Suudi Arabistan, pardon Türk dış politikası [KEMAL AY]

ABD ile Suudi Arabistan’ın arası biraz limoni bu sıralar. 11 Eylül saldırılarıyla ilgili Senato raporunun yayınlanması ve buradan hareketle 11 Eylül kurbanlarının Suudi Arabistan’ı dava etmesinin önünün açılması, ilişkileri bozdu.

Suudlar, ABD’deki yatırımlarını geri çekmekle tehdit ediyor. Nereden baksanız 750 milyar dolar. Ancak ABD Senatosu, Barack Obama’nın isteksizliğine rağmen bu konuda ısrarcı.

Uluslararası arenada bu karara yüksek sesli itiraz eden ülkelerden biri de, Türkiye. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, sözcüsü İbrahim Kalın’a, hemen her fırsatta ABD’nin bu kararının “sıkıntılı” olduğu görüşü dillendiriliyor. Hatta Kalın dedi ki, “Eğer ABD’de Suudi Arabistan’a dava açılırsa, Pandora’nın kutusu açılır.”

Eniştem, Suudi Arabistan’ı niye öpüyor?

Tabi akla gelen ilk soru şu: Türkiye neden 11 Eylül gibi kendisiyle ilgisiz bir konuda, Suudi Arabistan’la ABD arasındaki bir diplomatik krize bu kadar müdahil oluyor?

Dış politik kararlarda, malum, biri ilkesel, ikincisi çıkara göre iki çeşit faktör rol oynar. Türkiye bütün dış politikasını “ilkesel” ve “ahlakî” bir zemine oturttuğu iddiasında bir devlet (Bkz. SETA raporları). Gelgelelim, bunun çoğu zaman böyle olmadığı da bir gerçek. En somut örneği de Suudi Arabistan’la ilişkisi.

İlkesel değil çıkarcı dış politika

Suriye’deki vekalet savaşları düşünüldüğünde, hem İran’la ve Rusya’yla hem de Suudi Arabistan ve Katar’la iyi ilişkiler içindeki bir Türkiye, hâlihazırda tuhaf bir pozisyonda. Üstelik bunu en başından itibaren sürdürüyor. Burada, Suriye konusunda bu denklemdeki taraflara bir söz söylemek yerine sürekli olarak Batı’yı suçlaması da acayip.

Mesela Suriyeli mülteciler konusunda Türkiye’nin dillere destan ev sahipliği ile Suudi Arabistan’ın mültecilere bakışı arasında dağlar kadar fark var. Aynı şekilde Yemen’de Suudi Arabistan’ın başını çektiği “mezhep çatışması”na aktif katkıda bulunup sonra da kamuoyunda “Mezhepçilik yapmayalım!” demek de tuhaf bir pozisyon.

Batı’nın ikiyüzlülüğünü eleştirelim de

Daha da ötesi, her fırsatta Batı’nın emperyalizminden, ABD’nin çıkardığı savaşlardan dem vuranlar, mevzu Suudi Arabistan ya da İran’ın zulümlerine gelince, sus pus oluyor.

Erdoğan ve hükümet bu türlü bir dış politikayı savunmakta zorlanmıyor. Zira etrafında bunu sorgulayan bir kitle ya da medya yok. Dünyaya anlatabiliyor mu peki? Belli ki anlatamıyor. BM Genel Kurulu’ndaki konuşmaların dünya medyasında ne kadar yer aldığına, Genel Kurul’a kaç kişinin dinlemeye geldiğine bakarak anlaşılabilir.

Başta Rusya olmak üzere, Doğu’daki otoriter yönetimlerin Batı’ya yönelik eleştirileri hep aynı noktada birleşiyor: İkiyüzlülük. Bütün bu yönetimler kendi ikiyüzlülüklerini unutup Batı’nın ikiyüzlülüklerini eleştirerek “diplomasi” yapıyorlar. Aslında diplomasi değil de, “içe propaganda” oluyor bu da.

Dış politika ile ekonomiyi ayırmayalım

Türk dış politikasının Suudi Arabistan’la bu kadar içli dışlı olmasının sebebi, Türk ekonomisinin aslında Suudi Arabistan’a bağımlı olmasından kaynaklanıyor. Ardı ardında Suudi yöneticilere “devlet nişanı” vermenin de herhalde sebebi bu.

Suudi Arabistan’la para ilişkilerinin ortaya saçılması “Pandora’nın kutusu”nun açılmasına anlamına gelmez mi mesela? Ya da ABD, Suriye’de Suudi Arabistan’la Türkiye’nin neler çevirdiklerini gündeme taşısa, neler olur?

Obama’nın dış politikası diplomasi merkezli, bu sebeple de “müttefikleri satmama” esasına dayalı. Ancak Obama’dan sonraki ABD yönetiminin nasıl bir dış politika tercih edeceği, bilinmez.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin