Süleyman’ın yolu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ben Süleyman Soylu’yu tanıdığımda, o Erdoğan ve AKP’nin yolsuzluklarını gündeme getiren ve bu yolsuzluklardan dolayı hesap sormayı vadeden genç, idealist bir siyasetçiydi. Daha doğrusu bu imajı oluşturmaya gayret ediyordu. O zamanlar Türkiye’de insanların oldukları gibi görünmediklerini veya göründükleri gibi olmadıklarını, kamuflaj konusundaki akıl almaz maharetlerini bilmiyordum. 19 Yaşında Almanya’ya gitmiş, lisans-yüksek lisans ve doktora eğitiminin tümünü Almanya’da almış ve bu ülkede 15 yıl yaşadıktan sonra idealist nedenlerden dolayı ülkesine dönmüş genç bir akademisyendim. Aralık 2007’de Ankara’da – birinci denememde – doçentlik sınavını yeni vermiştim. Avrupa Birliği yönelimi, demokratikleşme, haklar-özgürlüklerin geliştirilmesi, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim geleneğinin yerleşmesi gibi özgürlükçü-demokrat değerler dışında kafamda hiçbir ikincil siyasal hedef ya da ideal yoktu. Süleyman Soylu’yla çok samimi olduğum bir meslektaşım, bir dostumun aracılığı ile tanıştım. İlk konuşmamızda beni etkileyen yanı, bilgi düzeyi veya karizma gibi normalde bir siyasal liderde olması gereken özelliklerinden ziyade (çünkü bunlar kendisinde yoktu), bilmediği şeyleri soran ve ekip çalışması yapmak isteyen bir görüntü vermesiydi. Bir de elbette beni tanıştıran dostumun onu çok uzun yıllardan beri, ta DYP ve öncesi gençlik kollarından itibaren tanıyor olması, ona kefil olmasıydı.

Sol bir aileden gelen, sosyaldemokrat bir insandım. Yıllarca yaşadığım Almanya’da da sosyaldemokrat SPD üyesiydim. Buna karşın, Türkiye’de sosyal demokrasiden önce temel haklar ve özgürlükler alanının genişletilmesinin önemi üzerinde duruyordum. Liberal demokratik bir düzenin yerleşmesinin birincil önemde olduğunu düşünüyordum. Merkez sağ seçmenin Türkiye toplumunda bu değerlerle yoğrulmasının ülkede demokrasinin kök salması bakımından çok kritik bir önemde olduğuna inanıyordum. Dahası, AKP’nin merkez sağı gasp etmesinin, orta ve uzun vadede İslamcılığın merkez sağda daha başat duruma gelmesine neden olacağı kanısındaydım. Tanışmamızdan sonra Süleyman Soylu’nun dış politika baş danışmanlığı teklifini kabul etmem böyle oldu.

Esasında bir şekilde doğrudan değil dolaylı başlayan bu danışmanlık ve ötesinde gündeme gelen metin yazarlığı, sonrasında resmiyet kazandı ve gittikçe sıklaşan bir iletişim trafiğinin doğmasına yol açtı. Her görüşmemizde analiz ve tavsiyelerime teveccüh göstermesini, olaylara benim gördüğüm açıdan bakmaya başlamasını, konuşmalarında benim düşüncelerimi yansıtmasını, onun ekip ruhuna verdiği öneme bağlıyordum. Bunun ciddi bir bilgi (ve öngörü) eksikliğinin yansıması olduğunu aklıma getirdiğim anlarda hep “ama aslında hiçbir lider her şeye tam vakıf olamaz ki!” diyerek, onun bilgi boşluğunu görmezden gelmeye meylediyordum.

Soylu’yla oldukça yakın çalışma imkânına sahip oldum

Aradan birkaç yıl geçti. Belirli rutinde ve çeşitli ortamlarda genelde küçük gruplar dâhilinde “Genel Başkan’la” görüştük. Sıklıkla mesajlaştık. Bu iletişimde, beni Soylu’ya takdim eden dostumun köprü rolü belirleyiciydi. Sanırım Kasım 2008’di. Bahsettiğim meslektaşım-dostum ve bir başka meslektaşım Soylu’nun genel başkan olduğu Demokrat Parti’nin (DP) Genel İdare Kurulu (GİK) üyeliğine seçilmişlerdi. Bu, DP’nin en üst organıydı. Genel başkanın hemen altında, partinin tüm politika ve stratejilerinin belirlendiği bir karar alma meclisiydi. DP’nin kalbiydi. Ben o dönem teklif etseler de akademideki görevimi gerekçe göstererek üyelikten affımı istemiştim. Sonrasında akademisyen dostumun aracılığı ve dış politika danışmanlığı fonksiyonum nedeniyle sıklıkla Ankara’da ve İstanbul’da DP’nin ana organı olan GİK üyeleriyle iletişimlerim oldu. Soylu’yla oldukça yakın ve samimi bir ortamda çalışma imkânına sahip oldum. Bazen üç-dört kişiden oluşan bir ekip içinde, formaliteye ve hiyerarşiye yer olmayacak şekilde beyin fırtınaları yapıyorduk.

Ben o dönem Türkiye siyasetinde en aykırı gelebilecek düşünceleri ve analizleri bile Soylu’ya doğrudan söyleyebilecek bir samimiyet içerisindeydim. Soylu bunu teşvik ediyor, destekliyor, hatta rica ediyordu. Birçok enformel görüşmemiz oldu. Kıbrıs’tan Kürt sorununa, eşcinsel haklarından din-sekülerlik tartışmalarına, Avrupa Birliği sürecinden Erdoğan-AKP stratejilerine, dış politika-iç politika-güvenlik gibi alanlarla alakalı aklınıza gelen her konuda düşüncelerimi sordu. Elbette ortamdaki diğer üst düzey DP GİK üyeleri ve danışmanları ile beraberdim. Ama bana çok değer veriyor, sıklıkla düşüncelerime herkesin içinde hak veriyor, cidden reformist ve özgürlükçü bir profil çiziyordu. Ben bugün kimsem ve neysem, o gün de oydum! Aynı değerlere, aynı ilkelere inanan biriydim. Soylu’nun görünümü, bu değerleri paylaştığı yönündeydi.  Bu nedenle ben DP’nin ve kendisinin yeniliklere gayet açık, genç, dinamik ve demokrat bir genel başkan olarak Türkiye’de ileride önemli bir rol oynayabileceği konusunda ikna oldum! O zamanlar ileride oynayacağı önemli rolü doğru tespit etmişim. Ama tarihin yanlış yerinde yer alacağını, hatta bu tarihte bir başrol oyuncusu olacağını öngörememişim. Dedim ya, ben hala Almanya’da şahsiyetin ana zemini olarak kabul edilen “olduğu gibi görünmek” konusunda Türkiye’deki ciddi kültürel erozyonu fark edememiş durumdaydım. Hayatında takiyye olmayan biri olarak, takiyyeyi “ilm-i siyaset” addeden ekolün yabancısıydım. İyi ki de öyleymişim aslında!

Derken Kasım 2008’de DP Olağan Büyük Kongresi yapıldı. Ben o kongre için Soylu’nun ana strateji geliştirmek üzere Ankara’daki Celal Bayar Köşkü’ne davet ettiği iki-üç kişiden biriydim. Çok onore edici bir sorumluluktu. Üç-dürt gün gece gündüz Bayar Köşkü’nde çalıştık. Kongrenin planlamasını, genel başkanın konuşmalarını, partinin stratejilerini belirledik. Soylu ile çok yakın bir çalışma oldu. Uykusuz geceler, sohbetler, şakalar, birçok insani durum, takdir edersiniz insanları birbirine yaklaştırıyor. Tanıdığım “insan Soylu”, özellikle iyi bir ekip oyuncusu olarak, benim değer verdiğim biriydi. Giderek DP’nin ana yörüngesine ekibinin etkisini yansıtmasıyla, merkez sağda ileride değişik bir liderlik ekolü oluşturacağına kani olmuştum. İnsanların söylemlerini doğru kabul etmek, dürüst ve yapıcı bir insan ilişkisinin temelini oluşturur. Bu doğrultuda Soylu’nun diskurunu Soylu’nun fikri ve inancı kabul ettim. Doğrusu ve olması gereken de buydu zaten!

Soylu adımı çarşaf listeye alarak benim GİK üyesi seçilmemi sağladı

O 9. Olağan Genel Kongre’de GİK listesinde benim adım yoktu. Nereden biliyorum? Listeyi hazırlayan ekipteydim de ondan! Dedim ya, çok az kişiydik zaten. Kongreye genel başkanla beraber gittik. Kongre tıka basa doluydu. Ciddi bir destek vardı! Başkanın bu kadar yakınında olmak, o havayı koklamak, köklü bir siyasi geleneğin evrimine katkı ve etkide bulunuyor olmak, muhteşem bir duyguydu. Bugün yazılarımda savunduğum değerlerin önemli bir siyasal geleneğin lideri tarafından savunulması, onu bazı konulara yönlendirmek ve duyarlı hale getirmek, ciddi bir kamusal yarar verme duygusu sağlıyordu. O kongrede, sanırım Bayar Köşkü’ndeki güven ve arkadaşlık ortamının verdiği güvenle, bana sormadan, Soylu adımı çarşaf listeye alarak benim GİK üyesi seçilmemi sağladı. Artık Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi geleneğinin tek temsilcisi olan yeni DP’nin en üst karar organına seçilmiştim. Çok küçük bir grubun üyesiydim. Ve bunun da ötesinde, diğer GİK üyelerinden daha farklı bir konumda, genel başkanın en yakın ekibindeydim. Daha 36 yaşındaydım. Yeni doçent olmuştum. Benimle beraber birkaç akademisyen daha vardı.

Sonrasında DP seçimlerden istediği sonuçları elde edemedi. Partide bu yazıda ele almak istemediğim bazı kıpırdanmalar ve huzursuzluklar doğdu. Derin devlet geleneği ve dinozorların partiyi yeniden ele geçirme niyetleri falan, klasik bir Türkiye siyaseti mutfağı yani anlayacağınız! Soylu bu dönemde bana ve yakın ekibine daha da yaklaştı. Genel Merkez’de çok kez beraber çalıştık. Hatta makam aracıyla Ankara-İstanbul arasında beraber olduk. O derece yakındık! Onun saç stilinden retoriğine, verdiği örneklerden konuşmalarındaki tonlamalarına, detay siyasi stratejilerden ana meselelerdeki pozisyonuna kadar her konuda çok ama çok yakın mesaimiz oldu!

Soylu o zamanlar bambaşka bir insandı!

“Rahmetli Menderesle kendini kıyaslıyorsun. Bu milleti oyalıyorsun. Bu milleti kandırıyorsun. Bu ülkenin insanını istismar ediyorsun. Sen kim, Menderes kim!” dediği Tayyip Erdoğan’a, henüz “Tayyip Erdoğan bu ülkenin ilelebet ezeli ve ebedi başkanıdır!” deme aşamasına gelmemişti! Erdoğan’ın başkanlık sistemini kendisi için istemediğini “”vallahi-billahi” diyerek savunacak bir siyasetçi görünümü yoktu! “İnadımı, inancımı sadece DP’yi ve dürüst insanları yeniden Türkiye’nin yönetimine getirmeye azmettirdiğim için size bir söz veriyorum! Bir daha! Ama asla bir daha boynunuzu yere eğdirmeyeceğim!” diyordu.

Gelinen noktada, artık SS –Hitler Almanya’sındaki faşist paramiliter NAZİ gücünün kısaltması!– olarak anılan, 511 bin vatandaşını hukuksuzca ve anayasaya bile aykırı olarak gözaltına aldırtan veya tutuklatan, yüz binlerce kamu personeli şerefli Türkiye memurunu saçma sapan ve sudan gerekçelerle, kanıtsız ve keyfi ihraç eden ve onları aileleriyle birlikte açlığa-sefalete mahkûm eden, hatta ve hatta bugün artık daha da ileri giderek seçimlerde seçilecek belediye başkanlarına ve meclis üyelerine mazbatalarını vermeyeceğini alenen söyleyen bir faşizan tetikçi profili var! Seçim meydanlarında kendisine soru soran vatandaşın sorusunu beğenmeyip hırpalatan, sonra da tutuklatan bir kara gömlekli izliyorum dehşet içinde! Bir de kifayetsiz bir muhterisin pozisyonunu korumak ve biraz daha güç devşirebilmek için ne kadar şahsiyetsizleşebileceğine tanık oluyorum, utanarak! Şahsiyet diyorum, çünkü dün tükürdüğünü bugün yalamanın, dün kara dediğini bugün salt onaylamak da değil, onun adeta kulu olmanın ete kemiğe bürünmüş hali gibi hareket ediyor Soylu.

DP lideriyken savunduğu değerlerin tümüne ihanet ediyor

Bu manada, oryantal “ilm-i siyaset” vodvilinin en baş figürü, üstad-ı azamı görünümünde. Sırtını derin bir yerlere, Ağar’ların, Çiller’lerin ve diğer karanlık figürlerin iplerini tutanların gücüne dayamış, ne hikmetse Türkiye tarihinde bir ilk olarak seçimlerde oradan oraya konuşmaya, mitinglere gidiyor. Anlaşılan “ezeli-ebedi” başkanı, “reisi için geriye sayımın başladığını kokluyor! Evet, kifayetsiz belki, çok zeki değil hatta. Ama içgüdüleri çok keskin, burnu da iyi koku alıyor! Kariyerinin basamaklarını tırmanırken “her yolu mübah” gören, nabza şerbet veren, ilkesiz-değersiz, güce tapan ve salt iktidar arzulayan tipik bir Türkiye oryantal siyasetçisi o! Soğuk mahzenlerde inim-inim inleyen, işkence hanelerde onuru bedeniyle beraber ezilen, bu rezil ve utanç dolu dönemde Erdoğan’la beraber derinlerin tasmasına en fazla talip olan bir siyasetçi!

Soylu’nun bana öğrettiği tek şey…

Bense, aynı Süleyman Soylu’nun içişleri bakanı olduğu dönemde KHK ile vatan haini ve terörcü ilan edilerek, alnına kara leke çalınarak üniversitedeki görevinden atılan basit bir akademisyenim. Beni attıklarında Kanada’da bir yıllık görevlendirmeyle üniversitem adına araştırma yapıyordum! Çocuklarımın ve eşimin de pasaportlarını iptal ederek bize Türkiye sınırları dışında da zulmetmeye çalıştıklarında, Soylu’nun nasıl bir karakteri olduğunu, onun için onur, sadakat, adalet gibi kavramların ne anlama geldiğini daha iyi anladım! O meydanlarda haykıran, ağzından köpükler çıkartarak bir içişleri bakanından ziyade bir sokak kabadayısı gibi konuşan, insanların kaderlerine zebanilik yapmaktan gurur duyan insanın şahsiyetine bir not verdim. Ve yollarımı ondan çok önceleri, AKP’ye geçme haberini aldıktan hemen sonra ayırdığımdan dolayı büyük bir huzur hissettim. Soylu’nun bana öğrettiği tek şey, Türkiye’de insanların sözlerinin çok fazla anlam taşımadığı oldu. Her zaman sözden ziyade eylem, yan, davranış esastır!

Süleyman Soylu’yla ilgili izlediğim her bir videodan sonra, onunla alakalı okuduğum her bir haberden sonra, onunla yan yana olmadığımdan dolayı şükrediyorum! Kendi kendime iyi ki onunla yol arkadaşı değilim, iyi ki onun gibi değilim diyorum. İyilikle kötülüğün mücadelesinde tutulan saf bakımından sanırım SS’ten daha iyi bir turnusol yok!

4 YORUMLAR

  1. ŞAHSİYETİNİZİ SAYGIYLA SELAMLIYORUM….
    SiZ hiç süt makinası gördünüZ mü?
    O kaymağı ile suyunu ayırır..
    Herkes kaymak olamaZ..
    SS ile o makinadan geçtiniZ…
    O su kısmına, siZ kaymak kısmına..
    Bu hep böyledir.
    Allah Zaten bu dünyaya biZleri bunun için göndermiş..
    Bir daha Adem babamıZın yediği yasaklı ağaçtan yemeyeceği kıvama geldikten sonra, cennete gidebileceğiZ..
    Hani Allah Adem babamıZa yeyin-için, ama bu ağaçtan yemeyin demişti ya…
    Şimdide Allah bana-siZe ve hepimiZe dünyada yiyin-için-şakalaşın ve birbiriniZi sevin…. amma
    masum lohusa kadınları, ihtiyarları,çocukları ceZaevine haksıZ yere atmayın…
    dilinden, ırkından dolayı kimseye Zülmetmiyin…
    rüşvetçiyi tutanı değil, alanı tutuklayın….
    Hakimlere istediğiniZ kararları versinler diye rüşvet vermeyin…
    Bir insanı sırf bankaya para yatırdı diye, bir okulda okudu diye haksıZlık etmeyin…
    diye buyuruyor ve emrediyor.
    Bunun aksini yapanı elbet cehenneme atacaktır.
    Allah, Adem babamıZın yasaklı ağaçtan yemesini boş yere biZe kuranla bildirmiyor…
    DÜNYADAKİ YASAKLI AĞAÇTAN YEYİPTE TÖVBE ETMEYENLER İÇİN
    YAŞASIN CEHENNEM
    YAŞASIN CEHENNEM
    YAŞASIN CEHENNEM…

  2. Analiz ve yorumlarınız için tebrik ediyorum. Lakin egitiminiz, kariyeriniz, başarılarınız vb. bir yazıyı ayrıca kaleme alsanız da her defasında bunlardan bahsetme zahmetinden sizi kurtarmış olsak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin