Türkiye’nin bölünmezlik tabusunda sona mı gelindi?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Geçtiğimiz gün değerli gazeteci ve televizyoncu Erkam Tufan Aytav’ın Otuz Dakika programında Türkiye’nin Suriye politikasını konuştuk. Kısa sürede güncel olayları tarihsel perspektifte değerlendirmeye çalıştık. Tarihin akışını görmeye çalışmak geleceğin ne olabileceğini tahmin etmede belki de en önemli araç. Türkiye’nin Suriye politikasını anlamaya çalışırken de aynı şey geçerli. Tek başına Arap Baharı’ndan bugüne Türkiye’nin Suriye’deki faaliyetlerini tarihten kopuk bir dönem olarak okumak çok eksik kalır. Program, bu boşluğu doldurmaya çalışmak bakımından gerçekten güzel oldu. Özellikle Irak vakası ile karşılaştırmalı olarak Türkiye’nin Kürt politikasını değerlendirmek, Suriye’de yapılan stratejik hataları göstermesi bakımından dikkat çekici. Yine, 1920’den 2011’e kadar Suriye’yle komşuyken, son döneme kadar artan biçimde kendisini gösteren Rusya ve ABD etkisi nedeniyle Türkiye’nin bugün bu iki büyük güçle komşu haline gelmiş bulunması, başlı başına oyun kurucu bir parametre.

Türkiye “bağımsız dış politika yapıyorum” diye pazarladığı bölgesel politikalarının karaya vurmasından beri, 1920’lerden 2000’lere koruduğu görece bağımsızlığının çok gerisine düştü. Suriye’yi kontrol edeceğim derken, Suriye’nin fiilen Rusya ve ABD kontrolüne girmesi sonucuyla karşılaştı. Erkam Bey’in sorduğu gibi, bu konu Irak’la benzerlik gösteriyor. Ne var ki birincisi Irak Türkiye’nin yaptığı hatalardan sonra ABD etkisine girmedi. İkincisi, Irak’ta ABD tek büyük güç olarak istediği Irak projesini uyguladı. Ama başarılı, ama başarısız; ortaya çıkan Saddam Hüseyin sonrası yeni Irak’ta çekişen rakip iki güç yoktu. Fakat Suriye farklı! Suriye’de Türkiye tabiri caizse kaşındı. Durup dururken etki ve güç peşinde gerçek dışı bir dış siyaset güttü. Elindeki gücü tartamayıp – veya maceracı siyasi karar alıcıların işine gelmediği için bilinçli olarak tartmayıp – boyunu ve kapasitesini aşan bir maceraya atıldı. Sonuçta kaybetti. İstikrarlı ve sınır güvenliğini kendi topraklarında sağlamış bir Suriye’den, iç savaşta paramparça olmuş, büyük küresel güçlerin oyun alanına dönüşmüş, inanılmaz büyüklükte insani ve sosyal sorunlara boğulmuş bir Suriye, bugün söz konusu olan. Bu durum, Irak’tan farklılık arz ediyor. Bedeli ne olursa olsun, Irak’taki ABD müdahalesi ve Saddam Hüseyin rejiminin ortadan kaldırılması Türkiye’yi istikrarsızlaştırmadı. Bu diktatörlük sonrası ABD, tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Japonya’da yaptığı gibi, anayasal bir demokrasi inşa etmeye çalıştı. Kısmen başarılı, kısmen başarısız oldu. Fakat Irak toplumunda Saddam döneminde ikinci sınıf vatandaş olan, ezilen ve ağır insan hakları ihlallerine maruz bırakılan Kürtler ve Şiiler, yeni Irak anayasasının kendilerine sağladığı özgürlük ve haklardan yararlanarak, etnisiteler ve mezhepler arası diyaloğun asgari var olma koşullarına sahip oldular. Suriye, bu görece istikrardan çok uzaktadır.

ABD Suriye Kürtlerini himayesine aldı. Bu yadırganacak bir durum değil. Kürtler ABD’ye Türkiye’nin sunamadığı desteği verdi ve IŞİD’e karşı ABD’nin başarılı olmasına yardımcı oldu. Ankara’daki İslamcılar ve Avrasyacı müttefikleri, içeride Çözüm Sürecini sonlandırır ve askeri politikalara geri dönerken, Suriye’de ve Irak’ta da Kürt düşmanlığı üzerinden hayali dış “öteki” ürettiler. Bunu içerideki doksan yıllık “bölünme” sendromu üzerinden HDP’nin marjinalize edilmesinde kullandılar. Suriye Kürtlerini PKK, ABD’yi de Türkiye’yi bölmeye çalışan dış güç olarak iç kamuoyuna pompaladılar. Böylece ABD, “FETÖ” denen fabrikasyon terör örgütü söylemi üzerinden Türkiye’deki iç rejim diskurunun bir numaralı dış düşmanı oluverdi.

Ruslar, krizin başından itibaren merkezi Suriye devletini (Esad rejimini) destekledi. Onlar için Akdeniz’de askeri varlığa sahip olmak ve ABD-NATO’yu doğu Akdeniz’den uzaklaştırmak, ana stratejik hedef oldu. Suriye muhalefeti denen yapı içinde tek aklı başında grubun Kürtler olması, Arapların ise İslamcılık ve onun yaramaz çocuğu cihatçılığa eğilim göstermesi, Rusların ve Esad yönetiminin işini kolaylaştırdı, ekmeklerine yağ sürdü. İnsanları inşaatların çatısından aşağı atarak öldüren, Batılıları ve kendilerinden olmayan herkesi yakalayıp kafasını kesen, barbarca ve totaliter uygulamalarla bir teokrasi kurmaya kalkışan Sünni Suriye “muhalifleri”, sadece kendi topraklarında değil, tüm dünyada endişe kaynağı oldu. Böylece Ruslar ve onların desteklediği Esad ehven-i şer kabul edilmeye başlandı. ABD bu İslamcı fanatiklere başlarda dönüşmeleri için fırsat verdi. Ancak bu İslamcı fanatiklerin seküler ve rasyonel bir muhalefete dönüşemeyeceğini zamanında gördü. Böylelikle başlangıçta gösterdiği müsamahayı göstermemeye başladı. Ankara ise bu fanatik güçlerle arasına mesafe koymak şöyle dursun, onları el altından silah-mühimmat tedariki, ilaç ve gıda sevki, tedavi, istihbari destek gibi cömert yardımlarla desteklemeye devam etti. Bu arada Rus jetinin düşürülmesi olayı yaşandı. Rusya ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler büyük zarar gördü. 17 Aralık sonrasında Ergenekoncuların tahliye olmalarının ardından yukarıda ele aldığım Kürt politikalarındaki keskin dönüş gerçekleşti. Çözüm Sürecini “çözülme süreci” olarak gören güçler, istedikleri politika değişikliklerini yapan Erdoğan’ı desteklemeye başladılar. Enteresan şekilde, buna paralel olarak Rusya’nın da Ankara’daki yönetim üzerindeki etkisi hızla arttı. Bu durum 15 Temmuz’a kadar devam etti. 15 Temmuz’da ise çok daha yüksek bir ivmeyle Türkiye Moskova’nın güdümüne girdi. S-400’ler ve ABD-NATO ile yaşanan fiili kopuş, Türkiye güvenliği çalışan yerli-yabancı uzmanlarca gündeme taşındı.

Türkiye Suriye’de Esad rejimine destek vermiyormuş gibi görünse de, fiiliyatta Rusların Suriye politikalarına uyumlu bir çizgiye geldi. Esad güçlerinin Rusya destekli olarak tüm Suriye’yi seri adımlarla kontrol altına almasına itiraz edemedi. İç kamuoyuna Ruslar ve Esad birbirinden ayrı güçler şeklinde sunum yaptı. Ancak de-facto Esad’ın hâkimiyetini kabullendi. Avrasyacı kanat, her ne kadar Türkiye’nin Esad’la diplomatik ilişkiye geçmesini açıktan dillendirse de, Erdoğan’ın tabanını kontrol etmesinde çakma “hilafet” türü saçmalıklara inanıyor olmasını kullanmak istedi ve sesini fazla yükseltmeden olacakları izlemeye koyuldu. Şurası bir gerçek ki, icrai sorumluluğun tek başına sorumlusu olan Erdoğan ve adamları hakkında Suriye’de işlenen savaş suçlarına dair sağlam bir çetele mevcuttur. Bunu derin yapının yapmadığını düşünmek saflık olur. Defter kabarık, ama bekliyorlar. Çünkü Erdoğan İslamcı-muhafazakârlar üzerinde bir “meşrulaştırma makinesi” gibi. Tüm kötü gidişata, ekonomik krize, korkunç boyutlardaki nepotizme ve üçkâğıtçılıkların ayyuka çıkmasına karşın, “çalıyor ama bizden” anlayışıyla Erdoğan’a hala sahip çıkılıyor.

Ancak kozmetik duruma karşın, Suriye’deki tablo giderek daha fazla fire veriyor.

Rusya Suriye’ye yerleşti. Ruslar yerleştikleri bir ülkeden kolay çıkmaz. İnanmayanlar doğu Avrupalı ülkelerin tarihini okusun. Özellikle Akdeniz’e inmek Moskova için iki yüz yıllık bir jeopolitik ve stratejik rüyadır. Tartus deniz üssüne sahip Rusya, Suriye’deki bu altyapısını çok daha fazla geliştirdi. Ayrıca hava ve kara üniteleriyle Suriye’deki askeri varlığını çok kritik rakamlara tırmandırmayı başardı. Krizden ve iç savaştan beslenerek imkânlarını sonuna kadar genişletti. Dahası Esad rejimi üzerinde mutlak hâkimiyet kurdu. Esad’ın velinimeti haline geldi.

ABD de Fırat’ın doğusunu kontrolü altında tutuyor. Kuzey hattına, Türkiye sınırı boyunca Kürtler yerleşti. Onlar da ABD himayesindeler. ABD, Türkiye’nin kendisinden kopmasından önce doğu Akdeniz’de Fırat’tan Irak’a kadar olan geniş toprakları havadan kontrol ediyor. Trump yönetiminin her türlü dikkat dağınıklığına karşın ABD askeri varlığı da Suriye’nin gerçeğidir. Bu noktadan sonra ABD Kürtlerin koruyuculuğunu bırakamaz. Suriye Kürtleri ve Irak Kürtleri, Türkiye’nin güney sınır hattı boyunca fiili komşusudur. Türkiye’nin güney sınır komşuları, ABD korumasındaki iki Kürdistan oluşumudur. Bu iki Kürdistan’ın önümüzdeki orta ve uzun dönemde birleşme ve devletleşme sürecine girmeleri, dikkate değer bir ihtimaldir. Türkiye, Osmanlı’dan beri Balkanlar ve Ortadoğu’da bağımsızlığını elde eden her eski Osmanlı bakiyesi halkta olduğu gibi, Kürtlerin de artık ötekisidir. Yani baş düşmanıdır. Türklerden nefret ettiklerinden falan değil; Türkiye’nin tutumu ve yanlış algılarından dolayı bu böyle oldu. Oysa doğru ve gerçekçi politikalar yapılabilmiş ve uygulanabilmiş olsaydı, ne Kuzey Irak Kürdistan’ı ne de Suriye Kürt kantonları Türkiye için birer tehdit unsuru olurdu. Bilakis, seküler ve bölgelerindeki diğer Sünni topluluklara göre daha gelişmiş Kürt bölgeleri, Türkiye’nin ekonomik pazarı olmaya çok müsaittiler. Türkiye bu insanlar için ciddi bir çekim merkezi olabilirdi. Çatışma yerine işbirliği ve beraberce yaşama kültürü tezahür edebilirdi. Hem Suriye (ve Irak) daha istikrarlı bir hal alır, hem de daha kaotik Arap coğrafyasıyla arada sağlıklı bir tampon bölge olurdu. Hatta Türkiye hammadde açığını ve gereksinimini bölge petrollerinin boru hatlarıyla sevkiyatı politikalarıyla giderir, enerji bağımlılığını çeşitlendirici bu önlemlerle azaltabilirdi.

Her şeyden önce, bu yaklaşımla Türkiye daha güçlü bir bölgesel aktör olurdu. Eğer demokrasisini ve hukuk devletini AB opsiyonu ile beraber koruyabilmiş olsaydı, bölgeye demokrasi ihraç eden, AB güvenliğine katkıda bulunan bir bölgesel istikrar adası olabilmesi olanaksız mıydı? Tüm doğu Akdeniz bu istikrarlaştırıcı ve güven arttırıcı politikalardan olumlu şekilde etkilenir, Kıbrıs’ta birleşmeye sunulacak katkıyla beraber, Suriye’nin de istikrarlı hale gelmesiyle, çok yönlü bir petrol-doğalgaz paylaşımı ve ekonomik entegrasyon iklimi yaratılmış olurdu. En önemlisi de, bölgede Rusya ve ABD gibi bölge dışı güçlerin varlıklarını meşrulaştırıcı krizler ortaya çıkmaz, ekonomik büyüme ve zenginleşmeyle birlikte daha fazla güvenlik üretilmiş olurdu. Kendine güveni artan ve içerideki Kürt sorununu daha fazla demokratik hakla çözme yoluna giren Türkiye, Kürtlere azınlık haklarını anayasal, hatta federal düzeyde vererek, Kürtlerin hamisi konumuna yükselebilirdi.

Tüm bunlar bugün sadece siyasi ütopyalardır. Hiç biri gerçeklerle yakından uzaktan alakalı değildir. İnisiyatif almayan, başkalarının inisiyatifine girmeye mahkûmdur. Ruslar Suriye’nin Batısını, Akdeniz hattından Fırat’a, güneyden Türkiye sınırına bir bölgeyi kontrol ediyor. ABD ise Fırat’ın doğusunu, Türk sınır hattından güneye, Irak içlerine dek kontrol ediyor. ABD Kürdistan’ı kurmamak için hiçbir önünde engel var mı? Peki, Kürdistan kurulursa, bugün belediye başkanını bile seçemeyecek konuma gerilemiş olan Kürtleri kim tutabilir? İşte bu nedenlerden dolayı, Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehlike altındadır diyorum. Kürtlerin kopuşu Osmanlı’nın yıkılışının son artçı depremi olabilir. Türkiye’nin bölünmezlik tabusunda sona gelindi. Bu tehlikenin nedeni ve sorumlusu, Erdoğan ve müttefikleridir!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin