YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Tarihselcilik, sadece, sosyal olayların, fikirlerin, metinlerin tarihî süreç içinde ortaya çıkmasını ifade etmez. Bunu ifade eden kavram tarihselliktir. Tarihselcilik, tarihin akışı içinde meydana gelen olayların, ortaya çıkan fikir ve eserlerin “öznesi” olarak o günün sosyo-kültürel ortamını görür. Fikirlerin ancak “tarihî bağlam” içinde doğru anlaşılabileceğini söyler ve bunların geçerliliğini de içinde şekillendikleri zamana tahsis eder. Dolayısıyla Kur’ân, “kelâm-ı kadim” olmaktan “edebî bir metin” seviyesine düşürülmeden ve bu metnin beşerî katkıyla vücut bulduğu kabul edilmeden tarihselcilik anlayışının tutarlı bir şekilde ona uygulanabilmesi mümkün değildir.
Farklı bir ifadeyle vahyin niteliği ve “ne” olduğu sorunu, geçerlilik sorunundan önce halledilmesi gereken bir mesele olarak görülür. Zira vahyin tabiatına dair kabuller, onun geçerliliği üzerine yapılacak yorumları doğrudan etkileyecektir. Kur’ân’ın her bir âyetinin lafız ve manasıyla bütün zamanları bilen ve hikmetsiz iş yapmayan Alîm ve Hakîm bir Yaratıcı’nın sözü olduğuna inanan bir kişinin, ondaki hükümlerin zamansal ve bölgesel olduğuna hükmetmesi, kendisiyle çelişmesi anlamına gelir. Zira Kur’ân’ın her bir hükmü, nüzul toplumunu bildiği gibi gelecek nesillerin tarihselliklerini de bilen Şâri Teâlâ’dan geliyorsa, bu hükümlerin onların ihtiyaçlarına da cevap vermesi, onlar için de bağlayıcı olması beklenir. Nitekim Mustafa Öztürk’ün bir konuşmasında, “Eğer ben hem Kur’ân’ın lafız ve manasıyla Allah’a ait olduğunu hem de onun hükümlerinin tarihsel olduğunu savunursam küfre girerim.” dediği nakledilir.
Aynı şahıs bir televizyon programında da şu cümleleri sarf etmiştir: “Kur’ân’ın hem lafzıyla hem manasıyla, kelime kelime, harf harf bizzat Allah katından Cibril vasıtasıyla Hz. Peygamber’e gönderildiği düşünülüyorsa tarihselci söylem anında çöker. Böyle bir Kur’ân’ın tarihselciliğinden dem vuramazsınız. Bu baştan çökmüş bir teoridir.” Esasında o, bu tespitinde haklıdır. Zira ilm-i ilâhîden gelen ezelî bir beyanın tarihselliğinden bahsetmek, bir yönüyle Allah’ın ilmini itham etmek anlamına gelir.
İşte bu sebepledir ki tarihselciler -çoğu itibarıyla- ilâhî vahyin tabiatıyla ilgili tuhaf, muğlak, anlaşılması zor, çelişkili bir kısım açıklamalar yapmak zorunda kalmışlardır. Onlar Kur’ân’ın mukaddes bir nesneye dönüştürülmesine, inzalinden önce Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmasına, âyetlerin Cebrail Aleyhisselam tarafından lafız ve manasıyla Allah Resûlü’ne vahyedilmesine, vahiy olayında Allah Resûlü’nün pasif bir şekilde sadece vahyi alan ve dinleyen konumda bulunmasına itiraz etmişlerdir. Bu gibi izahlar yerine onlar vahy-i ilâhiyi; nebevî rüya, peygamberin nefsanî kuvveti, bilinç altının taşması, yaratıcı muhayyilesi gibi kavramlarla izah etmeye çalışmışlardır.
Çok fazla alıntıyla yazıyı uzatmak istemesek de birkaç örnek vermeden de geçmek istemiyoruz. Nasr Hâmid Ebû Zeyd, Arap toplumunda cari olan “olgu”nun Kur’ân’a vücut verdiğini ve Kur’ân’ın o günün kültüründe teşekkül ettiğini ifade eder. (Ebu Zeyd, İlâhî Hitabın Tabiatı, s. 106) Şu ifadeler ona aittir: “Kur’ân metni, hakikati ve özü itibarıyla kültürün ürünüdür. Bununla, onun, yirmi küsur yılı aşkın bir süre zarfında, olgu ve kültürün içinde biçimlendiği kastedilmektedir.” (s. 53) Fazlurrahman da vahyin nihai şekline kavuşmasında Allah Resûlü’nün rolü üzerinde uzun uzun durur ve klasik ulemaya şu eleştiriyi yöneltir: “Sünnilik, ‘Kur’ân hem tamamıyla Allah’ın kelamıdır hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır.’ diyecek fikri yeterlilikte değildi.” (Fazlurrrahman, İslâm, s. 43)
Bu konuda dile getirdikleri uzun ve karışık ifadelerinden ortaya çıkan netice, vahiy bilgisinin ya Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından ya da O’nun katkısıyla üretildiğidir. Allah Resûlü de bir beşer olması itibarıyla belli bir kültürün içinde neşet ettiği için daha geride şu düşünce vardır: Vahyi şekillendiren ana faktör, on dört asır öncesi Arap toplumunun kültürü, dili, örfü, bilgi birikimi, sosyal ve siyasi durumudur. Bu açıdan tarihselciler Kur’ân-ı Kerim’e beşerî ve dilsel bir metin gibi yaklaşmış, anlama çabalarında onun aşkın, kutsal ve ilâhî yönünü yeterince nazar-ı itibara almamışlardır.
Kur’ân’ın lafız ve mana olarak Allah’tan geldiğini kabul eden tarihselciler de vardır. Fakat onlar da Kur’an’ın oluşmasında ve şekillenmesinde Arap kültürünün belirleyici olduğunu, Kur’ân metninin yaşamın içinden doğduğunu söylerler. “Kur’ân gökten indiği kadar yerden bitmiştir.” (İlhami Güler, Sabit Din Dinamik Şeriat, s. 77) “Nas hakikatinde, özünde aynı zamanda kültürel bir üründür. Nassın, metafizik, aşkın ilahi bir kaynağı olması bu olguyu dışlamaz.” (s. 187) “Vahiy bir taraftan pratiğin sürekli âyetlerle naslaşması (teori); diğer taraftan da evrensel hakikatlerin yeniden hatırlatılmasıdır.” (s. 188) gibi ifadelerle buna dikkat çekerler.
Kur’ân kendisini nasıl tarif eder?
Ne var ki vahyin niteliği hakkında yapılan bütün bu izahları bizzat Kur’ân’ın kendisi reddeder. Kur’ân onlarca âyet-i kerimede kendisini tarif eder, nasıl bir kitap olduğunu bize izah eder. Onun Âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğini (Hâkka suresi, 69/43), değerli bir elçi olan Cebrail’in getirip okuduğu bir söz olduğunu (Tekvir sûresi, 81/19), mana olarak değil Arapça lafız olarak indiğini (Yusuf suresi, 12/2; Ra’d suresi, 13/37; Nahl sûresi, 16/103) beyan eder.
Kendisine yönelik beşer sözü iddialarını ise şu âyetleriyle açıkça reddeder: “Hayır, hayır! Kur’ân onların iddia ettikleri gibi beşer sözü değildir. O, Levh-i Mahfuzda olan pek şerefli bir Kur’ân’dır.” (Burûc sûresi, 85/21-22)
Şu âyetler de ilâhî vahyin bütünüyle Allah’tan geldiğini, onda Allah Resülü’nün herhangi bir rolü olmadığını net olarak ortaya koyar: “Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma. Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir. O hâlde Biz Kur’ân’ı okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu izle!” (Kıyâme sûresi, 75/16-18)
Aynı şekilde Kur’ân, Allah Resûlü’nün hiçbir şekilde vahyi değiştiremeyeceğini, onu eksiltip artıramayacağını, ona müdahale edemeyeceğini beyan eder: “O, Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer o Resul bizim adımıza birtakım sözler uydursaydı, onu elimizle yakalar, sonra da onun şah damarını keserdik.” (Hâkka sûresi, 69/43-46)
“Âyetlerimiz kendilerine, açık deliller hâlinde okunduğunda, âhirette huzurumuza varacaklarını ummayanlar, ‘Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!’ derler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem asla olacak bir şey değil. Çünkü ben sadece bana vahyedilene tâbi olurum ve eğer sizin arzunuza uyar da Rabbime isyan edersem, o müthiş günün azabından korkarım.” (Yunus sûresi, 10/15)
“Onlara (keyfî olarak istedikleri) bir âyet veya mûcize getirmediğin zaman ‘Hiç değilse bir şeyler bulup buluştursaydın yâ!’ derler. De ki: ‘Ben, sadece Rabbimden ne vahyolunursa ona tâbi olurum. Bütün bu Kur’ân, Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır. İman edecek kimseler için hidâyet ve rahmettir.” (Araf suresi, 7/203)
Bütün bu âyetleri dikkate almadan vahyin tabiatı gibi metafizik âleme ait bir konu hakkında yapılacak izahlar, salt zihinsel bir kurgu olmaktan, zan ve tahminlerden öte geçmez ve bunların hakikatinden söz edilemez. Eğer vahyin niteliğini anlamak istiyorsak, öncelikle Kur’ân’a müracaat etmek, onun kendini bize nasıl tanıttığını anlamak zorundayız. Kur’ân baştan sonra bu gözle okunacak olursa onun, lafzı ve manasıyla Allah’tan geldiği, Peygamberin vazifesinin ise sadece Kur’ân vahyini tebliğ etmek, açıklamak ve tatbik etmek olduğu açıkça görülecektir.
Âyetler Allah Resûlü’nün sözü olabilir mi?
Bütün bunların yanında Allah Resûlü’nün (s.a.s) sözleri hadis külliyatları şeklinde bize kadar ulaşmıştır. Kur’ân âyetleriyle bunlar arasındaki üslup farkını anlamak için ileri derecede Arapça bilmeye, âlim olmaya dahi gerek yoktur. Kur’ân âyetlerindeki yüksek belagat ve fesahat Mekke müşriklerini dahi derinden etkilemiştir. Dolayısıyla Kur’ân’ın âlî üslûbu da onun Allah’a ait olduğuna, Allah Resûlü’nün sözü olmadığına açıkça delalet eder. Modern döneme gelinceye kadar bütün İslâmî mezhep ve ekollerin ittifak ettikleri vahiy görüşü de budur.
Son olarak şunun altını çizmekte fayda var: Örf, kültür, dil, olgu gibi tarihî durumlar vahyi şekillendirmemiştir; bilakis vahiy o dönemin sosyo-kültürel ortamını şekillendirmiş ve dönüştürmüştür. Vaz ettiği hükümlerle âdeta Cahiliye toplumunda büyük bir inkılap gerçekleştirmiştir.
Kur’ân’ın Efendimiz’in (s.a.s) değil, Allah’ın kelamı olduğuna, âyet ve hadisler arasında üslup ve muhteva açısından önemli farklar bulunduğuna dair bugüne kadar çok fazla çalışma yapıldığı ve bu konuda oldukça ikna edici argümanlar ortaya konulduğu için bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyoruz.
Bir sonraki yazıda tarihselcilerin Kur’ân naslarına nasıl yaklaştıklarını ele almaya çalışacağız.

MS 600 lerde bir insanın aklına şu ayetler gelmez.
Hem de Müşriklerin zorladığı, küçümsediği Mekke döneminde, gökten haber getiriyor deyip kahkaha attıkları bir dönemde, bir insan, o süreçte bir de kendini daha da anlaşılmaz kılacak şu ayetleri söylemiş olamaz.
“Melekler ve Ruh, ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.” (Meâric 4). Mekke dönemi nazil oldu.
Herkes en yakınındaki Camiye gitsin, İmamı dahil cemaatine;
zaman göreceli, hız ve çekime göre zaman değişiyor desin bakın bakalım ne tepki alacak, bu kafayı yemiş, böyle şeylerle işte bunların kafalarını dolduruyorlar diye arkalarından söyleyecekler mi söylemeyecekler mi.
Ümmetinden bazılarının 2025 yılında, ihtimal ne saçmalıyor bu dediği bu hususu, Peygamberimiz durup dururken 14. asır önce akılları gözlerine inmiş bir ortamda söylemesi, akla mantığa uyacak birşey değil.
Çürümüş toz oluş kemikleri gösterip, ne yani ey Muhammed bu çürümüş kemikleri mi Allahın geri eski haline getirecek demeyi… büyük bir MANTIK süzgeci sanan bir topluma şu ayetleri bir insan söylemiş olamaz:
“O vakit Allah katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac 47)
Hz. Zülkarneyn, Hz. Musa yolculuğuna ilişkin onlarca ayeti de Mekke döneminde söylemek, bir insanın o hengamede aklına gelebilecek birşey olmasa gerek. Sırları bugün dahi çözülememişken.
Şu psikolojik tahliller hangimize evet evet dedirtmiyor.
“İnsan aceleci olarak yaratılmıştır.”
Enbiyâ Suresi 37
“Gerçek şu ki, insan Rabbine karşı çok nankördür.”
Âdiyât Suresi 6
YA ŞU ENFES TESPİT.. Nasıl da biliyor. Hangimiz bu ayetin hitabına muhatap olmadık ki hayatımızın değişik zamanlarında.
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder. Sonra biz ona bir nimet verdiğimizde, sanki kendisine gelen sıkıntı için bize hiç dua etmemiş gibi geçip gider.”
Yunus Suresi 12
“Gerçekten insan zayıf yaratılmıştır.”
Nisâ Suresi 28
“Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür. Ve o, buna kendisi de şahittir. Mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.”
Âdiyât Suresi 6-8
“Hayır! Doğrusu insan, kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlık eder.”
Alak Suresi 6-7
Ya şu ayet. ONLAR denilen bağlama zaman zaman girenler bilmezler mi bu gerçekliği…
“Onlar ki hem korkarak hem de umut ederek Rablerine dua ederler.”
Secde Suresi 16
“Şüphesiz insan çok cimridir.”
İsrâ Suresi 100
Ya şu tespit….
“İnsan, kendisini yeterli gördüğünde azgınlaşır.”
Alak Suresi 6-7
“Mal ve evlatla övünmek sizin için çekici kılındı…”
Âl-i İmrân Suresi 14
Kuran Evrenseldir. Öyle ki bu evrensel ilkeleri, hayatında pırıl pırıl yaşamış birisinin ağzıyla, hiç o duygulara kapılmamış birisiyle söyletmesi da ayrı bir mucizedir.
Tarihselcilere Göre İlâhî Vahyin Tabiatı
Giriş
Vahiy, İslâm düşüncesinde dinin temelini oluşturan ve Allah’ın insanlığa mesajını ilettiği ilâhî bir iletişim biçimidir. Bu iletişimin mahiyeti, şekli ve muhatapla ilişkisi tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Özellikle modern çağda ortaya çıkan tarihselci yaklaşım, vahyin yalnızca semantik içeriğiyle değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bağlamıyla da ele alınması gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, hem klasik metin anlayışını hem de Kur’ân’ın evrenselliği ve değişmezliği konularını yeniden düşünmeye zorlamaktadır.
1. Vahyin Mahiyeti: Klasik Anlayış vs. Tarihselci Yaklaşım
Geleneksel İslâm düşüncesinde vahiy, lafız ve anlamıyla Allah’a ait olup, Hz. Muhammed’e Cebrail aracılığıyla eksiksiz olarak iletilmiş bir metin olarak kabul edilir. Bu anlayışta Kur’ân’ın her bir kelimesi ezelî ve değişmezdir.
Tarihselciler ise bu yaklaşımı mutlaklaştırıcı bulur. Onlara göre vahyin bir boyutu ilâhî, diğer boyutu ise beşerî ve tarihîdir. Vahyin mesajı ilâhîdir; fakat bu mesaj tarihteki somut bir topluma, belli bir dil, kültür ve anlayış düzeyi içinde iletilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân’ın lafzı kadar, o lafzın indiği bağlam da vahyin bir parçasıdır.
2. Vahiy ve Tarihsellik
Tarihselciler, Kur’ân’da yer alan birçok hüküm ve anlatımın, 7. yüzyıl Arap toplumunun sosyal, siyasal ve kültürel koşullarıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu savunurlar. Örneğin miras paylaşımı, kadın-erkek ilişkileri, savaş hukuku gibi alanlardaki ayetler, o dönemin ihtiyaçlarına ve anlayışlarına hitap etmektedir.
Bu bağlamda tarihselciler, vahyin amacı ile ifade biçimi arasında ayrım yaparlar. Vahyin amacı evrensel olabilir (adalet, merhamet, özgürlük gibi), ancak bu amacın tarihteki dile gelişi ve ifadesi zamansaldır.
3. Kur’ân’ın Beşerî Katmanları
Tarihselci düşünürler, Kur’ân’ın yalnızca ilâhî mesaj içeren bir kitap değil, aynı zamanda Hz. Muhammed’in tarihsel ve kültürel bir zeminde aldığı, anladığı ve aktardığı bir metin olduğunu vurgularlar. Bu bakış açısına göre:
Vahiy ilâhîdir, ancak onu yorumlayan ve topluma ileten kişi insandır.
Hz. Peygamber’in şahsiyeti, dili, zihinsel altyapısı, toplumla ilişkisi gibi faktörler vahyin şekillenmesinde etkilidir.
Bu, vahyin kutsallığını ortadan kaldırmaz; ama onun tarihsel bir olay olduğunu kabul eder.
4. Dil, Anlam ve Yoruma Açıklık
Tarihselciler, Kur’ân’ın dili üzerine de önemli analizler yaparlar. Kur’ân Arapça bir metin olarak indiği için anlamın oluşmasında dilsel bağlam, deyimler, mecazlar, kültürel kavramlar belirleyicidir. Bu da demektir ki:
Aynı kelime, farklı dönemlerde farklı anlamlara gelebilir.
Anlam her zaman bağlamla birlikte ortaya çıkar.
Ayetlerin evrensel mesajı ancak bağlamdan soyutlanarak değil, bağlamın anlaşılmasıyla kavranabilir.
Bu sebeple tarihselci yaklaşım, Kur’ân’ı literal anlamda değil, bağlamsal ve amaç merkezli bir okumaya tabi tutar.
5. Yeniden Anlamlandırma ve Güncelleme
Tarihselcilere göre Kur’ân’ın birçok hükmü, bugün birebir uygulanmak için değil, ilkesel olarak örnek alınmak için vardır. Zira Kur’ân, zamanla değişen insan topluluklarına evrensel ilkeler sunar; fakat bu ilkeler her çağın şartlarına göre yeniden yorumlanmalı ve güncellenmelidir.
Örneğin:
Kölelikle ilgili ayetler, köleliği onaylamaz; dönemin gerçekliğine göre onu insanileştirmeye çalışır.
Kadınların konumu, o günkü toplumsal standartlara göre ilerici bir yapı sunar, fakat bugünkü eşitlik anlayışıyla daha da ileri götürülmelidir.
6. Eleştiriler ve Tartışmalar
Tarihselci yaklaşım, özellikle geleneksel çevrelerden şu eleştirileri alır:
Vahyin lafzî bütünlüğünü zayıflattığı,
Kur’ân’ın değiştirilemezliğini sorguladığı,
Hz. Peygamber’in rolünü sadece bir aktarıcı değil, yorumcu olarak gösterdiği,
Bu nedenle dinin sabitliğini ortadan kaldırdığı iddia edilir.
Buna karşılık tarihselciler, amaçlarının dini bozmak değil, onu çağdaş insana daha anlaşılır ve uygulanabilir kılmak olduğunu savunurlar.
Sonuç
Tarihselci yaklaşıma göre vahiy, sadece ilâhî bir hitap değil, aynı zamanda tarihsel bir olaydır. Bu yaklaşım, Kur’ân’ın mesajını anlamak için dönemin koşullarını, dilini ve toplumsal yapısını dikkate almayı zorunlu kılar. Vahyin evrensel mesajı, ancak bu tarihsel katmanları analiz ederek ortaya çıkarılabilir.
Modern dönemde İslâm düşüncesi, metnin kutsallığı ile yorumun tarihsel koşulları arasındaki dengeyi kurmak zorundadır. Tarihselcilik, bu anlamda sabit metin – değişken yorum ikilemi üzerinden daha dinamik ve yaşamla uyumlu bir din tasavvuru geliştirmeyi hedefler.