Tarih Müslümanların tarihidir; İslam’ın değil!

AHMET KURUCAN | YORUM

Ramazan sonrası bir video ile YouTube kanalımda da anlatacağım bu konuyu. Ramazan insanların dini hislerini çok yoğun yaşadığı bir zaman dilimi. Oruç, teravih, zekat vb ibadet eksenli ameller dine ait bilgileri öğrenme, tekrarlama ve gözden geçirmeye vesile oluyor. Böyle olunca dini içerikli okumalar da, izlemeler de artıyor. “Mal müşteriye satılır!” denir. Bu bağlamda müşterisini bulan insanlar da özellikle günümüzün en önemli bilgi edinme kanallarından biri olan YouTube zemininde kendini gösteriyor.

İşte bu kanallardan bazılarını izleyen izleyicilerimizden bir çok soru alıyorum. Bunların başında gelen sahabe, tabiin ve tebei tabiin dönemini ihtiva eden erken dönem Müslümanların tarihi ile alakalı sorular. “Şu ana kadar öğrendiklerimize ters; biz sahabeyi böyle bilmiyorduk! Vallahi dinden soğudum; bu kadar da olur mu? Bir iktidar uğruna neler yapmışlar?” ve daha nice beyanlar.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; erken dönem Müslümanların tarihinde yerini alan iç savaşlar hakkında anlatılanların yüzde biri bile doğru olsa gerçekten içler acısı. Bunu kabullenelim. Efendimizin (sas) sekerat-ı mevtte iken, “Cahiliyye döneminde olduğu gibi birbirinizi öldürdüğünüz dönemlere dönmeyin!” tenbihatının ne kadar haklı olduğunun göstergesi o yaşananlar. Ama bunları anlatırken veya değerlendirirken meseleyi sadece dini boyut üzerinden değerlendirmek ne kadar doğru bir yaklaşım? Başlığa onun için ‘Tarih Müslümanların tarihi, İslam’ın değil’ dedim. Aslında bu başlık bile herşeyi anlatan bir yaklaşım.

Şöyle ki İslam tarihini anlatırken çoğu zaman farkına varmadan bir tercih yapıyoruz. O tercih şudur: Olayları ya “hak–batıl” eksenine yerleştiriyoruz ya da “dine uygun–dine aykırı” kategorisiyle tasnif ediyoruz. Böyle yaptığımızda tarih, çok katmanlı bir insan ve toplum hikâyesi olmaktan çıkıyor; dini ve ahlâkî bir ders metnine dönüşüyor. Oysa tarih, sadece iyi insanların kazandığı ya da kötü insanların kaybettiği bir sahne değildir. Tarih, insanın, iktidarın, kültürün, sınıfın, geleneğin, korkunun ve umutların iç içe geçtiği karmaşık bir zemindir.

İşte YouTube ekranlarında boy gösteren gerek akademisyenlerin gerekse vaizlerin atladığı noktalardan birisi  burası. Çünkü klasik kaynakların önemli bir kısmı olaylara çoğu zaman “devlete karşı çıkış” veya “İslam’a aykırılık” çerçevesinden yaklaşmıştır. Bu bakış açısı, hadiselerin arka planındaki sosyolojik, psikolojik, ekonomik, güvenlik gibi  dinamikleri gölgede bırakmıştır. Kaldı ki bir de o bilgilerin sıhhati konusu var. Ona şimdilik hiç girmeyeceğim.

Mesela köylü isyanları. Genellikle “zındınlık”, “sapma”, “aşırılık” gibi kavramlarla anılan bu hareketlerin arkasında, yalnızca itikadî farklılıklar mı vardı? Yoksa Arap İslam hâkimiyetiyle birlikte değişen iktidar dengeleri, mele’ dediğimiz eski yerel elitlerin konumunu koruma refleksi, mevali’nin artan etkisi, köylerde yaşayan bedevilerin ağır vergi yükü, İslam öncesi inançların kültürel hafızada yaşamaya devam etmesi gibi faktörler de belirleyici miydi? Eğer bir toplum görünürde Müslüman olmuş ama zihniyet dünyasında dönüşüm zamana yayılmışsa, bu gerilim sadece “dine aykırılık” diye mi okunmalıdır? Yoksa bu bir adaptasyon krizi midir?

Ebu Müslim Horasânî örneği bu açıdan çarpıcıdır. Abbasî devriminin fiilî mimarlarından biri olan Ebu Müslim, Emevîlerin bertaraf edilmesinde kilit rol oynamış; fakat devlet kurulduktan sonra Halife Mansur tarafından ortadan kaldırılmıştır. Klasik anlatı bunu “devlet otoritesine tehdit” çerçevesinde açıklar. Fakat meseleye sosyo-siyasal açısından baktığımızda şunu görürüz: Karizmatik liderlik, devletleşme sürecinde çoğu zaman tasfiye edilir. Zira kurucu liderler merkezî iktidar için potansiyel bir rakiptir. Bu durum yalnızca Abbasî tarihine mahsus değildir; imparatorluk tarihinin genel bir refleksidir. Bu tasfiyeyi sadece itikadî bir sapma veya kişisel ihanet olarak okumak, gerçeğin büyük kısmını ıskalamaktır.

Kerbelâ, Cemel ve Sıffîn hadiselerine de bu gözle bakmak gerekir. Bu olaylar elbette dini ve ahlâkî boyut taşır; fakat sadece “haklı taraf–haksız taraf; şu ayete, bu hadise yorum farklılığı” şablonuna indirgenemez. Nitekim bu iç savaşların arka planında kabile asabiyeti, şahsi husumetler, ganimet paylaşımı, merkezîleşme çabası, yeni devlet modelinin eski kabile dengelerini sarsması gibi unsurlar vardır. Bu dinamikler görülmeden yapılan anlatılar, hadiseleri bir tür dramatik kıssa hâline getirir ama toplumsal çözümleme yapmaz.

Burada yapılması gereken şey, tarihi kutsallaştırmadan ama karalamadan okumaktır. Aktörleri şeytanlaştırmadan, insanî zaaflarıyla anlamaya çalışmaktır. Devlet ile dini özdeşleştirmemektir. Çünkü en temel metodolojik ayrım şudur: İslam tarihi, İslam’ın kendisi değildir. Tarih, Müslümanların tarihidir; İslam’ın değil. Bu ayrım yapılmadığında devlet hataları dine fatura edilir; siyasi tasfiyeler itikadî hüküm gibi sunulur; sosyolojik gerilimler “küfür” veya “zındıklık” kategorisine sokulur.

Oysa tarih bize şunu öğretir: Büyük kırılmalar tek sebebe indirgenemez. Dini, siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik unsurlar iç içe geçer. Böylesi süreçlerde insanlar sadece inancıyla değil; korkularıyla, çıkarlarıyla, aidiyetleriyle, kimlik krizleriyle de hareket eder. Onun için o hadiseleri bütüncül olarak kavrayabilmek için o toplumun örfünü, adetini, yerleşik siyasi kültürünü, önceki inanç katmanlarını, ekonomik yapısını bilmek gerekir.

İslam tarihini ahlâkî hikâyeden sosyolojik okumaya taşımak, dini değersizleştirmek değildir. Aksine, dini siyasi tasarrufların yükünden kurtarmaktır. Bu yaklaşım, hem tarihe hem dine karşı daha adil bir tutumdur. Çünkü tarih insanidir; din ise ilahî. İnsani olanı analiz etmek, ilahî olanı savunmaktan kaçmak değildir.

Belki de asıl soruyu şöyle sormalıyız: O insanlar hangi tarihsel şartlar altında o tercihleri yaptılar? Hangi kırılmalar onları o noktaya taşıdı? Hangi siyasal ve toplumsal gerilimler bu hadiseleri doğurdu? Bu sorular sorulmadan verilen her hüküm eksik kalır. Ve eksik hüküm, çoğu zaman yeni kırılmaların zeminini hazırlar.

Gelelim bugün yaşadığımız krizlere…

Devam edecek…

6 YORUMLAR

  1. Oldukça ilginç, oldukça yerinde sorular ve fikirler. Kesinlikle başlık çok doğru. Bugüne kadar bu ayırımı bu kadar güzel ifade eden, okuyabilen, anlata bilen birisine hiç denk gelmedim. Videonuz çok daha geniş persekpektifte ve müşehhas örneklerle aydınlatılmasını bekliyoruz. Aslında bu konu onlarca akademiklerin, din, bilim, tarih konusunda uzman kişilerin bir ansiklopedi ortaya koyması lazım. Yoksa yazılan tarihe göre din sanki bir vahşet gibi anlatılmış hep….

  2. Çok yerinde ve çok isabetli bir yazı olmuş. İslam tarihi kavramı yanlış. Hata oradan başlıyor. Müslüman toplumlar tarihi denmesi daha doğru olur. Merhum Ahmet Turan Alkan’ın dediği gibi bu tarih içinde iftihar edeceğimiz devirler pek azdır. Çokluk dinden ve insanlıktan uzak emirlerin toplumları cebir ve şiddetle yönettikleri zulüm devirleri yaşanmıştır. En yakın örnek Osmanlı devleti bile dîni siyasetine kaldıraç yaparak kullanmıştır. Sahabeden onlarcasını tekfir ederek katleden haricîler de Efendimizin torunlarını katleden Emevî katiller de Emevi düşmanlığında ifrata düşüp neredeyse dinden çıkma noktasına gelmiş Şia toplulukları da meramını tam anlatamadığı için türlü zulümle katledilen sufîler de bu tarihin unsurlarıdır. Bir asır öncesinin dinamiklerini ve insan ve toplum hayatına yön veren mecburiyetleri bilmeyen insanların 14 asır öncesi hakkında kesin kanaatler ifade etmeleri en hafifinden ayıptır. Nakısa varsa insandadır, Allah’ın dininde değil.

  3. Hukuk Herkes İçindir
    Devletler zor zamanlarda sınanır.
    Ama asıl büyüklük, o zamanlarda gösterilen basiret ve dengeyle ölçülür. Güvenliği sağlamak devleti güçlü kılar; adaleti tesis etmek ise onu kalıcı yapar. Çünkü hukuk, bir dönemin değil, bir milletin ortak teminatıdır.
    Geçmişte çıkarılan yargı paketleri çoğunlukla adi suçlara odaklandı. Terör başlığı altındaki düzenlemeler ayrı bir çerçevede ele alındı. Ancak KHK’lılar bu iki alanın arasında kaldı. Ne hukuki statüleri açık ve net bir zemine kavuştu ne de belirsizlikleri kapsayıcı bir düzenlemeyle giderildi. On yılı aşan bu süreç, yalnız bireylerin hayatında değil, toplumun ortak hafızasında da derin bir yorgunluk oluşturdu.
    Bugün yeniden bir düzenleme konuşuluyor. Terör başlığı altında bir yasal çerçevenin gündeme gelmesi bekleniyor. Ancak zaman zaman bu düzenlemenin KHK’lıları kapsamayacağı yönünde beyanatlar duyuluyor. İşte tam burada temel bir ilkeyi hatırlamak gerekir:
    Hukuk kategorilere göre değişmez.
    Hukuk zümrelere göre eğilip bükülmez.
    Hukuk, herkes için eşit ve geçerli olduğunda anlamlıdır.
    Talep edilen bir ayrıcalık değildir.
    Bir imtiyaz değildir.
    Yalnızca Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti ilkesinin, temel hakların ve evrensel adalet ölçülerinin eksiksiz uygulanmasıdır. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ortaya koyduğu standartların dikkate alınmasıdır. Hukuk neyi gerektiriyorsa, onun açık, öngörülebilir ve eşit biçimde hayata geçirilmesidir.
    Bu mesele yalnızca hukuki bir tartışma değildir; aynı zamanda toplumsal bir imtihandır.
    Yüz bini aşkın KHK’lı ve milyonlarca aile, yaklaşık on yıldır ağır bir tabloyla yaşamaktadır. İşlerini kaybedenler oldu. Cezaevine girenler oldu. Ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar oldu. İş bulamayanlar, sağlık sorunları yaşayanlar, ekonomik zorluklarla mücadele edenler oldu.
    Buna rağmen, bütün bu süreçte geniş kitleler şiddete yönelmedi. Hukuk dışına çıkmadı. Toplumsal düzeni bozacak bir eğilim göstermedi. Ahlaklı yaşamlarından vazgeçmediler. Cezaevleri şahittir, toplum şahittir, zaman şahittir. Sosyal dışlanmaya rağmen çocuklar sabretmeyi öğrendi; aileler ağır yükleri sessizce taşıdı.
    Bu sabır, görmezden gelinecek bir ayrıntı değildir.
    Bu, devlet ile millet arasındaki görünmez bağın hâlâ canlı olduğunun göstergesidir.
    Güvenlik ile adalet birbirinin alternatifi değildir. Aksine biri diğerinin teminatıdır. Güçlü devlet, kamu düzenini korurken aynı zamanda hak arayışını hukuk içinde karşılayabilen devlettir. Belirsizlik uzadıkça toplumsal güven zedelenir; hukuk netleştikçe devlet güçlenir.
    KHK sürecinin doğrudan muhatapları kadar aileleri de uzun yıllardır sosyal ayrışmanın gölgesinde yaşamaktadır. Eşler, çocuklar, anne babalar… Oysa onlar bu toplumun yabancısı değildir. Aynı mahallede yaşadığımız, aynı sokakta selamlaştığımız, aynı ülkenin geleceğini paylaştığımız insanlardır.
    Bir mesele uzadıkça sertleşir.
    Belirsizlik uzadıkça yorgunluk büyür.
    Adalet tecelli ettikçe ise millet nefes alır.
    Yeni yapılacak düzenleme, kapsayıcı ve net bir çerçeve sunduğunda yalnız bir kesimin değil, ülkenin tamamının yararına olacaktır. Çünkü adalet bir gruba verilmez; adalet tesis edildiğinde herkes kazanır. Devlet ile vatandaş arasındaki görünmez mesafe kısalır. Toplumsal güven tazelenir. Gelecek kuşaklara daha sağlam bir hukuk zemini bırakılır.
    Tarih, krizleri değil; kriz anlarında gösterilen hikmeti hatırlar. Sert söylemleri değil, onarıcı adımları yazar. Bugün atılacak dengeli, ölçülü ve kapsayıcı bir adım; yarın “zor bir dönemde aklın ve vicdanın birlikte konuştuğu an” olarak anılabilir.
    Adalet geciktiğinde yorgunluk büyür.
    Adalet yerini bulduğunda devlet güçlenir.
    Ve unutulmamalıdır:
    Hukuk bir kesim için değil, herkes içindir.
    Herkes için olduğunda devlettir.
    Herkes için uygulandığında adalettir.
    Bugün verilecek karar yalnız bugünü değil, yarının güven duygusunu da şekillendirecektir.
    Aklın ve vicdanın aynı terazide buluştuğu bir düzenleme, bu ülkenin demokratik olgunluğunu gösterecektir.
    Çünkü bu millet, zor zamanlarda sağduyuyla ayağa kalkmayı bilmiştir.
    Ve yine başaracaktır.

  4. “Kaderin Geri İttiği El”

    Bazen uzun süren kışlar olur memleketin üzerinde. Rüzgâr sert eser, dallar kırılır, kar yığın yığın birikir. İnsan, beyaz örtünün altında her şeyin sustuğunu, hatta bittiğini sanır. Oysa tabiatın derinliklerinde görünmeyen bir hesap, ağır ama şaşmaz bir düzen işler.
    Uzun bir zamandır süren bir mücadele var. Sert sözlerin ayaza dönüştüğü, meydanların karla kaplandığı bir mevsim gibi… Bir taraf, karşısındaki yapıyla hesaplaşmasını sürdürürken her adımı nihai bir hamle sanabilir. Nihayet bir gün yüksekçe bir tepeye çıkıp “Tamam.” dediğini düşünür; sanki karı bütünüyle temizlemiş, iz bırakmamış gibi. Fakat kışın ortasında söylenen “bitti” sözü, baharın takvimini değiştirmez.
    Çünkü her savaş iki kişi arasında yaşanmaz; her yürüyüşte omuz verenler aynı yöne bakmaz. Yanında duran bazı çevreler, kendi defterlerini çoktan açmış olabilir. Dost gibi görünen gölgeler, aslında başka bir sabahın hesabını yapıyor olabilir. İnsan, karşısındakini zayıflattığını düşünürken, fark etmeden kendisini kuşatan planların içinde ağırlaşabilir. Kar bazen dışarıdan değil, üstüne çöken sisin içinden gelir.
    İşte o an, rüzgârın yön değiştirdiği andır. Dün kapısı kapatılan yere bugün bir umutla bakılabilir. Kurtuluş için bir el uzatılmak istenebilir; geçmişin sertliğini yumuşatacak bir köprü kurulmak arzulanabilir. Fakat kader, aceleyle atılan adımları her zaman kabul etmez. Hikmet, zamanında örülmeyen bağları sonradan örmeye kalkışan iradeye mesafeli durabilir.
    Adalet, ince bir nakkaş gibidir; sabırla işler. Ne alkışla hızlanır ne de korkuyla geri çekilir. Terazisi, kişisel hesaplara göre eğilip bükülmez. Vakti geldiğinde hükmünü verir; ne erken ne geç. Uzatılan her el tutulmaz; çünkü bazı kapılar, yalnızca vaktinde çalındığında açılır.
    Öyle görünüyor ki uzun süren bu mücadelenin sonunda asıl imtihan, karşıdakini yenmekten ziyade, kurulan ittifakların ağırlığı altında kalmamak olacak. Ve eğer bir gün, kendi etrafında örülen hesapların içinde bunalan bir irade, dün karşısında durduğu yere sığınmak isterse; kaderin adaleti o eli usulca geri itebilir.
    Çünkü hakikat, kimsenin zafer nidalarıyla son bulmaz.
    Adalet, ancak yerini bulduğunda konuşur.
    Ve bazen en büyük ders, kışın ortasında değil; baharın eşiğinde verilir.

  5. Toplumun bekası için fertlar feda edilir. Her zaman söylenilen bu düstur ile düşünüldüğünde Hizmetin Ülkemizden silinmesi elzemdi . Olmaliydi da. Ama bu saatten sonra genel af gelmeli. Tekrar asker vs alıp disaridan birileriyle kontakt kuran, devletin verdiği karari tanimama olursa direk idam getirilsin bence. Devlet suriye’ye girdi. dedigi halde hizmetten subaylar engellemisdi . şimdi sakince düşünüyorum kimin haddine…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin