Türk devleti ve öteki

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Otoriter ve despotik rejimler, toplumla oyun hamuru gibi oynar. İnsanları biçimlendirmek için, bu tür rejimlerin tercih ettiği belli bir insan tipi olur. Bu insan tipinden farklılık gösteriyorsanız eğer, yandınız. Sizi özenle dışlar, kategorize eder, şeytanlaştırır, sosyal izolasyona tabi tutar, hapse tıkar, işkence eder, yetmezse yok eder.

Türk devleti böyle bir devlettir. Onun genetik kodlarında “ötekilerle” mücadele vardır. Çünkü tektipçi ve yeknesakçıdır. Homojen toplum ideali üzerine inşa edilmiş, modern bir faşist düşüncenin ürünüdür. İnşa ettiği toplumu sosyal Darwinist ve ırkçıdır. Nasyonalizm doktrininin uygun gördüğü profilde vatandaş yaratma aracı olarak tasarlanmıştır. Asli görevi budur.

Bu devletin metotları değişmez. Ama ideal vatandaş imajı zaman içerisinde bir evrim geçirmiştir. İdeal vatandaş imajı farklı da olsa, ortak bir takım düşmanları vardır. En büyük düşmanı farklı olandır. Farklı olan, güzünün kaşının renginden de, düşüncesinden de hazzedilmeyenlerdir. Ve düşünen ve sorgulayanlardır. İdeal vatandaş imajı sürekli değişim halinde olduğundan, herkes potansiyel olarak bir gün Türk devletinin gazabına uğrama tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Mesela 1900’lerde Ermeniler “Orta Asya Türk Irkı” prototipi doktrinine uymadıkları için, yirminci yüzyılın ilk büyük soykırımına uğratıldılar. 1930’larda Dersim’de Türkçe konuşamayan ve Hanefi olmayan vatandaşlar bu devletin hışmıyla tanıştı, büyük trajediler yaşandı. 1940’larda gayrimüslimler varlık vergisiyle mülkiyet haklarını ve yaşam güvencelerini yitirdi, çoğu çareyi 4 bin yıllık yurtlarından kaçmakta buldu. 1950’lerin ortalarında Rumlar ve diğer gayrimüslim azınlıklar Anadolu’da kalan son köklerini de söken büyük ve gaddar bir pogroma maruz kaldı. 1970’lerde Marksist sol, devletin resmi ideolojisini sorguladığı için işkencelere uğratıldı. 1980’lerde başörtülüler ve muhafazakâr mütedeyyinler, o günlerin laik prototipine uygun olmadıkları için bu devletin acımasızlığına uğradılar, horlandılar, ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Tüm cumhuriyet tarihi boyunca, ama en sert 1980’lerde ve 1990’larda, Kürtler köy boşaltmalarla, insan dışkısı yedirmelerle, asit kuyularıyla, Diyarbakır mahpushanesiyle, jandarma dipçiği ve büyük kentlere sürülmeyle, dillerini kaybetmekle devletlerinin ne olduğunu öğrendi.

Şu an yaşananlar bunların devamıdır. İdeal vatandaşın profili değişirken, sürekli yeni kurbanlar listeye eklenmiş, bazıları kurbanlıktan cellatlığa terfi etmiş, ama devletin ceberutluğu bir türlü bitmemiş!

İçerideki yüzlerce, binlerce düşünce suçlusu, öyle ya da böyle, bu faşizan devletin mayasına dokunan, onunla yolları bir türlü kesişen insanlar. Her kesimden birçok insan var, bu devleti eleştiren. Ortak değerleri olsun veya olmasın, tümü bu devletin acımasızlığından, gaddarlığından, ceberutluğundan şikâyetçi.

Dünün kurbanlarından Milli Görüş, 1990’larda başladığı iktidar yürüyüşünü, bugün devletle bütünleşerek ve yekvücut olarak tamamladı. Devlet karşısındakilerin kafasına vurur veya onlara zayıflıklarıyla yaklaşır. Milli Görüşçü Müslüman kesim, hem kafasına vurularak, hem de en büyük zafiyetleri üzerinden ele geçirildi. Devleti dönüştüreceğiz diye yola çıkanlar, bir de bakmışsınız üniversite kapılarındaki ikna odalarıyla kallavi ihaleler arasında bir yerlerde, devletleştiler. İktidar oldular, sonra devletleştikçe muktedirleştiler. Devlet onlara nüfuz etti. Dimağlarını aldı, dillerini değiştirdi. Toplu taşımadan Mercedes’lere uzanan bir sınıf atlama, merdiven altı Kuran kurslarından beş yıldızlı otellere bir boyut değişimi, nişan yüzüğü dışında maddi varlığı olmayan temiz gecekondu çocuklarından, gemi filolarına ve uluslararası komisyonculuğa, açlıklarından fışkıran maddiyat düşkünlüklerinin zafiyetine yenik düştüler.

Dün üniversite girişlerinde itilip kakıldıkça Allah’a ve bir de Batı tipi insan haklarına sığınan idealistler, bir de bakmışsınız, kendi hakkı hukukunu savunan başka mahallerinin üniversite öğrencilerinin ensesinde boza pişirir devletlûlar olmuşlar! Türk devleti bileğini büktürmez, öptürür! Bunu sopasıyla yapar, bazen de İslamcılarda olduğu gibi, önce sopasıyla, sonra havucuyla yapar. Ama yapar.

Ötekilerin savaşı, devlete karşı verdikleri mücadeleden ziyade, kimlik ve kişiliklerini yitirmeme savaşıdır. Devletin sopasına da havucuna da direnmek kolay değildir. Şahsiyet ister. İnanç ister. Sağlam bir insan omurgası ister! Bir eski öteki, bugünkü hasbelkader beriki, kapısının önündeki otobüs durağında otobüsten inemeyeceği üniversitede profesör ve alanında yetkin bir bilim insanı olan Ayşe Buğra Hoca için Osman Kavala denilen, bu ülkede adeta Soros ofisi temsilcisi olan kişinin karısı Boğaziçi Üniversitesi’nde bu provokatörlerin içerisinde yer alan bir kadındır. Şimdi biz ülkemizi, böyle nadide bir üniversitemizi bunları alın istediğiniz gibi karıştırın mı diyeceğiz. Buna müsaade etmemiz mümkün değil demiş.

Prof. Dr. Ayşe Buğra, tüm asaletiyle “memleketim adına üzülüyorum” derken, kimliğini ve şahsiyetini yitirmeme mücadelesinin ne yaman bir şey olduğunu öğretiyor hepimize. Bir de en çok, bunun mümkün olduğunu öğretiyor! Hiçbir dönem değişmeyen kurban, bu ilkel devletin barbarca uygulamalarını sorgulayan ve eleştirenler! Profesör Ayşe Buğra’nın kocası Osman Kavala böyle bir adam! Sanem Altan’ın babası Ahmet Altan böyle bir adam! Başak Demirtaş’ın kocası Selahattin Demirtaş böyle bir adam! Erkek egemen cahil Ortadoğu otokratlarının zihin evreninin sınırlarını zorlayan bu insanlar, farklı dünya görüşlerine ve ideallerine, farklı önceliklerine ve politik tercihlerine karşın, bir noktada çok önemli bir ortak noktaya sahipler. O da, devletin sopasına da, havucuna da direnmeleri! Ve oportünist, nefisçi, zayıf karakterli, mide açlığı ruhunu kasıp kavurmuş Ortadoğu varoş İslamcıları’na her gün ne olduklarını, ve en çok da ne olamadıklarını anımsatıyorlar!

Metotları değişmeyen Türk devleti, kimlikler ve yeni sahipler üzerinden, uygar olan herkese ve her şeye karşı giriştiği talana, son sürat devam ediyor. Ekine dadanan çekirgeler gibi, ne varsa yok ediyorlar. Ötekilerin varlığına devam etmesi, bu ceberut devletin en büyük kâbusu. Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece tarihin doğru yerinde olmak değil, aynı zamanda kenetlenmek.

2 YORUMLAR

  1. Recep Tayyip Erdoğan’ın ayşe Buğra hocahanim için sarfettigi sözler ne kadar vahim ve çirkin ise hocahanimin yaniti ise bir o kadar onurlu ve anlayana çok şey ifade edecek kadar değerlidir.
    Herneyse beyaz Toroslar benzeri uygulamalar yoğunlaşmadan hatta yeryer iç çatışmalar yaşanmadan bu karabasan sona erer inşallah.

  2. “Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece tarihin doğru yerinde olmak değil, aynı zamanda kenetlenmek.” Yoksa havuç ta sopa da eksik olmayacak başımızdan.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin