Türkiye toplumunu bir arada tutan ne?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye toplumu parçalanmanın acılarını yaşıyor. Sadece siyasal bir parçalanma değil bu. Ya da siyasal parçalanmanın toplumsal diğer düzlemlere de sıçramış olduğunu gözlemliyorum. Belki de toplumsal düzlemlerdeki parçalanmışlık hep vardı, bu son yıllarda daha görünür oldu. Ve siyasi kutuplaşmayla beraber katlanarak, ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu süreci meydana getirdi. Bu süreçte oluşan paralel toplumlar, kendi grupları içinde mutlu, diğer grupları ötekileştiriyor, hatta kendilerini bu ötekileştiren gruplar üzerinden yeniden tanımlıyor. Ortak kamusal alanlarda diğer gruplarla – zorunluluktan – beraber olurken, özel yaşamlarında tümüyle kendi homojenimsi gruplarında varlıklarını sürdürüyorlar.

Paralel toplumların dayandıkları sosyal temeller farklılık arz ediyor. Ortak noktaları, kimliklerinin kendilerini ötekileştirilen gruplardan ayırması konusunda tüm gruplar arasında mevcut olan dinamik. Kimi paralel gruplar etnik ve ulusal temel üzerinden, kimileri dini, mezhepsel ve cemaatsel aidiyetler üzerinden, diğerleri bir önceki kategoriye karşıt olarak inşa edilen bir seküler pozisyon ile kendilerini tanımlıyorlar. Sosyoekonomik temelli veya kentsel-kırsal temelli ayrım hatları da unutmamak gerekir. Aynı şekilde kentsel alan içinde merkez-varoş ayrışması da belirgin kültürel-kimliksel bir diğer fay hattı. Elbette bu gruplar çoğaltılabilir. Çünkü kesişim noktalarında, ortak kümeler var. Böylece alt gruplar türetiliyor. Örneğin merkez-varoş fay hattının ürettiği kimlik içinde, Alevi-Sünni ya da Kürt-Türk hattında bir kırılma gözlemleniyor. Böylelikle bir kategoride (varoş kültürü) belirgin bir kategori oluşurken – çünkü bu merkezi kentsel kültüre ait olanlar tarafından belirgin bir dışlanmayı beraberinde getiriyor! – kendi içinde de birbirini ötekileştiren bir Kürt varoş kültürü ve Türk varoş kültürü gibi alt kimlikler belirginleşiyor. Dahası, örneğin merkezi kentliler içinde var olan farklı aidiyetlere göre, Kürt varoş aidiyetine karşı daha toleranslı veya toleranssız bir reaksiyon oluşabiliyor. Gerek ana yarılmalarda, gerekse de mikro grupsal parçalanmalarda, bu farklı kimlikler birbirinden farklı yaşam biçimleri, değerler, sosyal davranışlar ve normaliteler meydana getiriyor.

Bu tür farklılaşmalar, başka ülkelerin sosyal yapılarında da gözlemleniyor elbette. Burada kast ettiğim farklılık, bunların paralel toplumlar oluşturacak kadar güçlü olmalarıdır. Paralel toplumlar, ana akım bir kültürel ve yaşam biçimsel ortaklık zeminini yitiren ve birbirine yabancılaşan toplum kesimleri için kullanılan bir kavram. Örneğin Almanya’da Türkiyelilerin veya Rusların kendilerini paralel toplumlaştırdıkları, alt grupların ana damar kimlik üretim fabrikasına dönüştüğü, kendilerini diğer toplumsal büyük gruptan (Almanlardan) izole ettikleri üzerine tartışmalar var. Bu bağlamda, paralel toplum, ana akım kültürle bağ kurmayan, kendisini kültürel ve değersel düzlemde bilinçli veya bilinçsiz olarak izole eden, kendi içinde sosyal ilişkiler kurarken, diğer gruplarla bu sosyal ilişkileri minimal düzeyde tutan grup olarak tanımlanabilir. Türkiye’de bu paralel toplumlaşma Almanya’dakinden biraz daha farklı ve derin. Çünkü ana akım yaşam biçimi Türkiye’de tümüyle konturlarını yitirmiş, belirsizleşmiş durumdadır.

Elbette bu hep böyle değildi. Şehir kültürü hem Osmanlı döneminde hem de cumhuriyet döneminde belirgin bir asimilasyon potası oluşturuyordu. Bu durum 1960’lardan itibaren kırsal kesimden kentlere kitlesel göç akımının başlamasıyla, 1990’lara kadar kentlerin kültürel ana akım profilini büyük değişikliklere uğrattı. Adeta kentlerin kendi kültürünü koruma ve yeni gelenlere bu kültürü sosyalleştirerek verebilme yetisini felç etti. Böylece büyük kentlerdeki kitleler ana akım kent kültürüne yabancı kaldı ve zamanla ana akım kent kültürü, yeni gelenlerin kültürü içinde asimile olmaya başladı. Sosyal dinamiklerde iyi-kötü olmaz. Ancak bu değişimlerin siyasal ve sosyal etkileri olur. Türkiye toplumunda da öyle oldu, olmakta!

Ana akım kentsel kültür ve yaşam biçimi, cumhuriyetin (ve kısmen de Osmanlı’nın) elitlerini üreten, devlet yönetiminden sanat ve kültür yaşamına, basından üniversitelerine, spor kulüplerinden devlet bürokrasisine, birçok sahada ana akım yönelimi belirleyen dinamik olmuştu. Osmanlı’nın 1923’te cumhuriyete dönüşmesiyle beraber (sosyolojik anlamda dönüşüm kelimesi daha anlamlı), Fransızca bilen, Batılı eğitim almış, yaşam biçimiyle kozmopolitan ve küresel ana akım değerleri kendi toplumuna uyarlamaya istekli bir kültürel ve politik elit zümre, Türkiye’nin her seviyedeki bayrak taşıyıcı ana belirleyicileri oldu. Açmak gerekirse, cumhuriyet reformları gökten zembille inmedi. Osmanlı dönemindeki çok çeşitli etkenlerin tetiklediği dönüşümlerin devamcısı, yeni bayraktarı oldu. Bu yaşam biçiminde şapkanın dayatılması çok eleştirilir mesela, ama kimse daha önceki serpuş olan fesin altına giyilen takım elbiselerden veya takılan kravat ve papyonlardan söz etmez nedense. Çünkü nasıl ki Kemalist elitler Osmanlı imajını sakallı-cüppeli-çarıklı bir karikatürize etme stratejisi izledilerse, İslamcılar ve reform karşıtı diğer kesimler, şapkanın zorunlu kılınmasını “değerlere tecavüz” olarak lanse etti. Böylelikle olağan modernleşme sembolleri, mesela giysi, yaşam biçimi, cinsiyet eşitliği ve kadının daha etkin toplumsal katılım olanaklarına kavuşması gibi sosyal oldular, iki karikatür arasında kayboldu gitti. Kırsal kesimde yerel kültür varlığını devam ettirme şansı bulurken, şehirlerde sosyal mobilite paydaşı olan kırsal kesim kültürel olarak şehirlileşti. Türkiye bu dönüştürücü dinamiği 1960’lara dek korudu. Hatta 1970’lere dek, belki de. Fakat sonra, demografik ve ekonomik etmenlerle bu dönüştürücülük sonlandı, onun yerine yukarıda ele aldığım şehir kültürünün dönüşümü baş gösterdi. Böylece dönüştürme yetisini yitirmiş olan şehirler, dönüştürüldüler.

Bu durum ilk paralel toplum kırılmalarını meydana getirdi ve semtsel seviyede paralel toplumlar peyda oluverdi. Yeni gelenler periferiye gecekondulaşmayla yerleşti. Politik gerekçelerle sağlanan imar afları, sermaye birikimi sağlayarak, inşaat rantı üzerinden bu yeni gelenleri ekonomik olarak da daha güçlü konuma getirdi. Bunun siyasi yansıması, hem demografik üstünlüğün oya dönüşümü, hem de yeni sermaye birikiminin sağladığı belirleyici gücü siyasi iktidarlar üzerindeki etkisiyle, bir gecekondulaşma döngüsü oluşturdu. Siyasi elitler, kısa dönem beklentilerle kamu arazilerinin yeni gelenlere açılmasına göz yumdular. Ancak bu durum yerleşik mahallelerden uzaklarda oluyordu. Böylece mikro sahada bir merkez-periferi durumu oluştu. Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu gibi bölgelerde kadim kent kültürü korunurken, buralarda yerleşik olanlar kendi içlerine kapanmaya başladı. Bunlar gibi semtlerde elit üretimi devam ederken, periferi kendi elitlerini üretmeye başladı.

1980’lerden itibaren hem merkezde hem de periferide Kürt realitesi (veya kimliği) üzerinden yeni bir kırılma baş gösterdi. Böylelikle kentlerde merkez şehirli kültür kendi arasında mikro kimlikler üzerinde ayrışmaya başladı. Aynı şey periferide de gerçekleşti. Etnik manada merkez Türk ve Kürt topluluğu, periferideki Türk ve Kürt topluluğundan ayrıştı. Kırsal kesimde ise, daha az dönüşümle, daha muhafazakâr ve yerel bir kültür, İslami kültürel kodlara daha fazla önem veriyordu. Nilli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi Milli Görüşçü İslamcılar, Anadolu kırsalında kendilerine önemli bir taban buldu. 1990’lara kadar güçlü merkez sağ bu bölgelerdeki insanları absorbe edebilirken, 1990’lardan itibaren eriyip yok olan merkez sağın ardından, yeni Milli Görüşçü İslamcılar AKP üzerinden bu kitlelerin eğilim gösterdiği ana siyasi akım oldular. Dahası, kentlere göç etmiş periferide yaşayan Sünni Türkler de, yine merkez sağın çöküşünü müteakiben oluşmuş bulunan boşluğu dolduran AKP’ye kaydı. Böylece İslamcılar, kendi sosyolojik potansiyellerinin çok üzerinde bir başarı elde etti.

Birçok İslamcı cemaat için, bu sosyolojik tufanın sonrasında meydana gelen sosyo-politik durumda tek desteklenebilecek parti AKP oluyordu. Kültürel ve yaşam biçimsel fay hatları üzerinden yeni bir siyasi yönelim, 2000’lerde artık barizleşmeye başlamıştı. Böylece devlet ürerindeki belirleyici etkisini yitiren merkez sağ ve merkez sol taban eridi, sağ kanat tümden İslamcılara teslim olduğu için, büyük kısmı AKP’de kendine yer buldu. Bir kısmı MHP’ye ve CHP’ye kaydı. Bazıları merkez sağı yeniden diriltme mücadelesine kalkıştı, ama sosyolojik yel değirmenlerine saldırmak çok anlamlı değildi. Bunu fark edenler de sonrasında tutumlarını revize ve rasyonalize ederek, AKP’ye katıldılar. Çünkü AKP gücünü maksimize etmiş durumdaydı.

Fiziksel olarak olmasa da kültürel ve kimliksel olarak bölünen asimile olmamış Kürtler, kendi partilerini 1990’lardan beri zaten tercih etmekteydiler. Zaten başkaca da çareleri yoktu. Çünkü “Türk solu” Türk nasyonalizmini baş tacı eden bir gelenekten (Kemalizm’den) evrilmişti. Kürtlerin etnik ve kimliksel taleplerini kategorik olarak reddeden ana akım sol, böylelikle Kürt kimliğinden duyduğu derin parçalanma endişeleriyle radikalleşti ve sol olmaktan tümüyle çıkarak değişik bir nasyonalist-seküler siyasi dinamik halini aldı. Biz bu dinamiğe şu sıralar CHP diyoruz!

Şu an Türkiye’deki sosyal kırılmanın yarattığı paralel toplumlar, kendi toplumlarına sahip birer mikro kozmos. İç içe geçmiş, birbirinden kopuk ama birbiriyle kamusal seviyede halen etkileşimde bulunan (mesela aynı otobüse binen ya da işyerinde çalışan!) ama özel yaşamlarında birbirlerini öteki kabul ederek kendilerini bu ötekilerden ayıran (izole eden) kamplar var. Bunların ortak anayasası – kör topal da olsa – bir oyun kuralları düzlemi oluşturuyor, iyi-kötü bir ortak varoluş zemini sağlıyordu. Ancak 17 Aralık ve 15 Temmuz aşamaları ile, bu anayasa önce kısmen, sonra da tümden, fiili olarak iptal edildi. Bugün bu anayasal zeminin olmadığı yerde, paralel toplumların ve onların siyasal yönelimlerinin yansıması olan partilerin parçaladığı bir Türkiye var. Parçaları kaynaştırmak imkânsıza yakın seviyeye ulaştı. Ve şu an parçaları bir arada tutan bir rejim var. Türk nasyonalizminin, tüm paralel kesimlerin (Kürtler hariç) kalan son ortak ideolojik değeri olduğu anlaşılıyor.

Bu resme itiraz eden (ama alternatif üretemeyen) liberaller, demokratlar, bütünlük yanlısı Kürtler, Cemaat, CHP içinde bir sosyal demokrat azınlık ve bazı diğer ufak parçalar, rejim tarafından dışlanıyorlar. Ve böylelikle rejim bunları ötekileştirerek, geçici bir birleştirme sağlıyor, paralel toplumlara. İslamcılar, ülkücüler, ulusalcılar gibi gruplar, bu gruplara karşı oluşturulan (inşa edilen) rejim söylemi üzerinden (“Fetö”, bölücü, hain, vs.) paralel toplum olma özelliklerini kaybetmeden beraber mücadele veriyorlar. Rejimin sosyo-kültürel ve kimliksel arka planı bu. Şu an için bu paralel toplumu fiziksel olarak parçalanmaktan alıkoyan, rejim. Yani Türkiye’de tek bir toplum yok, toplumlar var! Fakat fırtına öncesi sessizliğidir bu kanımca!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin