TSK’daki hareketlilik neyin alameti?

tsk general istifa

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dışarıdan bakıldığında yeknesak bir yapı gibi görülüyor. Ancak bu, tarihin hiçbir döneminde böyle olmadı. Özellikle 15 Temmuz 2016 kontrollü askeri darbe girişimi sonrasında, TSK tarihinde örneği görülmemiş bir tasfiye operasyonu yapıldı. Türk ordusu Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de devletin taşıyıcı esası ve kurucu dinamiklerinden biri ola geldi. Osmanlı döneminde gerçekleştirilen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması girişimiyle neredeyse aynı tarihsel önemde olan 15 Temmuz sonrası tasfiyeleri anlaşılmadan, bugünkü rejim dinamikleri doğru okunamaz. Çünkü TSK operasyonu rejimin değiştirilmesidir. Ancak Erdoğan rejimi tek başına değiştirmedi. Erdoğan’ın TSK’da operasyon yapma kabiliyeti yoktu. Açıkçası Atatürk dönemi de dâhil, sivillerin TSK’da bu çapta operasyon yapabilme imkânı olduğunu düşünmek mantıksız, eşyanın tabiatına aykırı bir sav olur zaten.

15 Temmuz’un sonrasında temel olarak şu soruya yoğunlaştım: nasıl oluyor da TSK’daki tüm general ve amiral kadrolarının toplamının yarısı “FETÖ’cü” ilan edildi ve tasfiye edildi? Adem Yavuz Arslan, TR724’te yayımlanan 15 Temmuz 2019 tarihli yazısında, 15 Temmuz kontrollü darbesinden sonra tasfiye edilen TSK personelinin, darbe girişiminden önce hazırlanan fişlemelere göre yapıldığını ortaya koyuyor. Bu fişleme listeleri 15 Temmuz girişiminden bir yıl kadar önce Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Emniyet kanalıyla Erdoğan’ın ekibine iletiliyor. Bu fişlemeleri yapan gruplar, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk vs. davalarda sanık olan kişiler. TSK içi bir hesaplaşma olduğu göze çarpmakla beraber, bu hesaplaşma esnasında iç ve dış etkenlerin kendi ajandalarına göre tutum takındıkları da görülüyor. Bu tasfiye operasyonu kurgusunun sorunsuz işlemesi için herkesçe kabul görecek ve operasyona meşruiyet sağlayacak bir söyleme ihtiyaç var. Bu söylem, “FETÖ” diskurundan başka bir şey değil. “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) diye 17 Aralık sonrasında Erdoğan ve adamlarınca kullanılan ve kamuoyu algısı çalışması yaparken topluma kodlanan terim, 15 Temmuz sonrasında özellikle Kemalist-seküler kesimlerce daha önceleri aşağılamak amacıyla kullanılan “FETO” terimine atıfta bulunacak şekilde, “FETÖ” terimine dönüştürülüyor. Bu fabrikasyon “örgüt”, 15 Temmuz kontrollü darbesinin günah keçisi ilan ediliyor. Hatırlayacaksınız, daha darbe girişiminin ilk saatlerinde Gülen Cemaati ile darbe arasında ilinti kurulmuştu. Bu gayet erken – hatta aceleci – tutum, zaten hazırlanan planın amacı hakkında fikir vermekteydi. Darbe girişimi sonrasında, kimin bu girişime karışıp karışmadığına bakılmaksızın kitlesel gözaltılar yapıldı. Ana hedef olarak TSK ve yargı seçilmişti. İşte bu gözaltı işlemlerinin Aslan’ın bahsettiği listeler çerçevesinde yapılmış olması, TSK içi – kaba hatlarıyla – iki grubun mücadelesi olarak okunmak zorunda. Kimin tasfiye edileceği, kimin görevine devam edeceği meselesinde barem darbeye katılıp katılmamak olmadığına göre, bunun başka bir izahı olamaz.

Bu bahsedilen iki grup – tıpkı TSK geneli gibi – asla yeknesak değildir. Bazı askerler tasfiyenin planlayıcısı rolündeyken, diğerleri sadece ehven-i şer olan, yani konjonktür gereği ihtiyaç duyulan “silah arkadaşlarıdır”. Bu işi belli ki yapan karar alıcı bir grup var. Bu grubun ideolojik ve dünya görüşüne ilişkin bir kimliği olabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken birkaç faktör daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, Ergenekon sürecinde tasfiye olanların intikam alma arzusu. Buna kişisel hesaplar da diyebiliriz. İkinci faktör, istikbal mücadelesidir. Bu ikincisi, TSK’da her zaman var olan klikleşmeden başka bir şey değil. Kim genelkurmay başkanı olacak? Kim kuvvet komutanlığına gelecek? Bir yıl sonra ne olur? İki yıl sonra ne olur? Başa falanca kişi geçerse bu durum benim kariyerimi nasıl etkiler gibi birçok soru var bu süreçte dikkate alınması gereken. 15 Temmuz tasfiyesi, bu bakımdan değerlendirildiğinde esasında sağlam pozisyonlara ve gelecek vaat eden mevkilere gelme olasılığı zayıf olan, TSK’nın B takımı birçok subaya “istikbal açıcı” etkide bulunmuştur. NATO’cular ve Rusya yanlısı Avrasyacılar gibi ideal tipik gruplamalar bu nedenle sadece satıhta genel durumu kavrama bakımından önem taşır ve gereklidir. Fakat TSK içi faktörler bu genel “yönelim” farklılıkları dışında çok daha ayrıntılı incelenmesi gereken iç dinamiklere sahip. Bu bakımdan bu iki faktör (intikam ve istikbal) TSK içindeki karmaşayı anlamak konusunda yararlı olabilir.

Erdoğan TSK’yı kontrol edemiyor

Erdoğan TSK içi atamalara etki ediyor. Etki etmekle kontrol etmek birbirinden farklı şeylerdir. TSK, büyük oranda kendi iç dinamikleriyle hareket ediyor. Erdoğan, birbirinden farklı çıkarlar ve motivasyonlarla hareket etmekte olan TSK içi gruplar ve bireyler arasında bir tür ortak zemin oluşturuyor. Liderlik kavgasını öteliyor. Dikkatlerin TSK üzerinde toplanmasına engel oluyor. Bir tür paratoner etkisinde bulunuyor.

Bugünkü Erdoğan rejiminin taşıyıcı unsuru olan TSK’nın doğrudan devlere girmemesinin nedeni budur. Erdoğan olmazsa, TSK içi bir mücadele patlak verecek. Tipik bir Üçüncü Dünya ordusu görünümünde olan bugünkü TSK, bu güç mücadelesinden sonra bütünlüğünü koruyamayabilir. Bu, TSK’daki tüm gruplar ve fraksiyonlar için büyük bir risk. Kimse bu riski göze alamıyor. Bir diğer neden, Erdoğan’ın maşa rolünü üstlenmesidir. Sıcak kestaneleri tutmak yerine, bir maşa kullanmak daha mantıklı değil mi? Siyasi sorumluluk Erdoğan’dadır. Sonuçta TSK’daki mevcut statüko, Erdoğan üzerinden etkide bulunmayı daha az tehlikeli görüyor. Herhangi bir başarısızlık durumunda Erdoğan’ın hesap verecek olması gayet rahatlatıcı olmalı. Böylece rejim içi bir kazan-kazan durumu doğuyor. TSK yeknesak olmadığından Erdoğan’a – en azından şimdilik – ihtiyaç duyuyor. Erdoğan da TSK’nın gücünü dizginleyebildiği müddetçe riyasetini devam ettirebileceğini biliyor.

Nasıl bir zincirleme reaksiyon olasılığı doğar?

TSK’dan 30 Ağustos Yüksek Askeri Şurası öncesi istifa sinyali veren Tümgeneral Ahmet Ercan Çorbacı, Tuğgeneral Recep Özdemir, Tuğgeneral Ömer Faruk Bozdemir, Tuğgeneral Uğur Bülend Acarbay, Tuğgeneral Ertuğrul Sağlam, TSK içi karmaşık güç dinamiklerine güzel örnekler. Bu güç dinamikleri, daha üst rütbelere ve makamlara ulaştığında nasıl bir zincirleme reaksiyon olasılığı doğar, bunu zaman gösterecek. Özellikle istifalar arasında Tümgeneral Çorbacı ve yardımcısı Tuğgeneral Sağlam, Suriye’deki TSK operasyonları – özellikle de İdlib – konusunda icrai sorumluluğu olan askerlerdi. Bu durum, Suriye politikasındaki değişimlerle aynı çerçevede değerlendirilebilir. ABD ile güvenli bölge anlaşması yapılması girişimi, Suriye’de Rusya ile ortak hareket edilmesini savunan hizip tarafından mutlaka ki olumlu bulunmuyor. Erdoğan’ın Rusya’yı yatıştırmak istemesi ve Rusya’ya yaptığı günübirlik ziyaret, bu çerçevede göz önüne alınmalı. ABD’nin SDG milislerini bulundukları konumdan daha güneye çekmesi, Türkiye satrancındaki anahtar hamlelerden biri. Bu girişimle Washington Ankara’ya otobandan önce son bir çıkış imkânı daha tanımış oldu. Avrasyacı yönelimin S-400’lerin alınması sonrasında Ankara’yı getirmiş olduğu kritik eşik, fiilen kopmuş bulunan Türkiye-ABD ilişkilerini hukuken de kopma noktasına getirmişti. Bir adım sonrası yaptırımlar ve Türkiye’deki ABD-NATO üslerinin pazarlık masasına getirilmesiydi. TSK’daki Avrasyacı kanat ve bunların siyasi uzantıları Türkiye kamuoyunu bu senaryoya hazırlamıştı. Suriye’de ABD’nin güvenli bölge açılımı TSK ve rejim içi ciddi bir güç mücadelesini tetikleyebilir. Generallerin istifası, TSK içi hareketliliğe bir emare olabilir mi? Bunu söylemek için şu an elimizde yeteri kadar veri yok. Ancak bu ihtimal var.

Bugün hapishanede olan TSK personeli içinde darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan isimler çoğunlukta. Bu personelin durumunu, TSK ve rejim içi dinamikler belirleyecek. Tıpkı diğer KHK’lıların durumu gibi! Acıdır, hukukun değil, siyasi at pazarlıklarının belirlediği bir Türkiye var artık. Darbe dönemleri de dâhil, bir zamanlar iyi kötü işleyen bir hukuk sistemi vardı. Çok eleştirilse de, mükemmel olmaktan çok uzaklarda olsa da, bugünkü durumla kıyaslanamayacak kadar daha az siyasi etkilere açık, daha şeffaf ve adil bir sistemdi. Bugün anayasaya bile uyulmayan koşullarda, Erdoğan rejiminin iç dinamikler ve mücadeleler sonucunda değişmesi dışında başka bir olasılık yok.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin