Toprağını sevmeyen tohum (2)

Veysel Ayhan

Buğdayın asıl doğduğu gün, başakta var olduğu gün değildir.

Buğdayın asıl doğduğu gün, toprağa düştüğü gündür. 

Tüm tohumlar bir bitkinin rahminde doğar. 

Her biri onlarca, yüzlerce ikiziyle beraber dünyaya gelir. 

Fakat asıl doğum bu değildir. 

Asıl doğum her biri bizzat kendisi doğum yaptığı gündür.

İnsan da böyledir.

Var olduğu yerde doğum yapamaz.

Ana rahmi doğduğu topraklardır, vatanıdır.

Ana rahmi, her işinin rast gittiği günlerdir.

Ana rahmi, evidir, dostudur, arkadaşıdır; bildiği dil, yürüdüğü sokaktır.

Büyük doğumlar hep başka topraklarda olur. 

Gurbette olur, hicrette olur.

Tarihte ana rahminde yapılmış bir doğum yok.

Çünkü ana rahminde doğum olmaz.

Doğum tüm bu bağlardan kopulduğu gün başlar.

Başka bir dünyaya savrulunca başlar.

Kendi iradesiyle var olma, yaşam savaşı verme ve ayağa kalkma ve yeni bir dünya kurma…

İşte doğum yapma budur, göbeğini kendi kesme budur.

Asıl ürün o zaman verilir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

AMA…

Her savrulan tohum, doğum yapar mı?

Yapmaz. Şartları var:

İsterseniz deneyin. 

Elinize bir avuç tohum alın. Bahçeye saçın.

Her ne olursa. Buğday, domates, biber; lale, gül, karanfil…

Ne olur?

Çoğu zayi olur.

Neden?

Yüzeyde kalan tohum ölür.

İlk şart tohumun düştüğü toprağı benimsemesidir, sevmesidir, adım atıp onu kucaklamasıdır.

TOPRAĞINI SEVMEYEN TOHUM YEŞERMEZ.

Toprağını benimsemeyen ve sevmeyen, iğreti durur. 

Kenarda bekler. Yüzü düşer. “Güzel görmez” ve zamanla çürür.

İlk şart budur. Vardığı toprakları sevmek.

Çünkü takdir edene saygı bunu gerektirir.

Biraz açayım:

Anne-babaların çocukları için hayal ve plânları vardır.

Özel okullar, iyi üniversiteler…

Çocuklar rüşte erene kadar anne-baba, Allah’ın rahmetinin bir “araç”ı olarak çocuklara bakar. Allah, kalplerine bir sevgi atmıştır. Karşılık beklemeden canları bahasına onları korurlar.

Çocukların “mülkiyeti” esasen anne-babaya değil Allah’a aittir. Anne-baba onlara Allah’ın rahmetini temsilen bakar.

İnsanın mülkiyeti Yaratan’a aittir.

İnsan bir tohum ise bunun sahibi Allah’tır.

Bir anne, çocuğu için farklı bir mekan-sahne düşünürse bu, onun iyiliği içindir.

Bir baba, çocuğu için farklı bir ortamı uygun görüyorsa bu, onu düşündüğündendir.

Hiç bir anne-babanın planı ve projesi Allah’ın o insan için takdiri kadar mükemmel olmaz.

Hiç bir anne-babanın sevgisi, Allah’ın yarattıklarına olan sevgisiyle kıyaslanamaz.

“Rahmetim ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır.”(A’raf, 156) 

Efendimiz(sav), bir kuşun korkusuna rağmen yavrularını terketmeyişini görünce “Beni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Allâh’ın kullarına karşı rahmeti, şu anne kuşun yavrularına karşı taşıdığı şefkâtten daha fazladır.” (Ebû Dâvûd)

Eğer bir insan Allah’ın takdirine isyan etmediyse Allah’ın rahmeti onu Rububiyetiyle sarıp sarmalar. 

Gurbette ise daha fazla kucaklar.

Çünkü O, kimsesizlerin “Kimse”sidir.

İnsan bunun bilincinde olursa Kader kalemleri o insanın “ihlasını” “marifetini” “yakînini”… artırmak için geleceğini kurgular.

VE BUGÜN

Kader yüz binlerce “tohum” için yeni ufuklar açtı.

Herkes bir başka toprağın bağrına düştü.

Öncelikle yaşananlar bir çağrıdır:

Varlığın muhteşem sanatkârı bize bir anlaşma teklif etmiştir. 

“Ruh heykelini yapma” ve “Cennet hediye etme” 

“…Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler), Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı…”(Tevbe, 111)

Kaderin önümüze çıkardığı “toprakları” doğru “oku”rsak, Ruh heykelimizi Allah inşa eder. 

Gitmeler-gelmeler hep kaderin sevkiyle oldu. 

Ülkemizi biz tercih etmedik.

Kaderin sevkiyle yürüdük.

Vardığımız yerde bir kenarda küs durmak, huzursuz ve abus bir çehreyle beklemek, “Gönderen”e karşı saygısızlıktır. Ayıptır.

Ben öncelikle o toprakları Allah’ın bana sunduğu bir ikram olarak görmeliyim.

Geldiğim topraklar Allah’ın takdiri olduğu için “hicret vatanı” Medine gibi kutsal ve azizdir.

Öyle görmeliyim. Çünkü burası benim “Medinem”dir. Gerçek vatanım artık bu topraklardır.

ÜLKESİNİ BEĞENMEME!

 “… O sizi, size en kötü bir işkence uygulayan, doğan erkek çocuklarınızı öldürüp kızlarınızı perişan bir hayata zorlayan Firavun’un hâkimiyetinden kurtarmıştı. Gerçekten bunda, Rabbinizden size büyük bir imtihan vardı…

… 

Eğer şükrederseniz, Ben nimetlerimi daha da artırırım, ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” (İbrahim, 6,7)

Gelinen toprakları nimet bilmek, sevmek ve mukaddes kabul etmek Allah’a saygının bir gereğidir. 

Tekrar etmeye değer: 

Vatan, doğulan yer değildir; Vatan, doğurulan yerdir. 

Vatan, Allah’ın takdir ettiği yerdir; Doğurmak için gelinen yerdir.

Bu nedenle düştüğü ülkeyi sevmeyen, hala gözü geldiği yerde olan tohum yeşermez.

Bir tohum için yeşermenin ilk şartı sevmek, ikinci şartı ise o toprağa “gömülmek”tir.

Yüzeyde kalan tohumu; yel üfürür, sel götürür. 

Ortada kalan tohum, kurda-kuşa yem olur.

 

Gidilen toprakları vatan yapmanın ikinci şartı oranın insanını sevmek, dilini öğrenmektir. 

“Yaşım geçti!”, “Şimdiden sonra nasıl öğrenirim!”, “Kafam almıyor!” tamamen şeytanın mırıltılarıdır. Beden yıpranır ve ihtiyarlar ama ruh ihtiyarlamaz. Sadece tembelliğe alışmıştır. Israrla uyarılırsa eski performansına yaklaşır.

Beş yıl dirsek çürütsem, o dili öğrensen ve sadece bir insana vesile olsam değmez mi?

Hatta beş yıl uğraşsam ama o dili öğrenemesem niyetimle aynı noktaya varmaz mıyım?

Gidilen ülkenin dilini öğrenmek Allah’ın takdirine saygının bir ifadesi olur.

O nedenle nafile bir ibadet gibi ele alınabilir.

Allah bize orayı takdir ettiyse orada iğreti duramayız. O dili öğrenmemiz şart. 

Fıkıhtan anlasam “farz” derdim.

 

Tohumun zayi olmaması toprağa iyice gömülmeye bağlıdır.

Ki bu, kolay değildir. 

Çünkü yüzeyde âvâre ve başıboş dolaşmak rahattır. 

Yüzeyde durup diğer tohumlara nizamât vermek, ahkam kesmek konforludur.

Toprağın içi ise karanlık ve ürkütücüdür.

Bilmediğin bir toplumun içine nüfûz etmeye çalışmak buna benzer. 

Toprağın derinliğine inmek; insan için bilmediğin bir toplumun içine girmek gibidir.

Zaman ister. Ama bu intibakın en önemli eşiği dil öğrenmektir.

(Devamı var.)

O kadar imrenilesi örnekler var ki buyurun size birkaçı:

1-‘Arkama dönüp bakmadım, çünkü geride bakacak birşey bırakmadılar’

2-Bir fizikçinin göç hikayesi

3-“5 vakit namazımda Alman halkına dua ediyorum”

4-Bursa’dan Hollanda’ya hicret hikayesi.

5-‘Ağlaya ağlaya geriye baka baka vatanımızı terkettik’ 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin