“Telef Etmek”ten soykırıma: Söylemin gücü

“Bir insanı yok etmek için onu öldürmenize gerek yoktur; onu insan olmaktan çıkarmak yeterlidir.” Hannah Arendt

“Telef etmek” ile başlayan politik söylem, rakibi önce insanlıktan çıkarıp sonra kriminalize ederek, demokrasiyi değil diktatörlüğü besler; son muhalif susturulana kadar sürecek bu tehlikeli döngüyü kırmak, demokrasinin bekası için elzem. 

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Önce kavrama literal anlamda bakalım.

“Telef etmek” Türkçe’de hayvanların ölümü için kullanılan bir deyim. TDK sözlüğünde “telef” sözcüğü Arapça kökenli olarak gösteriliyor ve “yok olma, ölme, yok edilme, öldürülme” anlamlarına geliyor. “Telef etmek” ise “bir hayvanı öldürmek, yok etmek” anlamında.

Bu sözcüğün insanlar için kullanılması, bir tür metafor oluşturur ve muhatabı “insandışılaştırma”, onu hayvan seviyesine indirgeme amacı taşımakta. Siyasi bir rakibi “telef olmak” fiiliyle ilişkilendirmek, onu insan olarak değil, bir hayvan gibi görme ve gösterme çabasının dilsel bir yansıması manasına geliyor.

Siyasi söylemde “telef etmek” veya “telef olmak” gibi ifadeler kullanıldığında, karşıdaki siyasi aktörün tamamen değersizleştirilmesi, siyasi arenadan bir hayvan leşi gibi kaldırılması ima edildiğini anlamak için dahi olmaya gerek yok sanırım. Bu ise, siyasi rakibi sadece yenilgiye uğratmaktan öte, onun varlığını tamamen inkâr etmeye varan bir retorik sertleşmeyi göstermekte.

Hani meseleyi en kibarca yorumlarsak şöyle diyebiliriz: Böyle bir dil kullanımı, demokratik siyasetin gerektirdiği karşılıklı saygı ilkesinden uzaklaşıldığının, siyasetin bir tür “hayatta kalma” mücadelesine indirgendiğinin belirtisidir. Siyasi rakibi “telef” olarak tanımlamak, onu meşru bir siyasi aktör olmaktan çıkarıp, yok edilmesi gereken bir “zararlı” konumuna indirger.

Tarih boyunca siyasi rakipleri etkisizleştirme, siyasetin karanlık yüzünün en belirgin özelliklerinden biri olmuş.

Roma İmparatorluğu’ndan modern totaliter rejimlere kadar, rakipleri fiziksel, siyasal veya sosyal olarak yok etme, iktidarı koruma stratejisi olarak kullanılmış.

Antik Roma’da siyasi rakiplerin fiziksel tasfiyesi, bir imparatorun tahta çıkışının neredeyse ritüel haline gelmişti. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok; Osmanlı İmparatorluğu’nda kardeş katlinin bir dönem kanun haline getirilmesi, potansiyel rakipleri ortadan kaldırmanın kurumsallaşmış hali olarak görülebilir.

Modern dönemde Stalin’in ‘Büyük Tasfiye’si, siyasi rakiplerini “halk düşmanı” ilan ederek yok etmesi, bu yöntemin en sistematik uygulamalarından biriydi. Hitler rejiminde muhalifler önce karalanmış, sonra hapsedilmiş ve çoğu zaman öldürülmüştü. Latin Amerika’nın çeşitli diktatörlüklerinde “kaybolan” muhalifler fenomeni, fiziksel tasfiyenin daha sinsi bir versiyonunu temsil etmekte.

Günümüzde fiziksel tasfiye yerini çoğunlukla siyasi ve sosyal tasfiyeye bırakmış durumda. Rakibi itibarsızlaştırma, medya vasıtasıyla karalama, yargı mekanizmalarını kullanarak siyasetten men etme veya hapsettirme, ekonomik kaynakları kesme gibi yöntemler kullanılmakta. Bu modern “telef etme” yöntemleri fiziksel şiddet içermese de, hedefin siyasi varlığını sonlandırmayı amaçlıyor.

İktidarın dilinde “telef olma” gibi ifadeler, rakibin insandışılaştırılması ve değersizleştirilmesinin bir göstergesi. Bu tür bir söylem, demokratik siyasetin gerektirdiği saygı ve müzakere kültürünün zayıflamasına, siyasetin bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmesine neden olması kaçınılmaz oluyor.

Geçmişe bakıldığında, “İnsandışılaştırma”nın, bir kişi veya grubun insan kimliğinden ve değerinden soyutlanarak, daha aşağı bir varlık olarak tanımlanması süreci olduğunu görüyoruz. Bu süreç tarih boyunca çeşitli baskı biçimlerinin meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamış.

Bunun çeşitli biçimleri var.

Sözgelimi, “Sözel insandışılaştırma”…

İnsanları hayvanlarla özdeşleştiren veya onlara “böcek,” “sıçan,” “domuz” gibi hayvan isimleri takan, “telef olmak” gibi hayvanlara özgü fiilleri insanlara uygulayan söylemler kullanmak sözel insandışılaştırmak olarak sayılabilir.

Bir başka biçim ise mekanikleştirmedir.

Bu biçimde, insanları makine, robot veya sayılar olarak tanımlayarak bireyselliklerini silmek yöntem olarak kullanılıyor. Tarihte toplama kamplarındaki mahkumların numaralarla anılması bu durumun en çarpıcı örneklerinden. .

Biyolojik metaforlar ise bir başka biçimi. İnsanları “virüs,” “hastalık,” “kanser” gibi metaforlarla tanımlayarak, toplumdan temizlenmesi gereken unsurlara dönüştürmeyi hedefliyorlar bu yöntem ile. Hatırlayın 28 Şubat’ın kudretli savcısı Vural Savaş’ı… İddianamesinde, kapatmayı düşündüğü parti taraftarları için; “kan emici yarasalar”, “Metastas yapmış habis ur” gibi ifadeler kullanmıştı. Bu tabirleri daha sonra Ergenekon’un maşa olarak kullandığı gazeteciler tarafından kitap ismi olarak kullanılması tesadüf değildi elbette!

 

Ahlaki dışlama da başka bir yöntem. Bu yöntemde belirli grupları ahlaki değerlendirme alanının dışına iterek, onlara karşı yapılan eylemlerin ahlaki sorgulamaya tabi tutulması sağlanıyor.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; insandışılaştırma, genellikle soykırımların, toplu şiddetin ve sistematik ayrımcılığın öncül aşaması. Ruanda’daki soykırımda Tutsilerin “hamamböceği” olarak adlandırılması, Nazi Almanya’sında Yahudilerin “bit” ve “sıçan” benzetmeleriyle anılması, kolonyal dönemde yerli halkların “vahşi” ve “ilkel” olarak tanımlanması bu mekanizmanın tarihsel örneklerden.

Tayyip Erdoğan örneğinde rahatlıkla görüldüğü üzere günümüzde insandışılaştırma, çoğu zaman daha incelikli biçimlerde sürdürülmekte. Erdoğan bu konuda “ayyaş, çapulcu, sürtük, Yahudi/Ermeni dölü, salyalı, sülük, şerefsiz” gibi zengin bir menüye sahip.

İnsandışılaştırmanın tehlikesi, hedef alınan kişi veya gruplara yönelik şiddeti ve hak ihlallerini normalleştirmesi, hatta ahlaki bir görev olarak sunmasıdır.

Bir sonraki adım ise kriminalize etmektir.

Bu yöntem, iktidarın insandışılaştırmadan hemen sonra yine yasal çerçeveyi kullanarak siyasi rakiplerini etkisizleştirmesini sağlamakta.

Kriminalize etme stratejisinin temel unsurları de enteresandır.

Yasa yapım sürecini kullanma bu yöntemin en popüler olanıdır mesela. İktidardaki parti veya lider, muhalif eylemleri suç haline getiren yeni yasalar çıkarır. Örneğin “terörle mücadele,” “ulusal güvenlik” veya “kamu düzeni” adı altında çıkarılan yasalar, siyasi faaliyetleri kriminalize etmek için kullanılır.

Bununla beraber en popüler kriminalize etme yöntemi ise var olan yasaları esnetmektir.

Gücü elinde tutanlar, mevcut yasaların muğlak noktaları, siyasi muhaliflere karşı geniş yorumlanarak kullanırlar. Örneğin, “devlet kurumlarına hakaret” veya “toplumsal huzuru bozmak” gibi esnek tanımlı suçlar bu yönteme girer.

Bir diğer yöntem ise seçici adalet uygulamasıdır. Bu yöntemde kanunlar herkese eşit uygulanmaz; sadece muhalif sesler hedef alınır. İktidara yakın kişiler benzer eylemlerde bulunduğunda görmezden gelinir.

Ve en meşhuru: Hukuk sisteminin siyasallaşması.. Yargıçların ve savcıların bağımsızlığını zayıflatarak, siyasi davalar üzerinde kontrol sağlanır.

Yine tarihe dönecek olursak, kriminalize etme stratejisinin çeşitli örneklerini kolaylıkla görebiliriz. Sovyetler Birliği’nde muhaliflerin “anti-Sovyet propaganda” suçlamasıyla yargılanması, Latin Amerika diktatörlüklerinde muhaliflerin “subversif” faaliyetlerle suçlanması, günümüzde bazı ülkelerde aktivistlerin “dış güçlerle işbirliği” gibi suçlamalarla yargılanması bu örnekler arasında.

Kriminalize etme stratejisi, fiziksel tasfiyeden farklı olarak “hukuk devleti” görüntüsünü koruma avantajı sağlar. İktidar, muhaliflere karşı zor kullanırken bile “yasalara uygun davrandığını” iddia eder. Bu yöntemin avantajı ise, uluslararası kamuoyuna karşı da bir kalkan işlevi görmesidir. Mesela Erdoğan iktidarı muhalif medyanın basın kartlarını ön iptal ettirip, hapse attıktan sonra, “hapiste hiç gazeteci yok, onlar suçlu!” diyerek kendini savunuyor.

 

İşin en acı tarafı ise şu: Bu zehirli sürecin farkında olmayan bir siyasi muhalefet, hele bir de iktidarın anlatısına sarılıyorsa durum tam vahimdir ki, Türkiye’de bu yaşanıyor.

Peki ne zamana kadar gidecek bu durum? İşte bu noktada tekrar başa dönüyoruz, son muhalif ‘telef’ edilene kadar böyle sürgit devam eder.

Başta Özgür Özel olmak üzere siyasi muhaliflerin bunu kavrayacak kapasitede olmadıkları ise maalesef aşikar!

2 YORUMLAR

  1. Amaaannn yahu sürgit denilmez bu döngüye çünkü terbiyeli bir ifade sürgit…bu durum artık insandışılaşmış bir terimi hak ediyor.Ayrıca dedim diyorum yine ,devlet kendi muhalefetini oluşturuyor yeni dünya düzenlerinde, beklemiyor muhalifleri hatta ve hatta muhalif kadroyu kendi elceğizleri ile özene bezene imajlıyor ve efsunlu kitleye sunuyor .Bakın diyor size önderlik edecek stereotip i nurtopu gibi,yumurta gibi,cillop gibi creativledik .Hemen efsunlu kitle yeni besinine puta taparcasına sarılıyor,öpüyor,kokluyor ,rüyalarında şiirler yazıyor .Sonuç ? yeni bir stereotip gelinceye kadar sürdürülen gölge oyunu.Ne zamanki gölge ışığın çocuğu olmaktan sıkılırsa işte o gün vay dünyanın haline….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin