Şükufe Nihal’le bugünü okumak…

Bir kitabı okurken aslında kendi zamanını okuyorsun. Şükufe Nihal’in Domaniç Dağları’ndaki o ihmal edilmiş, savunmasız insanlar 2017’nin Türkiye’sinde de vardı. Ellerin kolların bağlı, ne bağırabiliyorsun ne de bir şeyi değiştirebiliyorsun. Kırılmış bir nesli onarmak için otuz yıl yeter mi bilmiyorsun. Ama yürümeye devam ediyorsun. 

ALİ TOPDAĞ | YORUM

Bazı kitaplar vardır; onları okuduğunuzda sadece bir hikâye okumazsınız. İçinizde uzun zamandır susan bir yer konuşmaya başlar. Ben bunu 2017 Mart’ında Şükufe Nihal’i okurken yaşamıştım. Daha doğrusu, onun Domaniç Dağlarının Yolcusu isimli kitabını okurken…

O günlerde garip bir ruh hâli içindeydim. İki farklı gazetenin kitap eklerine bakıyor, edebiyat adına sunulan şeyleri inceliyor ama içimde bir boşluk hissediyordum. Her şey fazla gösterişli, fazla süslü, fazla “hazırlanmış” geliyordu bana. Kelimeler vardı ama ruh yok gibiydi. Cümlelerin ustalığını görebiliyordum ama o cümlelerin insanı nereye götürdüğünü veya götürebileceğini anlayamıyordum.

İşte tam da böyle bir düşünceler içerisinde iken Şükufe Nihal çıktı karşıma. Domaniç Dağlarının Yolcusu’nu okurken edebiyattan yeniden haz aldığımı hissettim. Günlüğüme şunları not etmişim:  “İnsanı harekete geçirmeyen edebiyat üzerine düşünmeyi bıraktım. Çünkü anladım ki mesele sadece edebiyat değilmiş. Mesele, insanın hangi dönemde, hangi ruh hâliyle, hangi kitabın karşısına çıktığıymış. Bana hitap etmeyen bir metin, bir başkası için şaheser olabilir. Benim ruhumu sızlatan bir kitap ise başka birinin dikkatini bile çekmeyebilir.”

Domaniç Dağlarının Yolcusu o zamanlar bana dokunmuş, yüreğimi sızlatmıştı desem abartmış olmam. Şükufe Nihal’in satırlarında Anadolu vardı. Dağlar, yollar, yalnızlık, sessizlik vardı. Ama sadece bunlar değil… İhmal edilmiş insanlar da vardı bana göre… Devletin uzağında kalmış hayatlar… Kendi hâlinde yaşayan, temiz ama savunmasız insanlar… Belki cahil olduklarının bile farkında olmayan insanlar…

Bunu doğrudan bağırarak söylemiyordu Şükufe Nihal. Zaten onun dili sert değil, daha çok hüzünlüydü. Anadolu’ya yukarıdan bakan bir aydın gibi değil; anlamaya çalışan bir yolcu gibi yaklaşıyordu. Belki de bu yüzden kitabı okurken içinde bulunduğum zamanı düşünmeye başlamıştım.

Şükufe Nihal

Çünkü o yıllarda ben de milletimin yaşadığı mağduriyetlerden dolayı büyük bir rahatsızlık duyuyordum. İşin acı tarafı ise elim ayağım bağlı idi, birçok arkadaşımın yaşadığı mağduriyet ve sıkıntıyı yaşamamak için saklanıyordum. İnsan böyle durumlarda sadece üzülmek ve bağrına taş basmakla kalıyor. Ne bağırabiliyor, ne anlatabiliyor, ne de bir şeyleri değiştirebiliyor. İçinde büyüyen bir sıkıntıyla yaşamaya devam ediyor.

O günlerde zihnimde sürekli şu düşünce dolaşıyordu: “Milletimin saflığı, temizliği neticesinde kendisine söylenenlere hemen inanmasının getireceği mağduriyetleri görememesi ne kadar acı…”

Bugün dönüp bakınca görüyorum ki bu cümlede kızgınlıktan çok kırgınlık varmış. Çünkü ben hiçbir zaman bu insanları kötü niyetli görmedim. Daha çok eğitimsiz bırakılmış, kolay yönlendirilebilir hâle getirilmiş, tarih romantizmiyle büyütülmüş insanlar olarak gördüm.

Yıllarca okullarda bize anlatılan şanlı tarih hikâyeleriyle büyüdük. Kahraman özlemiyle yaşadık. Belki de bu yüzden Necip Fazıl’ın dediği gibi zaman zaman sahte kahramanların peşinden sürüklendik. İnsan kahraman aramaya alışınca bazen hakikati değil, kendisini heyecanlandıracak sesi takip ediyor.

Ama mesele sadece toplum da değil. İnsan dediğimiz varlık korkularıyla yaşıyor. Menfaat, rahata düşkünlük, konumunu kaybetme korkusu, eş ve çocuk sevgisi… Bunlar insanı bazen hiç istemediği yerlere savurabiliyor. Kimi zaman insan doğru olduğunu bildiği şeyi bile savunamıyor. Çünkü kaybetmekten korkuyor.

O yıllarda kendi kendime “Bu vetireden çıkmak o kadar kolay olmasa gerek.” diyordum. Gerçekten de kolay değil. Çünkü mesele sadece siyasî değil. Bir zihniyet meselesi. Düşünceler tadil edilecek, gerçekler anlatılacak, algılar yıkılacak, kul hakkı yeniden izah edilecek, cehalet yenilecek, fakirlikten kurtuluş yolları gösterilecek… Bütün bunlar için kaç yıl çalışmak gerekir? Sonra da “Hemen işe koyulsak otuz yılda sonuç alabilir miyiz?” diye de kendime sormuşum.

Bugün hâlâ bu sorunun kesin bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü toplumların tamiri bina tamirine benzemiyor. Kırılmış bir insanı onarmak zor… Ama kırılmış bir nesli onarmak çok daha zor.

Belki de bu yüzden, o günlerde yaşanan yıkımın tamirinin otuz yıldan önce mümkün olmayacağını düşünüyordum. Özellikle yirmili yaşlardaki insanların zihin dünyasına yerleşen algıları değiştirmek kolay görünmüyordu bana.

Ama bütün bu karamsarlığın içinde bile tamamen umutsuz değildim o zamanlar. Çünkü günlüğümdeki son cümle içimdeki ümidi öldürmüyordu: “Allah’ı ve dinini anlatmanın neresi kolay ki? Kolay olsaydı herkes talip olurdu…”

Belki de insanı ayakta tutan şey tam olarak bu. Sonucun hemen alınmayacağını bilmek ama yine de vazgeçmemek… Bir gün her şey düzelecek romantizmiyle değil; hakikatin yükünü taşımanın zaten zor olduğunu kabul ederek yürümek…

Şimdi dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Ben o kitabı sadece okumamışım. Kendi zamanımı onun satırlarında yeniden görmüşüm. Şükufe Nihal başka bir dönemin Anadolu’sunu anlatıyordu belki. Ama ben kendi çağımın yalnızlığını, kırgınlığını ve arayışını okuyordum.

Galiba bazı kitapların asıl gücü burada ortaya çıkıyor. Size bilgi vermelerinde değil… İçinizde uzun zamandır susturduğunuz düşünceleri yeniden konuşturmalarında…

Ve insan bazen bir kitabı bitirdiğinde aslında yolculuğu yeni başlıyor. Domaniç dağlarını aşan yolcu gibi… Dışarıda yürüdüğünü sanırken aslında kendi içine doğru yürüdüğünü fark ediyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin