Tebliğ, kılıç zoruyla mı yapıldı?

YORUM | VEYSEL AYHAN

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 22)

Fetih ve cihat kavramları, devr-i risalette şu içerikteydi:

“Cihad, zaman zaman Müslümanların saldırıya uğramaları, ya da saldırıya uğrayacakları hakkında ciddî istihbarî bilgiler edinmeleri durumunda mevcut tehdidi ortadan kaldırmak, haysiyet ve itibarlarını korumak için kabule mecbur bırakıldıkları bir savaş biçiminde de görülebilir. Peygamberimizin bizzat komuta ettiği veya ashabdan bazılarını kumandan tayin ettiği savaşların ve askeri harekâtın sayısı altmıştan fazladır. Bunların hiçbirinde Peygamberimiz saldırgan olmamıştır.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Peygamberimiz, hiçbir müşrik kavme sırf müşrik oldukları için saldırmamıştır. Yaptığı bütün savaşlar ya başlamış bir saldırıyı def etmek, ya da bir saldırı hazırlığını başlangıç aşamasında sonuçsuz bırakmak amacına yöneliktir. Müslümanları cihada teşvik eden âyetler de esasen kaçınılması mümkün olmadığı için başlamış bir savaşla ilgili olarak nazil olmuşlardır. O hâlde Kur’ân ve Sünnet’e göre uluslararası ilişkilerde esas olan barıştır. Savaş, istisnaî bir durumdur.” (Kur’an ve Sünnet Işığında Terör ve İntihar Eylemleri, Prof. Dr. Hamza Aktan, Yeni Ümit)

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ

https://youtu.be/w8Aq3EZgfqY

Bilhassa Hz. Ömer zamanında Arap yarımadasında Müslümanların varlığını hedef alan bir düşman kitlesi kalmamıştı. Ama kabile ve oymaklardan gelebilecek tehlikeler yerini devletlere bırakmıştı. Ve kapıda daha büyük tehlikeler belirmişti: Bizans ve Sasani (bugünkü İran).

“Kaynaklar, Araplar arasında muhtemel bir Bizans veya Sasani saldırısı beklentisinin sürekli varlığından söz eder. Bu itibarla mücadelenin sınırlarının genişlemesi kaçınılmazdı ve İslam toplumu gelişip güçlenmek zorundaydı. Dolayısıyla önündeki güç odaklarına karşı tedbir almak mecburiyetiyle karşı karşıyaydı. Aynı zamanda bu husus, fetihlerin arka planındaki önemli muharriklerinden birisi olarak da yorumlanabilir.

Müslümanlar bir taraftan tebliğ görevini yerine getirirken bir taraftan da hem kendilerine hem de kendileriyle anlaşma yapan insanlara karşı başlatılan düşmanlıkla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Özellikle kendileriyle anlaşma yapan veya İslam’ı kabul ettiği için baskı, zulüm, şiddet ve fiili saldırı gören korumasız insanlara yardım etmek gayesiyle mücadele ettiler. Bu itibarla onları savaştıkları için sorgulamak pek mantıklı bir yaklaşım değildir.” (İlk İslam Fetihleri ve Savaş-Barış İlişkisi, Prof. Dr. İsrafil Balcı)

O çağlarda barış içinde komşuluklar nadirdi. Tüm coğrafyalarda sürekli devam eden savaşlar ve devamlı değişen haritalar söz konusuydu. Barış istisna, savaş bir hayat şekliydi. Her ülkenin siyaseti, ekonomisi hemen her şey savaş eksenliydi. Böyle bir sosyolojide bir ülkenin sınırlarını kapayıp kendi halinde barış içinde kalabilme imkanı yoktu. Dolayısıyla ya siz bir yerleri ele geçirecek barış tesis edeceksiniz veya birileri gelip sizi ezip geçecekti.

Kadisiye Savaşı’ndan önce Sasani komutanı Rüstem, Müslüman ordu komutanına sorar:

“Sizi buraya kadar getiren nedir? Siz ki bedevî Araplardınız şimdi ne istiyorsunuz?”

Müslüman komutan şu cevabı verir:

“Biz insanları dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkarmak ve dileyeni Allah’ın hidayetine yöneltmek amacıyla buralara kadar geldik. Bunun için savaşıyoruz.”

O günün dünyasında krallar ve hükümdarlar tebaalarına din özgürlüğü vermiyordu.

Halk kralın dininde olmak zorundaydı.

Geçerli ilke şuydu: Jus regio, ejus religio (Kral kimse, din odur).

Buruç suresinde işaret edilen mezâlimin gerekçesi budur.

“Himyeriler’in son hükümdarı olan Zû Nüvâs, 523’te işgal ettiği Necran’da Hıristiyan halkı Yahudiliğe girmeye zorlamış, kabul etmeyenleri kadın, çocuk ve din adamı ayrımı yapmaksızın ateş dolu hendeklere doldurarak yaktırmıştır. Bu şekilde öldürülen Hıristiyan sayısı kaynaklarda en az 20 bin olarak kaydedilmektedir.” (İslam Peygamberi, Muhammed Hamidullah)

“Bizans İmparatoru Jüstinyen’in 532’de yılında işte bu ‘tek devlet, tek kanun, tek din’ kaidesine muhalefet eden Heretik 30.000 ile 40.000 insanı Hipodrom’a doldurup acımasızca katletmişti. Ardından Ariyanlar’ın kiliselerini yıktırmış, diğer yaygın bir mezhep olan Manikaenler’i toptan katledilmişti.” (Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe, Prof. Dr. Saffet Köse)

Allah Rasulü’nün (sas) Bizans Kralı Herakliyus’a (575-641) yazdığı İslam’a davet mektubunda “İslam’ı kabul etmekten kaçınması halinde halkının günahını da üstleneceği” şeklindeki uyarısının altında yatan sebep de muhtemelen buydu. Halk kralın dininde olmak zorundaydı.

10. yüzyılda Almanya Querfurt’ta doğan Bruno isimli meşhur bir aziz vardır. 35 yaşında öldüğünde Doğu Avrupa, Prusya ve pek çok yerde tanınan bir Hıristiyan misyonerdi. Ona göre “Bir Hıristiyan kralının putperestlere karşı olan görevi, kılıçla onları ‘içeri girmeye zorlamak’tır.”

Kendilerine İncil’den bir dayanak da bulmuşlardı: “Ve efendi hizmetçiye dedi; Yollara ve çitlerin boyuna çık. Bulduklarını içeriye girmeye zorla ki evim dolsun.” (Luka, 14.bab: 23)

Halkın kralın dininden olduğu bir dünyada doğal olarak din özgürlüğü yoktu. Bu durumu değiştirmek o günün fetihleri için önemli bir saikti. Ulaştığı coğrafyada dini özgürlüğü ve ekonomik hürriyet tesis eden Müslümanlık bir cazibe merkezi oluyordu.

“Müslümanlar İran ve Roma topraklarına girdiklerinde ilk karşılaştıkları şey, yüzyıllardır süren katı bir feodal nizamdı. Krala bağlı soylu sınıfların mülk ve tasarrufunda olan topraklarla birlikte toprağın üzerinde yaşayan ve onu sahibi adına işlemekle yükümlü olan köylü aileler ve çiftçiler de soyluların özel mülküydü. Yerleşmiş güçlü bir hukuk, feodaliteye uygun hiyerarşik düzen içinde yerini almış siyasî ve askerî yapılanma ve feodal düzenin kesin teminatıydı. İran ve Bizans’tan farklı olarak Afrika’da ve İspanya’da feodalizm da dinî baskı ve mezhep çatışmaları da geniş halk yığınlarını derinden rahatsız eden faktörlerdi.” (Din ve Siyaset, Ali Bulaç)

“Bizans imparatorluğunun takip ettiği Ortodoks ve Rumlaştırma siyaseti ve imparator Herakliyus’un bütün akideleri Monotheisme adı ile yeni bir mezhep içerisinde birleştirme teşebbüsü bütün Yakın-şark Hıristiyanlarının Müslüman ordularını bir nevi kurtarıcı olarak karşılamalarına, Mısır ve Suriye’nin kolayca istilasına imkân verdi.” (Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Prof. Dr. Osman Turan)

“Edmund Weber’e göre, tarihte doğuda ve İran’da Müslümanlığın kolayca yayılmasını sağlayan önemli faktörün, egemen din ve mezheplerin (Hıristiyanlık ve Zerdüştlük) diğerlerini hayat hakkı olmayan kafirler olarak görmeleriydi, bu halklar Müslümanları kurtarıcılar olarak gördüler.” (Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç)

Müslümanların hakim oldukları topraklarda üç sorumlulukları vardı:

İlki, i’lâ-yı kelimetullah (Allah’ı anlatma).

İkincisi, bulundukları coğrafyada din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak.

Üçüncüsü ise eğer bir başka coğrafyada insanlar zulüm görüyorlarsa veya dini tercih özgürlüğü içinde değil iseler buna fiili müdahale. Müslüman, bir maddi zulme engel olmak zorunda olduğu gibi mazlum insanların din hürriyetini de sağlamak zorunda idi. (bk. Mümtehine 8-9)

“Hatta denir ki, Hz. Ebu Bekir zamanında Müslüman orduları neredeyse ellerini kollarını sallayarak Şam’a kadar ulaşmışlardı. Çünkü Bizans ve Sasanilerin hükmü altındaki topraklarda din ve vicdan özgürlüğü yoktu, halk kralın mezhebini kabul etmek zorundaydı. Bunun yanı sıra köylü derebeylerin ağır baskıları ve sömürüsü altında eziliyordu. İslami fetihleri kolaylaştıran iki önemli sebepten biri fethedilen topraklarda derebeyliğin (feodalite) kaldırılıp artık köylüden fey ödeme yükümlülüğüyle yetinilmesi, diğeri de herkesin dininde veya mezhebinde özgür bırakılması.” (İslam’ın Yayılış Tarihine Giriş, Ebulfazl İzzeti)

Erken fetih döneminde Müslümanlığın yayılmasını kolaylaştıran unsurlardan biri bu idi.

Sonraki yazı: Amaç ganimet miydi?

1 YORUM

  1. Abi ne güzel şeyler, ne güzel alıntılar yazıyorsun sen öyle:) bunlar hep dinini müslümana anlatmada işimizi kolaylaştıracak örnekler… Allah senden razı olsun ve sana güç kuvvet versin. Daha nice yazılarla bizi aydınlatman dileğiyle…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin