Sükûtun çığlıkları

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

İlk arabasıyla İstanbul trafiğine çıktığı günü resmederken bir arkadaşım, “Acemi bir şoför trafiğe girdiğinde, ustalık sökmüyor; herkes acemileşiveriyor!” demişti, yıllar önce.

Günümüzde sosyal medya biraz öyle.

Hakkını yememek lazım; ne yaptığını bilen, bu mecranın imkanlarıyla insanlığa hizmet eden elbette çok insan var. Allah (celle celâlühû) adetlerini çoğaltsın ve istikametten de ayırmasın!

Ancak, bu trafikte, boyu direksiyona yetişmeyen bebeler de yok değil; dört lastik üstü direksiyon bulan koltuğa kurulmuş, girmişler düz gördükleri yola! Sanki lunaparkta çarpışan araba pistindeler, tam gaz ve vuran vurana!

Veya ilk adımını henüz atmış ağzı yalancı memeli badi bebeler, ellerine otomatik silah geçirmiş ve önüne gelene kurşun sıkıyor; yaptığını oyun sanıyor, aklınca ve anne-babası da olsa fark etmiyor, öldüren öldürüne!

Bir de o âlemin gönüllü, bir o kadar da emirber neferleri var, fırsat kollayan; üşüştükleri zaman ses gelecek yer fırsatçılığı yapıyor ve kokusunu aldıkları o yere sırtlanlar gibi saldırıyorlar; didikleyen didikleyene!

Bu yönüyle bu âlem, bir fecaât; hele bir de akıl ve muhakeme arkalara düşmüş, dümene de hisler oturmuşsa!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Kin ve nefret duvarını aşmış haset, bünyeyi sarmış ve sulh sahilinde demir almış vuslata vesile mantık gemileri çoktan yakılmışsa!

Bugünlerde, “Haziran” fırtınasında kaleme alınan ıstırap yüklü yazıların yer aldığı “Sükûtun Çığlıkları” adlı kitabın sayfalarında gezinmeye çalışıyorum; kanaatim o ki bugünlerin ilacı, o kitabın içinde saklı!

Aradan yirmi yıl geçmiş; değişen bir şey yok, hatta durum daha da vahim!

Baksanıza, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok..

Kin ve nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız..

Çokları, ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza!

Realiteden çok uzak; tedaviye kapalı ve hakikate karşı da kör ve sağır!

Kalabalıkların kuru gürültüye teslim olduğu böyle zamanlarda “sabır”, “sükûnet”, “ihtiyat” ve “teenni” Nebevî bir tavsiye.

Kolay mı?

Elbette, değil!

Yaşananlar ilk mi?

O da değil!

Hazreti Meryem gibi bir “Betül” olacaksınız ve adamlar ağızlarını doldura doldura “iftira” kusacaklar; her defasında siz, acı acı yutkunacaksınız. Hatta, bunlara muhatap olmaktansa yok olup gitmeyi yeğleyecek ve küllerinizi, unutulmuşlar deryasına savurmak isteyeceksiniz!

Yûsuf (aleyhisselâm) gibi bir “Kerîm” olacaksınız; yıllardır içlerinde teraküm ettirdikleri kin ve nefretlerini, yüzünüze kendi öz kardeşleriniz kusacak! Ve daha ötesi; siz görüp bileceksiniz ki dışarıya çıkan bir yana, hâlâ içlerinde saklı duran, dışarıya taşandan daha fazla!

Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) gibi bir “Afîf” olacaksınız; gündemi değiştirmek için mücrim musallat olacak ve sizden önce koşup yetiştiği Medîne’yi iftira seylaplarıyla kaynatacak!

Ve daha niceleri!

Zulmü lânetlemek, zâlimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek, dilinizin ucuna kadar gelecek ve tabiatınızın cidarlarını zorlayacak..

Yine de kimseye bir şey demeyecek..

Allah’ın görüp bildiğini düşünecek..

Olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlayacak..

Bir iki yutkunacak..

Sonra da bütün hiddet ve şiddetinizi, her zaman muhabbetle çarpan kalbinize emanet edecek..

Karakter, düşünce ve üslûbunuzun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda, bir “Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetineceksiniz.

Bunu yaparken bazen, âleme karşı saygılı olayım derken kendinize saygısızlık yaptığınız hissine kapıldığınız anlar da olacak…

Nebevî beyanı hatırlayacak ve aklınıza, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükûtun, Şeytan’a mum yakma mânâsına geleceğini de düşeceksiniz!

Kolay değil!

Kolay olsaydı, bu sabrı gösterenlere “sıddîkiyet” nişanı takılmazdı; Hazreti Meryem ile Hazreti Yûsuf’u bize, müşârun bi’l-benân bir “sıddîk” olarak yâd etmiyor mu, Allah (celle celâlühû)?

Hem, Âişe Validemiz’in meşhur unvanı da “Sıddîka Binti’s-Sıddîk” değil mi?

Öyle ya, bu anlamsız saldırıların hedefinde sükût yutkunanların sesini duyuran, bizzat Allah (celle celâlühû) olmuş.

Tabii ki masumu tebrie edecek bir vahiy yok bugün.

Peki ne var?

Kökleri mazinin derinliklerinde bir devletin, bütün imkanlarıyla didik didik ettiği hayatlar, takibin her türlüsüyle kaydedilmiş adımlar var!

Bir arkadaşım, taaccüble bana yazıyor; “Dosyamdaki tek isnat, 2000 yılına ait sizinle 103 saniyelik bir telefon kaydı; başka da bir şey yok! Hâkim de savcı da iki de bir onu önüme getiriyor!”

Adamlar, üzerinize gelen yumruk henüz doğmadan işe başlamış!

Muayenenin her çeşidiyle seni masaya yatırmış, görüntülemenin en âlâsıyla didik didik etmiş, laboratuvarın en gelişmiş teknikleriyle testlere tabi tutmuş!

Dosyaya, Hipokrat yeminine sadık bir doktor baksa, bünyenin sağlamlığına hükmedecek!

Ne yaparsın ki turp gibi bir bünyeye, hâlâ “corona” muamelesi yapan hastalar var!

Psikolojik savaşın ne olduğunu bilmeyenimiz yok gibidir; ancak, farkında olarak veya farkına varmadan onun bir parçası olmak ne acı!

Kur’ân, birilerine kızgınlığımızın bizi başka yanlışlara sevk etmemesi gerektiğini haykırıyor, hem de defaatle…

Farz-ı muhal o tetkiklere, henüz anasından doğmamış bir mikrop bile takılsaydı, buldukları o gün zâlimin bayramı olur, davul-zurna ile yedi düvele duyururlardı!

Öyleyse, bugünkü gürültüye bakıp aldanmamak lazım; can damarlarımızda dolaşan Mösyö Javert’lerin “iddianame” diye mahkemeye sunduğu evraklar, bu Cemaat’in yarınki “beraat” kararlarıdır!

İşin özü, sıddîkiyet yolunda “sadakat” testinden geçiyoruz!

Yarınlara yürüyen safvet arınıp durulurken, bir kenarda takılıp kalmamak için azı dişlerimizle tutunmamız gereken bir sahildeyiz!

Bakın, o günlerde daha neler söylemiş Hocaefendi?

Mü’min, denge insanıdır; içinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile o, ciddi bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretli kalmayı bilendir.

Şüphesiz o, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır.

İncinse de kimseyi incitmez; kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.

İçten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur, fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.

Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar.

Şartlar ne olursa olsun mü’min, her daim işine bakandır; dolayısıyla onu, susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılır!

Varsın, olsun!

Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı.

Dünkü sükût ile bugünkü duruşu özetleyen şu ifadeler de müthiş:

“Sükûtumuz, üslûbumuza emanet..

Misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir kaide..

Dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereği..

Ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…!

Ayrıca, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.”

Hislerin kabarıp benliklerin çarpıştığı trafikten uzak kalmakta fayda var.

Zira, gününe takılan, yarınlarını inşa edemez!

Aymaz Abi’nin sıklıkla söylediği gibi, müşteriler bekliyor; işimize bakalım!

Belki de beklenen bahar, işte böylesine bir sükûtun arkasında gizli!

Gelin, her şeye rağmen biz, yine de gönüllerimizle konuşalım!

2 YORUMLAR

  1. Allah razı olsun. Ne de güzel anlatmış sınız her şeyi. Kaleminize yüreğinize sağlık.
    Aymaz Hocamın dediği gibi “işimiz var. Müşteriler bekliyor.” Buradaki en önemli müşteri benim galiba. Kendimize bakmamız en önemlisi. Eleştireceksem benden daha eksik, noksan, zayıf ve günahkar kimseyi tanımıyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin