MAHMUT AKPINAR | YORUM
“Terörsüz Türkiye” diye sunulan çerçeve yasa ve buna bağlı düzenlemeler, özünde PKK ve mensuplarına yönelik bir paket görünümündedir. PKK/KCK’lılara ceza indirimi, erteleme ve belirli koşullarda özgürlük yolu açılırken; Kürt vatandaşların temel meselelerine –kültürel haklar, dil hakkı, kimlik sorunları, eşit vatandaşlık ve ülkeye bağlılık hissinin güçlendirilmesi– dair somut bir adım bulunmamaktadır. Düzenleme, yalnızca Öcalan ve silahlı kadrolara odaklanmaktadır.
Bu yaklaşım Türkiye’nin genel demokratik seviyesine katkı sağlamamakta, otoriter eğilimleri zayıflatmamakta ve yerelleşmeyi güçlendirmemektedir. Oysa Kürt sorunu önemli ölçüde bir demokrasi, hukuk ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesidir. Mevcut düzenleme hukuku ve demokrasiyi iyileştirici nitelik taşımamaktadır.
Yasa taslağı, yasaların genelliği ve eşitliği ilkesine de aykırıdır. Şiddet kullanmış, uluslararası alanda terör örgütü olarak kabul edilen PKK’lılara af ve indirim getirirken; Gezi eylemlerinde silah kullanmayan, şiddete eğilim göstermeyen insanları kapsamamakta, bankaya para yatırdığı veya öğretmen olduğu için hukuksuzca “terörist” ilan edilenleri kasten dışarıda bırakmaktadır. Bu durum adalet ve hukuk duygusunu yaralayan, vicdanları sızlatan bir düzenlemedir.
Sınır ötesi boyut: İran’a kaydırma iddiaları
Orta Doğu’daki konjonktür dikkate alındığında, Kandil’deki ve Türkiye sınırındaki PKK güçlerinin ABD-İsrail hedefleri çerçevesinde İran içlerine yönlendirilebileceği, İran’a karşı görevler üstlenebileceği yönünde iddialar güçlenmektedir. Bu yönüyle düzenlemenin ve “Terörsüz Türkiye” söyleminin kamuoyuyla paylaşılmayan, örtülü bir amaca hizmet ettiği anlaşılmaktadır. İsrail-ABD ikilisi İran’a karşı Kürt kartını ve karadan müdahale ihtimalini hâlâ gündemde tutmaktadır. PKK’nın tecrübeli kadrolarının Kandil’den ve Türkiye sınırlarından İran sınırına kaydırılacağı ve İran’ı sıkıştırmak için kullanılacağı iddiaları dolaşmaktadır.
Bu iddiaları destekleyen saha raporları mevcuttur. Al Mayadeen’in Süleymaniye muhabirine göre, Türkiye ile varılan güvenlik anlayışları çerçevesinde Duhok dağları (Gara ve Matin) PKK’dan temizlenmiş; dağ kadrosu kuzeydoğu Suriye ve Duhok’tan çekilerek Süleymaniye’deki Kandil dağlarına ve İran sınırına yakın bölgelere kaydırılmıştır.
Ağır mühendislik ekipmanlarıyla üç eksende (Kandil’den İran sınırına, Asos dağlarına ve Bradost-Choman-Sidakan hattına) hendek ve tünel kazılarına başlanmıştır. Benzer şekilde, istihbarat raporları ve saha gözlemleri PKK’nın Türkiye sınırındaki onlarca mevziyi boşaltarak İran sınırına doğru yığınak yaptığını göstermektedir. Eğer tablo buysa, PKK ile ilgili düzenleme içte barış ve huzurdan ziyade konjonktür gereği dışta farklı bir planın parçası olarak devreye sokulmaktadır.
Öcalan’ın meşrulaştırılması ve bölünme riski
İnfaz düzenlemesi uygulamaya geçtikten sonra, tedricen ve kamuoyu alıştırılarak Abdullah Öcalan’ın siyasi ve meşru bir figür haline getirilmesi planlanmaktadır. Bu yolun MHP lideri Devlet Bahçeli üzerinden açılması, toplumsal tepkiyi asgariye indirmeyi amaçlamaktadır. Düzenlemeler sonrası Öcalan’ın siyaset yapma kanalının da açılması ve zamanla Kürtlerin tamamını temsil eden bir “Atakürt” figürüne dönüştürülmesi ihtimali vardır.
CHP’nin Alevi partisi, Kılıçdaroğlu’nun Alevilerin lideri yapılmak istenmesiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin etnik ve mezhebi hatlar üzerinden sekteryan bir bölünmeye sürüklendiği görülebilir. MHP Türkçü, AKP Sünni-İslamcı rolleri zaten üstlenmiş durumdadır.
Gelişmeler bu yönde ilerlerse proje milli birlik değil, milletin birliğini dağıtma ve bölme projesi haline gelir. Nihayetinde Türkiye’yi etnik ve mezhebi olarak bölebilecek bir yapı ortaya çıkar.
Eksik olanlar ve çelişkiler
PKK’nın tasfiyesi elbette önemlidir. Ancak çerçeve metinde veya kamuoyuna yansıyan metinlerde örgütün kendisini her yerde ve tüm silahlarıyla feshedeceğine dair net bir ifade bulunmamaktadır. Aksine, örgütün önde gelenlerinin açıklamaları farklı yönlere işaret etmektedir. Kürt sorununun çözümüne dair en küçük demokratik-hukuki adıma da rastlanmamaktadır.

PKK ve Abdullah Öcalan ile örgütün üst kadroları bu süreçten belki memnun olabilir. Ancak eşit vatandaş olmayı, dil ve kültür haklarına sahip olmayı arzulayan ortalama Kürt vatandaşlarımız için ortada sevinilecek bir tablo yoktur. Bu durum, Öcalan’ın MİT ile birlikte çalıştığı, “devletin elemanı” olduğu yönündeki söylemlerin Kürtler arasında giderek kabul görmesine yol açmaktadır.
Kürtlerin ve geniş kamuoyunun hazmedemediği bir başka nokta, meşru ve barışçı siyaset yapan, eline silah almamış Selahattin Demirtaş’ın 9 yıldır hapiste tutulması ve bu süreçte adının anılmaması, Öcalan karşısında adeta ‘yok’ sayılmasıdır.
Kayyım atamalarının kalkacağına, tekrar etmeyeceğine, tutuklu DEM belediye başkanlarının serbest bırakılacağına dair konuların gündemde olmaması da dikkat çekicidir. Dağdaki silahlı kadroları düşünüp, seçilmiş belediye başkanları konusuna girmemek fazlasıyla absürd bir durumdur.
Bu tablo, teröre kayıp vermiş aileleri ve şehit yakınlarını da etkilemekte, tepkiye yol açmaktadır. Onlar da maaş ve özlük haklarında artışlarla gönüllenmek ve susturulmak istenmektedir.
İlginç bir başka nokta ise süreci metinleri dikkatle inceleyip kamuoyunu bilgilendirmesi, riskler konusunda uyarması beklenen ana muhalefet partisi lideri Özgür Özel’in bu konuda gerekli özeni göstermemesidir. Ülkenin çıkarları gereği iktidarı denetlemesi, dengelemesi ve makul çizgiye çekmesi beklenen ana muhalefetin bu konudaki tavrı da tuhaf ve dikkat çekicidir.
Sonuç olarak, “Terörsüz Türkiye” söylemi altında ilerleyen düzenlemeler, silahlı kadrolara yönelik dar bir paket olarak kalmakta; demokrasi, hukuk, eşit vatandaşlık ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi asıl meseleleri kapsamamaktadır. Saha verileri ise sürecin iç barıştan ziyade bölgesel güç dengeleriyle bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir.

Sözde Terörsüz Türkiye operasyonu, Sırrı Süreyya Önder’in öldürülmesi ile yakından ilişkilidir.
Malum, Sırrı Süreyya ölmeden hemen önce İstanbul’da Vatan Partisi binasında Doğu Perinçek ile görüştü. Çok büyük ihtimalle orda kendisine kalp hızlandırıcı zehir içirildi.
Kendisi hastaneye kaldırıldığında çok ilginç bir şekilde (aslında operasyonun devamı olarak normal şekilde) MİT başkanı İbrahim Kalın yattığı hasteneyi ziyaret etti. İşte operasyon da hastanede tamamlanmış oldu.
İşin ilginç yanı, DEM Parti milletvekilleri bu süreci hiç kurcalamadılar. Hem de ölümünden kısa süre önce, Sırrı Süreyya’nın aracının arka tekerleğine demir bir düzenek yerleştirildiğini bildikleri halde.
Anlaşılan o ki, Selahaddin Demirtaş’ı hapse atmakla başı ağrıyan Tayyip rejimi Sırrı Süreyya’nın hapse atılması yerine kökten bir çözüm olarak öldürülmesini tercih ettiler. Tıpkı Muhsin Yazıcıoğlu’na yaptıkları gibi.
Peki, Tayyip ve rejimi neden Sırrı Süreyya’yı öldürmek istedi? DEM Parti yöneticileri bu suikastta neden Tayyip ile beraber çalıştı? Bu sorunun cevabını gazeteciler düşünüp araştırmalı.