SEVİNÇ ÖZARSLAN
Zülfü Livaneli’nin sanat hayatını ve politik mücadelesini anlatan “Bir İnsanın ve Bir Ülkenin Hikayesi” adlı belgeselin ilk uluslararası gösterimi, 30. Türkiye-Almanya Film Festivali kapsamında 2 Mart’ta Nürnberg’te gerçekleştirildi.
Nebil Özgentürk’ün hazırladığı belgeselin gösteriminin ardından Zülfü Livaneli, Nürnberg Festsaal’da düzenlenen söyleşiye katıldı. Adil Kaya’nın moderatörlüğündeki söyleşide Nebil Özgentürk ve Osman Okkan da yer aldı. Programda Livaneli, Türkiye’de sanatçı olmanın zorluklarından güncel siyasi gelişmelere kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulundu.
“BU ÜLKEDE NASIL HAYATTA KALABİLMİŞİZ?”
Livaneli, konuşmasında Türkiye’de yaşanan baskı dönemlerine değinerek şunları söyledi:
“Eskiden Anadolu’da okuma yazma bilmeyen köylüler için ‘arzuhalciler’ olurdu. Bir ağacın altında daktilosuyla oturur, köylülerin mahkemeye ya da devlete yazacağı dilekçeleri yazarlardı. Bir gün bir köylü başından geçenleri anlatmış; babası ölmüş, amcaları tarlaları elinden almış, bir de üstüne adamı dövmüşler. Arzuhalci uzun bir dilekçe yazmış. Okurken köylü ağlamaya başlamış. ‘Niye ağlıyorsun?’ diye sorunca, ‘Bana neler yapmışlar da haberim yokmuş’ demiş.
Ben de bu belgeseli izleyince aynı duyguyu yaşadım. Türkiye çok güzel bir ülke ama devlet sistemi, askeri müdahaleler ve hapishaneler sanatçılara karşı çok hoyrat davranmış. Bunların hepsini bir arada görünce insan ‘Nasıl bir ülkede yaşamışız, nasıl hayatta kalabilmişiz?’ diye soruyor.”
“HAPİSHANELERDE ÇOK ARKADAŞIMIZ VAR”
Livaneli, Türkiye’deki siyasi atmosferi değerlendirirken mitolojideki Sisifos efsanesine de atıf yaptı:
“Mitolojide Sisifos’a her gün büyük bir kayayı tepenin başına çıkarma cezası verilir. Kaya her gece tekrar aşağı yuvarlanır ve ertesi gün yeniden başlamak zorundadır. Bizim hayatımız da biraz böyle. Bir şey üretmeye, beste yapmaya, kitap yazmaya çalışıyorsunuz; hemen ardından bir darbe, bir baskı, hapishaneler geliyor.
Şu anda da hapishanelerde çok arkadaşımız var. Geçenlerde ziyaret ettim. Ne yazık ki ülkenin kültüründen ve güzelliklerinden konuşmak yerine çoğu zaman bunları konuşmak zorunda kalıyoruz. Ama mecburuz. Umarım bir gün kurtulacağız.”
“TAYYİP BEY, WASHİNGTON’UN PROJESİDİR”
Zülfü Livaneli konuşmasında, 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı adaylığıyla ilgili yaşananları anlatırken bugünkü siyasi gelişmeleri de değerlendirdi:
“Türkiye 1946’dan 47’den beri çok ağır Amerikan baskısı altında. Devlet sistemi, siyaset, basın, iş alemi Amerika’nın bir uydusu gibi adeta, bu kadar ciddi, istihbarat servisleri hepsi. Ve Rusya’nın, Sovyetler Birliği’nin komşusuyuz. Soğuk Savaş döneminde Amerika’nın nükleer silahlarını yerleştirdiği Rusya’ya doğru bir komşu ülke. İleri karakol. Şimdi bu ülkede hiç kimsenin ilerici bir hareket yapmasına izin vermediler. Bu aslında biraz çılgınlık gibi yani Küba’da sağcılık yapmak gibi bir şeydi bizim yaptığımız. Bunu daha sonra anlıyoruz. 1994 seçimleri de önemli bir dönüm noktası ki, benim gerçekten aday olmaya niyetim yoktu. Yani herkes biliyor, halkın da baskısıyla oldum. Milyonlar senin arkanda. Niçin ülke için bir şey yapmıyorsun, deniliyor. Dayanamadım. Bir ay direndim. Bir ay sonra kabul etmek zorunda kaldım. Ama şunu bilmiyordum. O zaman zannettim ki bu normal bir seçim. Oysa bu bir stratejiymiş. Bu strateji Amerika tarafından ve Abramoviç denen elçi ve Washington tarafından planmış. Bugünkü iktidar, Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırmak için Washington tarafından planlanmıştır. Önce İstanbul Belediye Başkanı (Erdoğan) olarak parlatacaklar. Sonra da iktidara getirecekler. Getirdiler. İşte 23-24 yıldır Tayyip Bey iktidarda. Bu gerçekten bir projeydi. Ve bu projenin içinde de biz bilmeden bu projeyi halka güvenerek ortalığa çıktık ve bütün kamuoyu araştırma şirketleri en son güne kadar tamamı o dönemde belediye başlanlığı için beni favori gösteriyordu. Bütün bu hücumlara, her şeye rağmen. Fakat o kadar karar verilmiş ki bu işe, oy sandıkları çalındı, eve götürüldü, çöplüklerden haftalarca oy toplandı. Hile-mile, ne olursa olsun gerekirse adam öldürmek dahil ama bu iktidar alınacak ve Türkiye İslami iktidar dönemine girecekti ve girdi. Onun için karşımızda çok büyük yani bir tek Tayyip Erdoğan değil. Dediğim gibi kimse tanımıyordu onu da o zaman.”
“BEN HİÇBİR DEVLETİ SEVMEM”
Devlet kavramına ilişkin düşüncelerini de paylaşan Livaneli şöyle konuştu:
“Devlet devlettir. Dünyanın her yerinde devlet organizasyonları belli kurallarla çalışır. Sen ya da ben devlet olsak belki biz de benzer şeyleri yapmak zorunda kalırız. O yüzden ben hiçbir devleti sevmem.”
“UMUT MÜCADELE ETMEKTİR”
Livaneli, hiç kimsenin umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini de vurguladı:
“Biz Akdenizli sanatçılarız. Bizde umutsuzluk zaten olmaz. Yunan sanatçılarında da yoktur, İtalya’da da fazla yoktur. İspanyollarda da Akdeniz’in verdiği bir yaşam coşkusu ve bir mücadele azmi var. Bir de şu var. Umut ne demek? Bir gün her şey düzelir demek değil. Aktif bir umut. Umutlu dünyaya varmak için mücadele etmek. Bu da zaten bir yaşam biçimi. Bir de şunu söyleyeyim: Umutsuzluk insanı yanlışlara götürebilir. Benim için çok büyük bir örnek Stephan Zweig’tir. Avrupa kültürünün bu kadar büyük, birçok kitap yazan ismi, bu kültürün yıkıldığını görünce kendisi de yıkılıyor. Brezilya’ya gidiyor ve biliyorsunuz Brezilya’da da dayanamadı bu medeniyetin göçmesine ve intihar etti karısıyla beraber. Oysa biraz dişini sıksa, Almanya’nın da, insanlığın da kurtulduğunu, tekrar umudun yeşerdiğini görecekti. Onun için arada pes etmek yok.”
SİLİVRİ CEZAEVİ, KONSANTRASYON KAMPI GİBİ
Livaneli, kısa süre önce Silivri Cezaevi’ni ziyaret ettiğini de anlattı:
“Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala, Can Atalay dahil bütün arkadaşları ziyaret ettim. Ziyarete giderken kitaplar götürdüm. Başka bir şey almıyorlar. Gerçekten konsantrasyon kampı (Almanya’da Yahudilerin konulduğu kamplar) gibi bir yer. Girerken her şeyimiz arandı. Ayakkabılar çıktı. Kitapları verdim. Tutanak tutuluyor zaten dediler. Görevliler, ‘Bu kitaplar çok geliyor buraya. Sizinkiler herkeste var. Bu kütüphaneye koyuyoruz.’ dedi. Ben de dedim ki ‘Sizin kütüphane ile ilgili bir hikaye var biliyor musunuz? Birisi, sizde şu kitap var mı diye sormuş. Siz de demişsiniz ki o kitap yok ama yazarı burada.”
“HEPİMİZ HAPSE ATILMA ENDİŞESİ YAŞIYORUZ”

Belgeselin yönetmeni Nebil Özgentürk ise Türkiye’deki baskı ortamına dikkat çekti:
“Yıllardır konuştuğumuz baskılar giderek artıyor. Dostlarımızın sabah gözaltına alınma ya da hapse atılma kaygısı var. Hepimiz bunu yaşıyoruz. Sosyal medyada iki cümle yazdığınızda soruşturma açılabiliyor, insanlar aylarca hatta yıllarca tutuksuz yargılanmadan hapiste kalabiliyor.
Türkiye’de çok büyük haksızlıklar yaşanıyor. Ama buna rağmen yürümeye ve anlatmaya devam edeceğiz.”
8 Mart’ta sona erecek olan festivalle ilgili ayrıntılı bilgi.
