Suriye’ye girmek rejimi yıkar mı?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’deki rejime iki farklı perspektiften yaklaşmak mümkün. Bunlardan birincisi, rejimin içeride devlet mimarisini tahrip etmesi, sistematik insan hakları sorunları, takibat ve korkunç rakamlara ulaşan mağduriyetler. İkincisi ise dış politika değişimleri. Elbette iç politika ve dış politika ayrımı yapay bir ayrım. Aynı anda tüm konular ele alınamayacağı için, devletlerin çeşitli politika sahalarını birbirinden ayrı birimlermiş gibi analiz etmeye çalışırız. Fakat esasında tüm alanlar bir şekilde birbirleriyle ilişkilidir. Bu özellikle iç, dış ve güvenlik politikaları bağlamında böyledir.

Türkiye 15 Temmuz 2016’dan beri Batı savunma ve güvenlik mimarisinden tümüyle çıktı. Kurumsal olarak NATO üyesi olmasının pragmatik anlamda ve uygulamada etkisi yok artık. 15 Temmuz’un arkasındaki güç olarak suçlanan ABD, Türk karar alıcılarının artık müttefik olarak algılamadıkları bir ülke. Ankara ve Washington’ın 1950’lerden beri son derece sıkı olan ilişkileri, aynı zamanda Transatlantik kurumsal mimari dâhilinde belli bir rayda oturmaya devam etse de, bu kurumsal yapının artık ilişkileri onarma momentumunu kaçırdığını düşünüyorum. S-400 bataryalarının Rusya’dan alınması buz dağının yüzeyde görünen kısmı. Oysa esas sorun, Türkiye’yi böyle bir karara iten gerekçeler. Hayır, gereksinimleri karşılamak veya silah envanterlerini çeşitlendirmek gibi kâğıt üzerinde olan ve kulağa ikna edici gelen gerekçelerden bahsetmiyorum. Ankara’daki rejimin ABD’den Rusya’ya yönelme kararının arkasında, karar alıcıların tercihleri ve dünya görüşleri gibi parametrelerin rol oynadığını düşünüyorum. Sonuçta devletlerin çıkarları dediğimiz şey, bir avuç karar alıcının ve siyasi-askeri-bürokratik elitin algılarıyla alakalı bir şeydir. Tıpkı Sovyetler’in yeniden yapılanmasına karar veren Gorbaçov gibi, siyasi liderler veya rejimler tarihin akışına etkide bulunur. Türkiye’de 15 Temmuz öncesi ve sonrası yaşanan bir takım olaylar, Türk karar alıcılarının zihin haritalarını değiştirdi. Dolayısıyla Türkiye’nin müttefikler-düşmanlar ayrımındaki parametreleri de değişti. Bunun nedeni, TSK’da gerçekleşen güç mücadelesinde Batı ittifakı karşıtı ve Rusya-Avrasya yanlısı bir grubun başat güç konumuna gelmesiydi. Dahası bu askeri-bürokratik elitler, İslamcı-Milliyetçi AKP-MHP ittifakını oluşturmada mutlaka bir rol oynadılar. Türkiye siyasetinde ordunun rolünü bilenler için bu tür bir rol çok olağanüstü bir şey değildir. Çünkü her ne kadar AB sürecinde TSK’nın siyasi karar alma mekanizmasındaki rolü azalmış olsa da, bu durum tüm TSK kadrolarınca aynı olgunluk ve mülayimlikle karşılanmadı. Ergenekon ve diğer askeri darbe yapılanması davalarında ceza alan personel, 17 Aralık sonrasında görevlerine geri döndü ve 15 Temmuz’a kadar bir toparlanma süreci geçirdi. 15 Temmuz sonrasında TSK’da yapılan tasfiye ile birlikte, Rusya ve Avrasya yönelimi yanlısı kesimler kontrolü ele aldı. Erdoğan ve yakın çevresi de buna razı oldu.

Türkiye, ABD ile ciddi bir gerilim yaşıyor. Bu gerilimin nedenlerini yukarıda anlattığım TSK içi dönüşümden ve bunun Türkiye iç siyasetine olan etkisinden bağımsız değerlendirmek, resmin önemli bir bölümünü görmemize engel olur. Suriye’de tezahür eden yeni sorunu da bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır kanısındayım.

ABD ile varıldığı iddia edilen güvenlik koridoru, Suriye sınırı hattında, Suriye toprakları dâhilinde, 30-40 kilometre derinliğinde bir bölge oluşturmak ve bu bölgenin ABD ve Türkiye askeri unsurlarınca kontrol edilmesini öngörüyor. Fakat bu plan uzunca süredir hayata geçirilemedi. ABD görüldüğü kadarıyla planı geciktiriyor. Türkiye her ne kadar bu hattın kendi güvenlik gereksinmelerinden dolayı mutlaka gerekli olduğunu savunsa da, Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye saldırmamış olması, Ankara’nın bilinen Kürt paranoyasını akıllara getiriyor. Türkiye Suriye’de defalarca Kürt yapılanmasına karşı askeri güç kullandı. Aynı zamanda Irak’ta da belli aralıklarla sınırlı askeri operasyonlar yapma hakkını kendinde görüyor. Uluslararası hukuka göre sorunlu olan bu askeri hareketlilikler, ABD ve NATO’nun fiili göz yumması bağlamında gerçekleşti. Herkes Türkiye’nin endişelerini anlamak istiyor. Fakat Türkiye’nin Suriye’de izlediği stratejideki keskin dönüşler, bunu kolaylaştırmıyor.

ABD’nin Kürtleri koruduğu bir sır değil. Ankara’nın ABD’nin bu tutumunda hiç sorumluluğu olmadığını söyleyebilir miyiz? Suriye’de İslamcı cihatçı fanatiklere her türlü desteği veren Ankara, ABD ve uluslararası toplumun baskılarına karşın IŞİD’le, El Nusra ve diğer cihatçı unsurlarla arasına mesafe koymak ve onlarla sahada mücadeleye girmek konusunda son derece yavaş hareket etti. ABD de bölgenin yerli unsuru Kürtlerin sekiler ve İslamcı karşıtı tutumlarını görüp, zaten sahada ISİD ve diğer cihatçılarla mücadele içinde olan Kürtlere destek oldu. Eğer Ankara ABD’nin tutumuna yakın bir pozisyon almış olsaydı, bugün her şey farklı olabilirdi.

Türkiye neden Kürtleri düşman olarak algılıyor, bu elbette çok açık. Çünkü Türkiye’de çok yoğun ve yüksek oranda bir Kürt nüfus var. Türkiye Kürtleri üzerindeki baskılar bugün 1990’ların seviyesinin de üzerinde. Onlarca Kürt milletvekili ve yüzlerce yerel yönetici hapiste bulunuyor. Ankara’daki rejim, Kürtlerin demokratik iradelerini hiçe sayarak, son yerel seçimlerden sonra belediye başkanlıklarını kazanan Kürt politikacıları da görevden aldı ve yerlerine kayyum atadı. Kürtlerin kültürel hakları ve siyasi durumlarını iyileştirici adımların tümü, Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasından beri durmak bir kenara, çok ciddi gerilemeler gösterdi. Suriye ve Irak’ta öz yönetim oluşturan Kürtler, Türkiye açısından Anadolu Kürtleri için olumsuz örnek oluyorlar. Türkiye Irak’ta bir şey yapamasa da, Suriye’de her türlü Kürt özerk siyasal yapısını ezmeye kararlı. ABD bugüne kadar Ankara’nın askeri operasyonlarını engellemeyi başardı. Fakat şu an durum çok kritik.

Türkiye, son haftalarda bölgeye ABD’ye rağmen girip Kürtlerle karşı harekât yapacağının sinyallerini veriyor. Oysa bu bölgede 1000 kadar ABD askeri var. Türkiye bölgeye harekât başlatırsa, ABD askerleriyle karşı karşıya gelecek. Ayrıca bölgedeki Kürt grupları çok organize ve görece iyi donanımlı. Türkiye her şeyi göze alıp Kuzey Suriye’ye, ABD kontrolündeki hatta girebilir mi? ABD’nin böylesi bir durumda nasıl tepki göstereceği bilinmese de, kanımca Washington böyle bir emrivakide Ankara’ya sert bir tutum alabilir. Ben ABD’nin askerlerini çekerek Türkiye’ye “buyur dilediğini yap!” diyeceğini düşünmüyorum. Bu her şeyden önce Türkiye ve ABD arasındaki asimetrik güç ilişkisinin mantığına aykırı olur. Daha da önemlisi, Rusya karşısında ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik konumunu sarsar. Türkiye’den daha çok Rusya’ya avantaj sağlayacak bir durum ortaya çıkacağından, Pentagon bu tür bir prestij kaybını göze alamaz. Peki, ne olacak?

Bu soru, Türkiye’deki askeri-bürokratik çevrelerin ne kadar rasyonel olduklarıyla alakalı aslında. Ben TSK içi güç dengelerinin Suriye’ye girme kararı çıkarsa ciddi oranda değişebileceğini düşünüyorum. Uyuyan konumda olan fakat şu anki Ergenekoncu-Avrasyacı hizbin yönetiminden hoşnut olmayan önemli oranda subay var. Dahası, ABD’nin Türkiye rejimi üzerinde etkin ekonomik gücünü sonunda kullanmayı sonunda kullanmaya karar vermesi ihtimali de hesaba katılmalı. Buna ABD askerleriyle sıcak çatışmaya girme rizikosunu da ekleyin. Sanırım Erdoğan ve müttefiki olan askeri-bürokratik derin yapılar, bu tür bir streste ittifakı sonlandırma tercihinde bulunabilir. Çünkü Suriye’ye ABD’ye rağmen girmeye kadar vermek, çok tehlikeli bir manevradır. Başarısız olma durumunda Türkiye’nin uğrayacağı zarar, Sırpların uğradığı zarar gibi yıkıcı olacaktır. Erdoğan ve ekibi böyle bir riski görmezden gelemez. Bu durumda Suriye’ye girme kararı Gordion düğümünü parçalayabilir. Rejimin bu hatası bir nevi Hitler’in Sovyetlere saldırması gibi, rejimin ömrünü ciddi oranda kısaltıcı etkide bulunabilir. İçeride görece dinginlik, fırtına öncesi sessizliği gibi. Her an bir kıvılcım mevcut hassas dengeleri bozabilir ve bir iç mücadele sonunda Türkiye’de beklenmedik iç siyasi hareketlikler yaşanabilir. Ben bu nokrada TSK içi dengelerin belirleyici olacağı kanaatindeyim. Her ne kadar herkes TSK’nın artık siyaset üzerinde etkin olmadığını düşünse de, ben bu konuda farklı düşünüyorum. Çünkü otoriter ve hibrit rejimlerde orduyu kontrol etmek en önemli sabitedir. Erdoğan TSK’yı iç dengeler çerçevesinde şimdilik kontrol ediyor görünse de, bu her an değişebilir.

Önümüzdeki dönem Suriye politikasında gerçekleşecek değişimler, bir dip dalgaya yol açabilme potansiyeline sahip.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin