgulamak ihtiyacı duymaz. Hakikaten mütevazı olan, tevazuunu göklere çıkarmaz. Akıllı bir adam, sürekli ne kadar akıllı olduğundan dem vurmaz. İyi bir Müslüman, lafı dönüp dolaştırıp ne kadar da iyi bir Müslüman olduğuna getirmez. İnsanım diyen her insanın olması gerektiği gibi namuslu, ilkeli ve dürüst olan, insan olmanın bu asgari koşullarını sürekli insanların gözüne gözüne sokmaz. Tıpkı bunlar gibi gerçekten gücü olan da olur olmaz vesilelerle efelenip ‘ben güçlüyüm’ diye ortalıkta dolaşıp tribünlere caka satmaz.

Milletlerin, ülkelerin, devletlerin gücünü hesaplamanın da otomobilin, kamyonun, traktörün vesairenin gücünü beygir cinsinden hesaplamak gibi bilimsel yollarının olduğundan bihaberseniz, ezik bedeninize bitinizi kanlandıracak kadar fer geldiğinde kendinizi bir Herkül sanabilirsiniz. Şayet komplekslerle marazlı karakteriniz Firavunlaşmaya müsaitse, özendiği atlara nal çakılırken ayağını kaldıran tosbağalar misali, Hubris’in pençesine gönüllü düşersiniz.

İnsanlıktan gereğince nasiplenmemiş, aile terbiyesinden mahrum kalmış, edep ehlinin rahle-i tedrisinde yeterince demlenip edeplenmemişseniz, dahası haram-helal ne varsa amuduyla götürdükçe ne oldum delisine dönmüşseniz ve üstelik de çevrenize goygoycusundan yalakasına, yağcısından jölelisine ne kadar karakter artığı varsa toplamışsanız bu söylenenlerin nezdinizde hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Kendinizi Kaf dağının zirvesinde küçük dağları yaratmış gibi görmeye rahatlıkla devam edebilirsiniz.

HIRS KÖRLÜĞÜ, BAŞKA HİÇBİR KÖRLÜĞE BENZEMEZ

Tıpkı Erdoğan ve çevresindekilerin yaptığı gibi… İhtirasları kifayetlerinin çok ötesinde olan her kendini bilmezin yaptığı gibi despotik Erdoğan rejimi de başına tebelleş olduğu milletin mevcut kapasitesinin çok fevkinde, hiçbir hesaba kitaba vurulmadan sergilediği abartılı bir siyasal iradeyle ülkeyi topyekûn bir felakete sürüklüyor.

Gönül isterdi ki insani ilişkilerde bile çoğu zaman hasreti çekilen ilkeli ve ahlaki duruş uluslararası ilişkiler için de tek geçerli geçeklik olsun. Ahlaki zaafları ve ilkesizlikleri ile gayr-i meşru yollardan güç devşirerek milletlerin kaderlerine hükmeder hale gelenlerin, tıpkı kişisel ilişkilerinde olduğu gibi, bu anlamda, uluslararası ilişkilere de katacağı bir şey yoktur. Bu kendini bilmezlerin etik açıdan durumları buyken, pratik ve pragmatik gerçekliğin, yani gücün, tek geçer akçe olduğu uluslararası siyasette hiç olmazsa somut güç muvazenelerini gözeterek asgari düzeyde de olsa rasyonel olmalarını beklersiniz, ama bu beklentiniz de hep boşa çıkar. Çünkü, Erdoğan ve çevresindekileri esir alan hırs körlüğü başka hiçbir körlüğe benzemez.

Oysa uluslararası ilişkilerin tüm paradigmaları kendinizi ve haddinizi bilmenizi salık verir.

Neticede, onca uluslararası örgüte, konvansiyona, ikili ve çok taraflı anlaşmaya, ülkelerin gücüne göre yoruma açık olsa da uluslararası hukuka rağmen uluslararası sistemin baskın karakteri hala bir çeşit anarşidir. Böylesine vahşi bir sistemde büyük ölçüde güçlü olanın borusu öter. Yeterince gücü olmayanların dünya siyaset sahnesinde güçlülermiş gibi kestiği roller ise, orta ve uzun vadede ağır faturalar çıkarması mukadder olan kendi kendilerini aldatmaktan ibaret kalır. Neticede, uluslararası alandaki tüm politikalar aslında güç politikalarıdır ve bu politikaların her cümlesi gücün farklı kelimelerle ifadesinden ibarettir.

ÜLKELERİN GÜÇ FORMÜLASYONUNDA SİYASİ İRADENİN ÇARPAN ETKİSİ

Devletlerarası ilişkilerde önemli bir yeri olan güç kavramı, bir devletin kendi çıkarlarını koruma veya taleplerini karşı tarafa kabul ettirme konusunda sahip olduğu maddi ve manevi potansiyel olarak tanımlanır. Bir devlete ait coğrafya, tarih, kültür, nüfus gibi faktörler o ülkenin gücünü belirlemede etkili unsurlardandır. Ekonomik gelişmişlik, teknolojik yapılanma, askerî kapasite ve yetişmiş insan sayısı gibi faktörler de gücün potansiyel unsurlarıdır. Ancak, tüm bu somut unsurlar yine de gücü tanımlamakta yetersiz kalır. Çünkü, çarpan etkisi yapan siyasi iradenin güç formülasyonunda çok önemli bir yeri vardır.

Uluslararası ilişkilerde güce, engellerin üstesinden gelebilme ve sonucu etkileyebilme kabiliyeti kazandıran da bu siyasi iradeden başkası değildir. İşin sırrı da buradadır zaten. Bir ülkenin güç kapasitesinde çarpan etkisi yapan siyasi iradenin gücün somut unsurlarına mukabil, yani ideal olarak ‘1’ değerinde, olması gerekir.

Şayet bir gücün siyasi irade çarpanı ‘1’in altındaysa, önümüzde o gücün gerektirdiği ya da potansiyelinin sağladığı imkanları uluslararası sahada çıkarlarını korumakta gereğince kullanamayan bir ülke/millet var demektir. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca sergilediği çekingen dış politika bu tarz bir güç israfının somut örneği niteliğindedir. Bu, söz konusu mevcut gücün yukarıda sayılan somut unsurlarını ‘0,6-0,7’ değerindeki siyasi irade çarpanı ile işleme sokarak somut gücün sağladığı imkânın çok azıyla idare etmekten ya da mevcut gücü siyasi olarak çarçur etmekten başka bir anlama gelmez.

DÜN HİTLER, SADDAM, KADDAFİ; BUGÜN ERDOĞAN

Bir de bunun tam tersi durumlar söz konusudur ki, Adolf Hitler, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi örneklerinde olduğu gibi, bugün despotik Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’nin mevcut durumunu tanımlar. Bu örneklerde, somut güç unsurlarının çarpanı niteliğindeki siyasi irade büyük bir sapma gösterir ve ‘1’in hayli üzerindedir. Somut güç unsurlarıyla desteklenmeyen siyasi iradenin bir ülkeyi ve milleti er ya da geç götüreceği kaçınılmaz yer ise, mutlak bir felaket ve yıkımdır.

Yunus Emre’nin “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır” dörtlüğünü bu anlamda uluslararası güçler arasındaki muvazene için de bir ölçü olarak kullanmak mümkündür. Eski savaşları anlatan filmlerde sıklık görmüşsünüzdür. Savunmadaki ordu, hücumdaki ordunun menziline girmesini bekler. Bu menzil, şayet devrin savaş araçları mancınık ise mancınıkların menzili kadardır. Ok ise okun menzili, top ise topun menzili kadardır. Eski devirlerin savaşlarını anlatan filmlerde çatışma başlamadan önce menzil tespiti için bir ok fırlatıldığını sanırım görmeyenimiz yoktur. Mantık basittir: Hedefine varmayacak oku fırlatmak ok ve enerji israfından başka bir anlama gelmez. Savaş araçlarını menzillerinin ötesindeki hedefler için kullanmak ne kadar akıl dışı ise, ülkelerin gücünü somut güç unsurlarının çok fevkinde, ülkenin kapasitesini ve haddini aşan aşırı ihtiraslı siyasi amaçlar doğrultusunda kullanmaya kalkmak da o kadar büyük bir ahmaklıktır.

Peki, milletlerin ve devletlerin gücünde çarpan etkisi yapan siyasi iradenin somut gücün fevkinde olmasına her zaman olumsuz mu yaklaşmak gerekir? Elbette ki hayır. Gerektiğinde ve çok sık olmamak kaydıyla bir caydırıcı unsur olarak siyasi güç çarpanı ‘1’in üzerinde olabilir. Ancak, bu imkana çok istisnai durumlarda ve bedelini göze alarak başvurmanın ötesine geçilip de sürekli sağa sola ayar çekmekte bir blöf unsuru haline getirirseniz, abartılı siyasi iradenizin caydırıcılık etkisinden istifade etmek şöyle dursun, yalancı çoban misali mevcut somut gücünüzün muadili olan caydırıcılık imkanını da zayi etmiş olursunuz. Devletlerin, o da şansları yaver gidip de sınanmamaları kaydıyla, güçlerinin fevkinde bir siyasi irade sergileyerek blöf yapma hakları sınırlıdır. Bu yönteme sıklıkla başvurmanın kaçınılmaz neticesi felaketle sonuçlanacak yüksek faturalı bir maskaralıktır.

CAYDIRICILIK İLE BLÖF ARASINDAKİ KALIN ÇİZGİ

Neticede, caydırıcılık ile blöf arasında derin farklar vardır. Sürekli ‘kırmızı çizgi’ler ilan eder, muhatap olduğunuz her kriz karşısında aklınıza gelen en cüretkâr sözleri sarf eder, çok üst perdeden tehditleri birbiri ardına sıralar ama bunların hiçbirinin gereğini yapamazsanız sizi bir daha kimse ciddiye almaz. Mesela, tarihin gerilimli akışı içerisinde çok nadir olarak, “kimse bizim kudretimizi ya da sabrımızı sınamasın” diyebilirsiniz. Birileri bu kararlılığınızı sınamaya cüret ettiğinde ise, bu tehdidinizin gereği her neyse onu yaparsınız. Bu türden büyük ve afili laflar ettiğinizde sizi hamleye davet eden karşıt eylemlerin dayatan gereklerini yerine getiremezseniz sadece caydırıcılık etkisini yitirmekle kalmaz, alay konusu da olursunuz.

Hassas uluslararası sorunları kitleleri coşturmak için iç siyaset malzemesi olarak kullanmayı bir alışkanlık haline getirirseniz belki oy desteğinizi artırabilirsiniz ama burnunuzu da krizlerden çıkaramaz hale gelirsiniz. Üstelik uluslararası itibarınızdan, inandırıcılığınızdan ve caydırıcılığınızdan geriye bir şey bırakmazsınız. Çünkü güç ve caydırıcılık, son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız gibi, bir kof hamaset sanatı da değildir. Caydırıcılığın silahı ve mühimmatı tumturaklı laf kalabalığından ve üst perdeden boş tehditlerden ziyade reel sosyo-ekonomik ve siyasi güçtür. Ülkeyi savunma kapasitesi ve muhtemel tehditlere karşı taarruz gücüdür. Güçlü ve istenildiği an ikame edilebilir silah stokudur. Bu türden imkân ve kabiliyetleriniz yeterli düzeyde değilse hasımlarınıza yönelteceğiniz tehditler alay konusu olacak blöflerden öteye geçmez.

DÜŞMANA KARŞI CAYDIRICILIK NEYSE DOSTLAR İÇİN GÜVENİLİRLİK ODUR

Uluslararası ilişkilerde caydırıcılıktan daha önemli olan ise, özellikle dost unsurlar nezdindeki tutarlılık ve güvenilirliktir. Bir ülke yönetimi uluslararası toplumda sürekli olarak yalanları, çarpıtmaları, tutarsızlıkları ve güvenilmezliği ile gündeme geliyorsa, o yönetimin zaman zaman dile getirdiği doğrulara da kimse itibar etmez. Erdoğan dikta rejimi yönetimi altında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiren Türkiye’nin başına gelen budur. Ülkeler için en büyük itibar kredisi olan inandırıcılıklarını yitirmelerinin ağır faturalarını ödemek uzun zaman alır.

Bunları yeniden hatırlatıyoruz, çünkü etine buduna bakmadan, uluslararası güç dengelerini doğru dürüst analiz etmeden, ‘büyük dünya gücü” diyerek tribünleri etkilemek için abarttıkça abarttığı kendi mahdut gücüne sonra dönüp kendisi de inanan Erdoğan rejiminin emperyal emellerle yaklaştığı Arap isyanları neticesinde maruz kaldığı büyük hüsrandan hiç ders çıkarmadığı görülüyor.  Oysa, “Ortadoğu’da düzen kurucuyuz,” “Ortadoğu bizden sorulur,” “Önümüzdeki Cuma’yı Emevi Camii’nde kılacağız” diyerek boylarının ölçüsüne bakmadan sırasıyla “bölge liderliği”, “İslam dünyası liderliği” ve “dünya liderliği” fantezileri kurmanın ağır bedelini on milyonlarca Suriyeli’nin yanısıra Türkiye, bölge ve hatta dünya da ödedi.

Çevrelerine topladıkları siyasal İslamcı ve faşist sergerdelerin pohpohlamalarıyla kendi kendilerine hayran kalıp ihtiraslarının peşinde koşan Erdoğan rejiminin bugün aynı hatayı Kürdistan referandumu konusunda da tekrarladığını ibretle görüyoruz. Şunu açıkça söyleyelim: Türkiye’nin, zaten ahlaki ve insani de olmayan, Suriye’de rejimi değiştirme gibi bir gücü hiçbir zaman olmadığı gibi Kürdistan’daki siyasi durumu ve gidişatı tersine çevirme gücü de bulunmuyor. Diktaya, zorbalığa ve hukuksuzluğa kaydığı oranda kendi ülkesinin bütünlüğünü gün be gün daha büyük bir riske sokan bir rejimin, başka bir ülkenin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak adına yapabileceği zaten fazlaca bir şey de bulunmuyor. Müdahil oldukça kendi bütünlüğünü tehlikeye atıp, türlü belaları başına açmak dışında yapıp edeceklerinin bir sonuç verme ihtimali de yok.

KURAL BASİT: GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLAMIYORSAN, OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN

Erdoğan’ın ihtiraslarının ve Davutoğlu’nun fantezilerinin kışkırttığı Suriye’deki iç savaş başladığında Türkiye’nin başka ülkelerin içişlerine müdahalesinin büyük belalara yol açacağını ve Türkiye’nin komşu ülkelerin rejimlerini değiştirme gücünün olmadığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

İşin etik ve ahlaki açıdan sıkıntılarının ötesinde 700 küsur milyar dolarlık bir ekonomiyle Türkiye’nin 5 trilyon dolarlık bir ekonomiymiş gibi davranamayacağını; topu topu 150 milyar dolarlık bir ihracatı olan ülkenin sanki 1 trilyon dolarlık ihracatı varmış gibi güç gösterilerinde bulunamayacağını; en ufak parçasını bile rica minnet müttefiklerinden almak zorunda kaldığı (sınır güvenliği için Almanya’dan, Hollanda’dan Patriot bataryaları, kullanacak askeri personelle birlikte, istemek zorunda kalan bir ülkeden bahsediyoruz) kırılgan savunma envanteriyle sanki kendi uçağını, tankını, topunu tamamen kendisi yapan ve hatta kendi ürettiği uçak gemileri olan bir güçmüş gibi davranamayacağını; cirminin gerektirdiğinden bile sınırlı kalifiye insan gücüne aldırmadan sanki sınırsız bir insan sermayesi varmış gibi bir siyasi irade sergilemeyeceğini vesaire anlatıp durmuştuk.

Tabii ki, büyük bir cuş-u huruş içerisinde ve “ver mehteri!” modunda kof hamasetle coşan bindirilmiş şuursuz kıtaların tüm hücum ve linç kampanyalarına rağmen bu gerçekleri anlatmaya çalışanlara kulak asan olmadı. Neticede Suriye’de ve Ortadoğu’da ülkenin geldiği rezil durum ortada. Şimdi ise, aynı yanlışın Irak ve Kürdistan faslına şahitlik ediyoruz.

KÜRDİSTAN’A İTİRAZ YERİNE ÜLKEDE REFERANDUMA HAZIR OLABİLMEK!

Gönül isterdi ki Türkiye’deki siyasi rejim bir başka ülkenin sınırları içerisindeki bir halkın demokratik iradesini sorun etmek yerine, kendisi öylesine ileri bir demokratik ve hukuki düzen haline gelsin ki, kendi sınırları içerisinde bile isteyen her kesime referandumla ayrılma hakkı verecek bir olgunluğa erişsin… Ancak, muazzam seviyede özgürlükçü, insan haklarına alabildiğine duyarlı, tüm vatandaşlarının sosyo-politik ve kültürel haklarına saygılı bir demokratik hukuk devletinden ayrılmak düşüncesi hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmesin…

Demokrasinizi ve hukuk sisteminizi kimsenin sizden ayrılmak istemeyeceği bir kıvama getirmek duruyorken, doymak bilmez ihtiraslarınızın peşinde yarım yamalak bir demokratik hukuk devletini bile rayından çıkarıp bir diktatörlük kurduğunuzda ise, bir balon gibi şişirerek abarttığınız sınırlı güce dayanarak sağa sola hayt huytla ayar vermeye kalkmaktan başka elinizde bir şey kalmaz. Bununla da sadece kendinizi ve yalanlarla efsunlandığınız kitlenizi aldatabilirsiniz. Çünkü uluslararası ilişkilerde milli menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için hasım güçlere karşı caydırıcılık ne kadar önemliyse uluslararası kamuoyu nezdinde tutarlılık ve inandırıcılık da o kadar önemlidir. Bunlar ise, satranç tahtasında tavla oynar misali nereye elinize atsanız dökülen paçoz bir varoş diplomasisiyle üstesinden gelinebilecek konular değildir.

1 YORUM

  1. Bulent bey; tebrik ediyorum. Çok kapsamlı harika bir analiz olmuş. Makaleyi okurken, Bulent bey, geleceğin vatanperver Özal vari siyasetçileri için bu analizi yapmış diye düşündüm. Çünkü bu akıl dolu analizi Tiran ve avanelerinin anlaması mümkün değil. Kadisiye savaşında onurlu bir Iran Komutanı var. Rüstem. Cephede kıyasıya savaşıyor, Iran artık düşmek üzere ve Sa’d bin Eb-i Vakkas komutasındaki islam askerine teslim olmak üzere, o esnada Kisra ise sarayında zevk ve debdebe içinde eğleniyor. Bir iran askeri Rüstem’e soruyor; Kisraya ne diyelim, durum nedir? Rüstem onurlu bir duruşla, ona birşey söylemeyin, çünkü o anlamaz!!! diyor ve oracıkta ölüp gidiyor.
    Aynen öyle de bugünün Tiran ve kisralari bunu anlamaz. Çünkü onlar “Belhumadal makvelist” mahluklardir.
    Inşallah yaptığınız bu analiz geleceğin vatanperver, kendi icin değil başkaları için memleketi ve insanlık için yaşayan duyarlı genç siyasetçilere klavuz olur.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin