Türkiye bir daha eski Türkiye olmayabilir

MEHMET EFE ÇAMAN

 

Bugün demokrasi, refah ve insani gelişmişlik perspektiflerinden değerlendirildiğinde, dünyadaki 200’e yakın devlet içerisinde en gelişmiş olanları, liberal demokratik özelliklere göre yönetilen devletlerdir. Bu tür devletler, aralarındaki sistemsel farklılıklara karşın bazı ortak özelliklere sahiptirler. Bunlar arasında anayasal geleneksel (Britanya) veya yazılı (ABD, Kanada, İsveç, Almanya vb.) temel düzen, kontrol ve denge mekanizmaları ile donatılmış bir kurumsallık, özgür, adil ve düzenli seçimler, birey hak ve özgürlüklerinin sağlanmış ve garanti altına alınmış olması gibi özellikler en dikkat çekici ortak özelliklerdir. Hukukun üstünlüğü ilkesi bu devletlerin birincil ilkesidir. Hukuk önünde herkes eşittir. Buna iktidardaki partiler ve liderler de dâhildir. Hiç kimse hukukun üzerinde olamaz. Bu ilkenin vazgeçilmez koşulu bağımsız mahkemelerdir. Yargıç dokunulmazlığı ve siyasi karar alıcılardan (yürütmeden) bağımsız bir yargı erki, hukukun üstünlüğü ilkesinin temelini oluşturur. Bu ancak güçler ayrılığı (ya da kuvvetler ayrılığı veya erkler ayrılığı) ile sağlanabilir. En basit ifadesiyle, devlet denilen kurumu oluşturan üç önemli güç (kuvvet veya erk) vardır. 

Bunlardan birincisi siyasi karar alıcı güç veya yürütme, yasa yapıcı güç veya yasama ile adaleti sağlayıcı güç yani yargıdır. Yürütmenin emrinde ordu ve bürokrasi vardır ve bu nedenle devletin zor kullanma yetkisini geniş olarak kullanabilen güç, yürütmedir. Bu nedenle yasama ve yargı, yürütmenin etkisine açık halde olmamalıdır. Bunun sağlanması için yürütmenin kanunlara göre hareket etmesi gerekir. Fakat bu nasıl başarılacaktır? İşte bu noktada güçler ayrılığı devreye girer. Yürütme organı (hükümet; genellikle başbakan veya başkan) yargıçların ve savcıların atanmasından özlük haklarına, görev yerlerinden meslek ilkelerine kadar en geniş çaplı olarak hiçbir konuda yargı erkinin alanına girecek müdahalelerde bulunamaz. Eğer herhangi bir sistemde yürütme (hükümet) yargının (mahkemelerin, yargıçların, savcıların, avukatların) üzerinde belirleyiciyse, o siyasal sistemin yukarıda ele aldığım liberal demokrasi olması olanaksızdır.

 

NEDEN LİBERAL DEMOKRASİ?

Liberal demokrasinin uygulandığı ülkeler mükemmel değiller. Elbette onların da birçok sorunu bulunuyor. Dünya gündemine kısa bir göz gezdirmeyle bu tür devletlerin akut ve kronik birçok hastalığının örneklerini görmek mümkün. Göçmenlere ilişkin konular, çevre sorunları, güç mücadeleleri, ırkçılık ve aşırı milliyetçilik gibi birçok sorun, birbirinden farklı düzeylerde liberal demokratik devletlerde gözlemlenebilir. 

Liberal demokratik devletler, yukarıda değinildiği gibi birbirinden farklı siyasal sistemlerle yönetiliyorlar. Kimi başkanlık sistemi, kimi parlamenter sistem; kimi cumhuriyet, kimi meşruti monarşi türü yönetimlere sahip olan liberal demokrasilerde, siyasi sistemin organizasyon şeklinden çok, genel ilkeleri daha önemlidir. Örneğin ABD federal bir cumhuriyet ve başkanlık sistemi olarak, Birleşik Krallık (İngiltere veya Britanya) meşruti monarşik gevşek üniter ve parlamenter demokratik bir devlet olarak, Almanya federal bir cumhuriyet ve parlamenter demokratik sistem olarak, aynı liberal devlet felsefesine göre işlemektedir. Diğer bir ifadeyle, liberal demokratik devletlerin aynı “siyasi sistemler kulübü” içerisinde kategorize edilmelerinin nedeni, siyasi sistemleri değil, genel yönetimsel ilkelerdir. Bu ilkelerin ana hatlarını yazının girişinde paylaşmıştım. 

Yine hatırlatayım: yazılı veya geleneksel-teamülsel anayasa (devletin nasıl işleyeceğinin herkesçe biliniyor olması), kontrol ve denge mekanizmaları ile donatılmış olmaları, bunu sağlamak için güçler ayrılığını sağlamış olmaları, temel birey hak ve özgürlüklerini vatandaşlarına sağlamış olmaları, özgür ve adil seçimlerle iktidarın el değiştirmesi gibi ilkeler. 

Tüm bu ilkelerin esas amacı, bireyi merkeze almak ve onun güvenliğini ve özgürlüğünü sağlamaktır. Bireyin özgürlüğü esastır. Devlet, bireyi (vatandaşını) en başta kendisinden (yani devletten) korumak zorundadır. Çünkü devlet yönetiminde liberal demokratik ilkelere göre hareket edilmezse, devlet bir tirana dönüşür. Baskı aracı olarak kullanılır. Belli bir grubun veya zümrenin kendileri dışında kalan insanları baskı altına almasına hizmet eder. Onları farklı nedenlerle ötekileştirir. Keyfi uygulamalarda bulunur; yani yasaların dışına taşarak yönetir. Böyle sistemlerde hiç kimse güvende olamaz. Dolayısıyla, liberal demokratik sistemle yönetilmekte olan devletler dışında var olan siyasal sistemler, yukarıda bazılarını saydığım liberal demokrasi ilkelerinin bazılarını uygulamamakla, kendilerine ekstra bir güç alanı oluşturur. Bu genellikle yürütme tarafından yapılır. Çünkü yine daha önce değindiğim üzere, yürütme bürokratik devlet aparatını kontrol etmektedir. Ordudan polise, istihbarattan diplomasiye, maliyeden bürokrasiye, operasyonel tüm güç yürütmededir. Bazı koşullarda yürütme liberal demokratik değerlerle çelişen uygulamalarla, yasa yapma (yasama) gücünü de, yargılama (yargı) gücünü de endirekt veya direkt olarak kontrol edebilir. Bu tür bir rejime otoriter veya yarı otoriter (hibrit) rejimler denir. Otoriter ve yarı otoriter rejimlerde insan hakları ihlalleri düzenli olarak gerçekleşir. Bu tür rejimlerin yöneticileri (siyasi karar alıcıları) çoğu zaman fiilen yasaların üzerindedirler. Herkes için geçerli olan yasalar, otoriter veya yarı otoriter rejimlerin yöneticilerine uygulanmaz. Dahası, mevcut anayasal düzen ile yasal mevzuat (var olan tüm kanunlar ve yönetmelikler), otoriter ve yarı otoriter rejimlerin yöneticileri için bir yönetim çerçevesi teşkil etmez. 

Başka bir ifadeyle, bu tür rejimlerde kanunlar tarafından suç sayılmayan davranışlar, keyfi olarak (iktidar sahiplerinin çıkarlarına göre) suç sayılabilir, hatta bu uygulama geriye doğru yürütülerek yapılabilir. Ayrıca, kanunlar tarafından suç sayılan davranışlarda bulunanlar eğer iktidar sahipleriyse, çoğu zaman yasal bir müeyyide (yaptırım) ile karşılaşmazlar. Dediğim gibi, çünkü yasaların üzerindedirler. Yasalar önünde eşitlik denilen liberal demokrasi ilkesi bu tür rejimlerde sadece kâğıt üzerindedir.

 

‘GÜÇLÜ DEVLET’ YETERLİ Mİ?

Genel olarak dünya üzerindeki devletleri iki ana grup altında toplayabiliriz. Liberal demokratik ilkelere göre yönetilen devletler ve otoriter/yarı otoriter devletler. Seçimlerin formel olarak uygulanıyor olması, bu tasnifi yaparkenki tek kıstas olamaz. Zira yukarıda saydığım liberal demokratik ilkeler, salt seçimleri sağlamakla elde edilemiyor. Bilakis, örneğin eğer bir ülkede temel insan hak ve özgürlükleri sağlanmamışsa, seçimler kolaylıkla çoğunluk diktasına kapıyı aralayabiliyor. Ya da formel olarak seçimlerin olduğu bir ülkede eğer siyasi rekabet koşulları sağlanmamışsa, tek bir parti mesela kitle iletişim olanaklarını çok büyük bir oranda tek başına kontrol etmekteyse, diğer siyasi partilerin seçimlerde başarı göstermeleri çok güç oluyor. Bundan dolayı “seçimler” ilkesinin başına “adil” ve “özgür” sıfatlarını getiriyoruz. Bir seçimin adil ve özgür olabilmesi için, örneğin hapishanede milletvekillerinin olmaması, belediye başkanlarının keyfi biçimde görevden alınamaması, düşüncelerinden dolayı insanların kovuşturmaya tabi tutulmamaları vs. gerekiyor. Bu nedenle, adil ve özgür olmaksızın seçimlerin var olması, bir ülkenin liberal demokratik bir devlet olması için yeterli görülmüyor.

Karıştırılan bir diğer husus, devletlerin gücüyle ilgili; devletler liberal demokratik ilkelerle yönetilmeden de “güçlü” olabilir. Bu bağlamda ister istemez güç nedir diye sormak gerekiyor. Bir devletin ordusu ya da ekonomisi çok güçlü olabilir. Mesela Rusya’nın güçlü ordusu veya Çin’in güçlü ekonomisi var deniliyor. Bireyin koşullarını dikkate almayan her türlü güç hesabı, aldatıcıdır. Mesela Çin’in ekonomisi güçlüdür, ancak güçler ayrılığı veya birey hak ve özgürlükleri garanti altında değildir. Çin devleti ağır insan hakları ihlallerinde bulunuyor. Ayrıca güçlü ekonomisini birey başına düşen ölçekte ele aldığınızda, liberal demokratik tüm devletlerin çok altında bir kişi başı düşen gayrı safi milli hâsıla ile karşılaşıyorsunuz. Yani, Çin güçlü, ama kişi bazında yaşam koşulları liberal demokrasilerin 1/10’i kadar. Veya Rusya, aynı şekilde askeri açıdan çok güçlü; konvansiyonel ordusu, nükleer savaş başlığı taşıyan roketleri, askeri ürünleri, vs. açısından baktığınızda, örneğin Danimarka veya İrlanda gibi ülkelere oranla yüzlerce kat güce sahip. 

Bu, Rusya’daki sağlık veya eğitim koşullarının, kişi başı gelirin, çevresel koşulların vs. Danimarka ve İrlanda’dan bir asır geride olması gerçeğini çok fazla etkilemiyor. Çin veya Rusya gibi örnekler, gücün mutlaka vatandaşlarının yaşam koşulları, mutluluğu, sağlık imkânları, eğitim olanakları, ortalama yaşam beklentisi, temiz çevre gibi anlamlara gelmediğini gösteriyor. Çin ve Rusya gazetecileri hapseden, muhalifleri susturan, basını sansürleyen, yasalarda çifte standart yapan, ülkedeki bazı etnik grupların baskı altına alındığı ve asimile edilmeye çalışıldığı ceberut rejimler. Liberal demokratik değerlerin uygulandığı gelişmiş devletler Çin kadar büyük ekonomiye veya kıtalararası balistik nükleer silahlara sahip değiller belki, ama her yıl milyonlarca insan bu türden ülkelere göç etmeye ve kendisine daha iyi yaşam koşulları sağlamaya çalışıyor. Bu insanların çok büyük bir bölümü de Çin ve Rusya vatandaşları.

 

‘BATI LİGİ’ NEDEN ÖNEMLİ?

Liberal demokratik rejimlerle yönetilen onlarca ülke var. Bu ülkeler İkinci Dünya Savaşı sonrasında NAZİ kıyımı gibi faciaların önüne geçmek ve ceberut Sovyetler Birliği’nin işgalinden korunmak NATO savunma paktını kurdular. Kıta Avrupa’sına ABD tarafından Marshall Yardımı ve Truman Doktrini çerçevesinde ekonomik yardımlar yapıldı. Bu sayede savaşta ekonomisi çöken Avrupalı devletlerin toparlanması sağlandı. Türkiye de – savaşa girmemiş olmasına karşın – bu gruptaydı. 1945 sonrası Sovyetler Boğazlar bölgesini ve doğu Türkiye topraklarının bir bölümünü ele geçirmek istiyordu. Batı kulübüne girerek Türkiye hem toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korudu, hem de ekonomik ve siyasi bakımdan iki adım ileri bir adım geri olarak da olsa standartlarını yükseltti. 1945 sonrasında Türkiye liberal demokratik değerleri ilke olarak benimsedi. Fakat hiçbir zaman tam olarak uygulayamadı. Avrupa bütünleşmesi çerçevesinde 1960’lardan 2004’e dek sürekli Avrupa standartlarında bir demokrasiye ve ekonomiye sahip olmaya çabaladı. Yer aldığı “lig” Batılı liberal demokratik ülkeler ligiydi. Bu süre zarfında NATO’nun güneydoğu kanadını savunmada kilit bir rol üstlendi. Bu rol, Batılı ülkelerin Türkiye’nin kronik insan ve azınlık hakları sorunlarına anlayışlı yaklaşmasını sağladı. 

Dahası Türkiye siyasi elitleri daima Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan bir devletin elitleri olmanın kompleksini taşıdı. Bir taraftan 1900’lerden beri çağdaşlaşmayı (veya modernleşmeyi) Batılılaşmak olarak algılayan Türk siyasi elitleri, diğer taraftan içten içe Batılılara karşı devamlı bir kompleks ve husumet hali içerisinde oldular. Tüm bu olumsuzluklara karşın, bardağın yarısı doluydu. NATO üyeliği Türkiye’nin caydırıcılığının ana unsuru olarak güvenliği sağladı. AB ise, demokratikleştirici ana dış faktör oldu. 2005’te AB Komisyonu Türkiye’nin AB kriterlerini asgari düzeyde karşıladığına karar vererek üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldı. AB Kriterleri (Kopenhag Kriterleri) yukarıda bahsettiğim liberal demokratik değerlerin sağlanması amacından başka bir şeye hizmet etmiyordu!

 

TÜRKİYE ARTIK BAŞKA BİR LİGDE

Bugün Türkiye, 2005’teki standartların çok gerisinde! 2013’te başlayan serbest düşüş sonrasında 2016 Temmuzundaki badire ile beraber, sadece demokraside gerileme yaşanmadı. Türkiye bulunduğu ligden başka bir lige geçti. Küme düşmüş oldu. Şu anda liberal demokratik değerlerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı, bu uğurda siyasi ve ekonomik mücadele edilen bir Türkiye yok. Unun yerine otoriter/yarı otoriter bir rejim kuruldu. Bu rejim kendi anayasasını (1982 Anayasası) ve kendi hukuk kurallarını (kanunlarını) dikkate almıyor. Yani kendi kuruluş ilkelerine aykırı hareket ediyor. Türkiye, devlet olarak meşru bir biçimde var olabilmesini sağlayan yönetim felsefesini ve hukukunu mütemadiyen ve sistematik olarak ihlal ediyor. 

S-400’ler sonrası NATO üyeliği hakkındaki tartışmaların teorik olmaktan çıkarak reel bir zemine oturması, son derece düşündürücüdür. AB perspektifinin tümden yok olmuş olması değil mesele. Türkiye’de artık öyle bir rejim var ki, NATO ve AB gibi askeri-siyasi örgütlerle Türkiye’nin bozulan ilişkileri, herhangi bir endişeye yol açmıyor. Konu sadece yok olan Türk demokrasisi veya ihlal edilen insan ve azınlık hakları meselesi olmaktan çıktı; bir gelecek meselesi haline geldi. Bu bir yol ayrımı ve Türkiye geri dönüşü imkânsız noktaya çok yaklaşmış durumda. Türkiye bir daha hiç eski Türkiye olmayabilir!

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin