Siyasetin değişen anlam dünyası

[SİYASET VE AHLAK İLİŞKİSİ-2]

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Daha önce de işaret ettiğimiz üzere modern dönemlerde siyaset, dürüst insanların uzak durması gereken kötü bir uğraş olarak görülmeye başlanmıştır. Zira o, yüce ideallerden ve ahlaki ilkelerden kopmuştur. Bu yüzden de yozlaştırıcı bir tabiata bürünmüş, güç ve menfaat devşirilen bir vasıtaya dönüşmüştür. Bu sebeple “kötü olan” ve “uzak durulması gereken” siyasetin bizatihi kendisi değil, modern zamanlardaki yorum ve uygulamasıdır. Şimdi günümüze doğru geldikçe siyasetin nasıl bir anlam daralmasına maruz kaldığına daha yakından bakmaya çalışalım.

Arapça bir kelime olan siyaset sözlük anlamı itibarıyla hayvanı özellikle de atı tımar ve terbiye etmek demektir. Nitekim aynı kökten gelen seyis de at bakıcısı demektir. Buradan hareketle siyasetin, bir şeyi görüp gözetme, onun iyilik ve ıslahı adına özenle gayret etme manasına geldiğini ifade edebiliriz. Daha sonraları siyaset, idare etmek, düzene koymak, tedbir almak gibi manalar için de kullanılmaya başlanmıştır.

Siyasetname literatürüne ve ahlaka dair yazılan eserlere bakılacak olursa klasik literatürde siyasetin, çok geniş bir anlama sahip olduğu görülür. Yöneten ve yönetilenin söz konusu olduğu her yerde siyaset de vardır. Bu yönüyle siyaset, yönetiminden sorumlu olunan kimselerin işlerini onların yararına olacak şekilde düzene koyma, aralarındaki anlaşmazlık ve ihtilafları çözme, durumlarını ıslah etme anlamlarında kullanılmış ve o, her zaman adalet ve ahlakla birlikte ele alınmıştır. Etik değerler her zaman için siyasetin önünde bir pusula vazifesi görmüştür.

Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda ise siyaset, kamu düzenini sağlama adına gerekli icraatları yapmak, halkın menfaatlerini korumak ve maslahatlarını gerçekleştirmek, devletler arası münasebetleri düzenlemek, memleketi idare etmek gibi anlamlara gelir. Bir yönüyle o, ortak iyinin bulunabilmesi ve herkesin huzur içinde yaşayabilmesi adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemi ifade eder.

Devletin idare edilmesi siyasetin önemli bir cüzünü oluştursa da onun tek şekli değildir. İslam ahlakçıları ve İslam filozofları devlet yönetiminin yanı sıra nefsin ve ailenin yönetimini de siyasetin önemli birer boyutu olarak ele almış ve yer yer bunlar arasındaki alakaya dikkat çekmişlerdir. Mesela Ragıb el-İsfehani, siyasetin, “nefsin yönetimi” ve “başkalarının yönetimi” olmak üzere temelde iki çeşit olduğunu ifade etmiş; nefsini yönetemeyen insanların başkalarını yönetmeye kalkmasının doğru olmadığını belirtmiştir. Ona göre bir insanın başkalarını idare edebilmesi için öncelikle nefsini ıslah etmesi ve onu idare edebilmesi gerekir. (Ragıb el-İsfehani, ez-Zeria ila mekraimi’ş-şeria, s. 33)

Modern dönemlerde ise siyaset çok daha farklı anlaşılmaya ve tanımlanmaya başlanmıştır. Günümüzde siyasetle ilgili yapılan tanımların farklılığına ve konu etrafındaki tartışmaların çokluğuna bakılacak olursa onun, tanımlanması, anlaşılması ve bir çerçeve içine alınması oldukça zor bir kavram olduğu görülür. Pek çok araştırmacı siyaset teriminin herkesçe kabul edilen ortak bir tanımının henüz yapılamadığını belirtir. Sahip olunan din, ideoloji ve felsefelerin siyasetle ilgili algı ve düşünceleri ciddi etkilemiş ve yönlendirmiş olmasının da bunda payı büyüktür.

Günümüzde yapılan siyaset tanımlarına bakılacak olursa onun sıkı sıkıya iktidarla ve devlet yönetimiyle irtibatlandırıldığı görülür. Dolayısıyla siyaset, devlet aygıtı etrafında döner ve siyasi örgütlenme içerisinde gerçekleşir. Siyasetle ilgili öne çıkan bazı tanımlar şu şekildedir: “İktidar için mücadele etme ve hangi yolla olursa olsun arzulanan bir neticeye ulaşabilme”, “kıt kaynaklar üzerinde yapılan mücadele”, “baskı ve boyun eğdirme”, “insanların hayatlarını düzenleyen genel kurallar yapmak”, “farklı hayat biçimleri arasındaki çatışmaların tartışma ve uzlaşma yoluyla çözümü”, “değerlerin otorite aracılığıyla paylaştırılması”, “kendine mahsus bir dil ile insanların kanaatlerini etkilemek veya kanaat oluşturmak suretiyle onları taraftar haline getirmek”, “iktidarı elde etme ve orada uzun süre kalma adına yapılan rekabet”.

Klasik literatürde siyasetle ilgili yaklaşımlarda daha ziyade halkın menfaat ve maslahatı öne çıkarken, modern dönemde siyaset sıkı sıkıya otorite, güç ve iktidarla ilişkilendirilmeye başlamıştır. Klasik dönemde siyasetle ulaşılmak istenilen ana hedef, hakkı ayakta tutmak ve adaleti temin etmek suretiyle ahenkli, huzurlu, istikrarlı ve erdemli bir toplum yapısı kurabilmektir. Modern dönemde ise onun hedefi, iktidarı elde etme, koltuğu koruma, muhalifleri diskalifiye etme ve devlet imkanlarından azami derecede istifade etmeyle sınırlı kalmıştır.

Modern dönemde sadece siyasetin amacı değişmemiş, amaca ulaşma adına kullanılan vasıtalar hakkında da yeni bir anlayış oluşmuştur. İslam uleması, meşru hedeflere ancak meşru hedeflerle ulaşılabileceğini ifade etmiş, meşruluk ölçüsü olarak da din ve ahlakın kurallarını esas almışlardır. Dolayısıyla onlara göre yönetici olan bir kimsenin bütün icraat ve uygulamalarının ahlakî esaslara uygun olması gerekir. Modern dönemde de siyasetin kendine özgü rasyonel ilke ve kuralları vardır. Fakat bu kuralların din ve ahlaka uygun olup olmadığına bakılmaz. Önemli olan bu kuralların hedefe ulaştırma adına makul ve işe yarar olup olmamasıdır.

Ahlakın Değişen Anlam Dünyası

Modern dönemde mana ve mahiyeti değişen önemli kavramlardan birisi de ahlaktır. Siyaset-ahlak ilişkisinin doğru kurulamamasının önemli sebeplerinden birisi de ahlakla ilgili algı ve düşüncelerdeki değişimdir. Ahlakın anlam dünyasındaki değişimi görebilme adına öncelikle günümüzde ahlaktan ne anlaşıldığı üzerinde duracak sonrasında da İslam ulemasının yaklaşımlarını vereceğiz.

Günümüzde ahlak daha çok “etik” kavramıyla ifade edilmeye başlanmış ve geleneksel tanımın dışında farklı bir anlam kazanmıştır. Bugün ahlak denildiğinde çoğu insanın zihnine gelen mana, “toplumdaki bireylerin uyması gereken ortak kurallar bütünü” dür. Farklı bir ifadeyle o, toplumsal alanlarda fertlerden beklenen ve talep edilen tavır ve davranış kalıplarıdır. Dolayısıyla ahlak, insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle münasebetlerini düzenler; fertlere, başkalarıyla birlikte olduğu zamanlarda nasıl davranmaları gerektiğini söyler; toplum hayatında insanların hâl ve tavırlarının niteliğiyle ilgili ölçüler koyar. Ahlakla ilgili böyle bir yaklaşım komüniteryan karakterlidir; yani merkezde birey değil, toplum vardır.

Birey özgürlüğünü esas alan liberal felsefenin savunucuları ise ahlakı daha farklı tanımlamışlardır. Onların ahlak tanımlarının merkezinde toplumsal kaygılar değil birey menfaatleri ve faydacılık vardır. Bu anlayışa göre kendisi için neyin değerli ve faydalı olduğuna insanın bizzat kendisi karar vermelidir; bir dış otorite değil. Dolayısıyla ahlaki yargıların objektifliğinden bahsedilemez. Birisi için yararlı olan bir davranış, bir başkasına zarar verebilir. Bu yaklaşıma göre ahlak, bizatihi ulaşılması gereken bir hedef değildir. Bilakis o, insanların kendileri için yararlı gördükleri hedeflere ulaşma adına bir araçtır. Bu sebeple bazıları bu tür bir ahlakı “araçsal ahlak” olarak isimlendirmiştir. Post-modern dönemlerde ortaya çıkan rölativizm düşüncesinin de böyle bir ahlak anlayışını destekleyeceğinde şüphe yoktur. Nihayetinde her iki yaklaşımında seküler bir karakter taşıdığında, (ister toplum ister birey açısından olsun) pragmatist hedeflere hizmet ettiğinde şüphe yoktur.

İslâm ulemasının ahlaka yaklaşımı ise daha farklıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki güzel ahlak, İslamî hükümlerin gerçekleştirmeyi hedefledikleri en önemli ilkelerden birisidir. Cenab-ı Hak tarafından, “Şüphesiz ki Sen pek yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem sûresi, 68/4) hitabına mazhar olan Allah Resûlü (s.a.s), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381) buyurmak suretiyle insanlığı da böyle bir mazhariyete ulaştırmanın asıl vazifesi olduğunu ifade etmiştir. Ebû Hureyre’nin rivaye ettiği, “İmanı en kâmil olan mü’minler, ahlakları en güzel olanlardır.” (Ebu Dâvud, Sünne 16; Tirmizi, Rada’ 11) şeklindeki hadis ise doğrudan iman ve ahlak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmektedir.

Ahlakla ilgili Kur’ân ve Sünnet’in yaklaşımlarını esas alan alimler “Ahlâk iledir kemâl-i âdem, ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mısraıyla ahlakın hem ferdin olgunlaşması hem de toplumun düzeni adına nasıl hayati bir rolü olduğunu ifade etmişlerdir.

Şunu da belirtmek gerekir ki İslam, mü’minleri ahlaklı olmaya çağırmakla kalmamış, konuyla ilgili yüzlerce âyet ve hadiste onlara nasıl ahlaklı olacaklarının yolunu da göstermiştir. Kur’ân ve Sünnet’e ahlak açısından bakan bir insan, âdeta onların baştan sona güzel ahlakı talim ettiğini görecektir. Bu sebeple bir mü’minin en ayırıcı vasfı, güzel ahlakı olmalıdır.

İslam ahlakçıları, güzel ahlaka sahip olmanın önündeki en büyük engelin nefis (heva ve heveslerin, arzuların, şehvetlerin kendisinde toplandığı manevî mekanizma) olduğunu ve ahlakın temel itibarıyla nefis terbiyesiyle ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü güzel ahlakın temelini; başkalarını düşünme, iyilik yapma, diğerkâm davranma, mütevazi olma, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmama, eliyle diliyle kimseye zarar vermeme, iffetli olma, vefalı davranma gibi vasıflar oluşturur. Fakat bunlar çoğu zaman insanın kendi zevklerinden, menfaatlerinden taviz vermesini gerektirir. Öfke ve şehvet hislerini kontrol altına alamayan, arzu ve tutkularını dizginleyemeyen, hırs ve haset gibi kötü duygularını iyiye yönlendiremeyen bir insanın güzel ahlakla bezenmesi çok zordur.

Arapçada yaratılış anlamına gelen “halk” kelimesiyle “ahlak” ve “huluk” kelimeleri aynı kökten türer. Bunlardan birincisi insanın dış görünüşü ve fizikî yapısıyla ilgilidir; diğeri ise kalp, ruh ve nefis gibi onun bâtınî yönüyle. Buradan hareketle şöyle bir yorum yapmak mümkündür. Allah insanı suret ve görünüşü itibarıyla mükemmel bir şekilde yaratmış ve iç dünyasını mükemmelleştirme işini ise insana bırakmıştır. İnsana düşen vazife, ciddi bir gayret ve mücahede ile dinin disiplinleri çerçevesinde yeni bir fıtrat kazanmaya çalışmasıdır.

İslam ahlakçılarının, ahlakı, “tıbb-ı ruhani” olarak isimlendirmeleri de bunu gösterir. Zira onlara göre tıp ilminin amacı, maddî hastalıkları tedavi etmek suretiyle bedenin sıhhatini korumak olduğu gibi; ahlak ilminin amacı da kalbe, nefse ve ruha ait hastalıkları tedavi etmek suretiyle onları terbiye, tasfiye (arıtma) ve tezkiye (süsleme) etmektir. Yani yaratılıştan gelen erdem ve faziletleri devam ettirmek, çirkin ve kötü huyları ise izale etmek. (Kınalızade, Ahlâk-ı Alâî, s. 36)

Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere İslam’ın öngördüğü ahlak anlayışı günümüzde “moral değerler” veya “etik” gibi kelimelerle kavramsallaştırılan ahlaktan oldukça farklıdır. İslam ahlakında asıl olan “olma”dır, “görünme” değil. Bu yüzden süreklilik esastır. Güzel ahlakı huy edinen bir insan, topluluk içinde olduğu gibi yalnız kaldığında da bunu devam ettirir; sakin zamanlarında olduğu gibi öfkeli anlarında da ahlakından taviz vermez. Tacizler, kışkırtmalar, şehevî duyguların baskısı onu ahlakdışı davranışlara sevk edemez. Aksi takdirde ahlakın onun fıtratında yerleşmediği anlaşılır.

Ahlakın bir tabiat haline gelmesinde etkili olan en önemli motivasyon kaynağı ise dindir; yani takvadır, hesap endişesidir, murakabe ve ihsan şuurudur. Ahlakı, toplumsal nezaket kurallarına indirmek onun anlamını daraltmak olduğu gibi, onu faydacılıkla izah etmeye kalkmak da onu anlamamanın ifadesidir.

Siyaset ve Ahlak İlişkisi

Bütün kavramların birbirine karıştığı, sekülerleştiği ve dinin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaştığı günümüz dünyasında siyaset-ahlak ilişkisinin doğru bir zeminde anlaşılabilmesi ve tartışılabilmesi adına belki sözü biraz uzattık. Fakat siyaset ve ahlaktan neyin anlaşıldığını veya anlaşılması gerektiğini ortaya koymadan ikisi arasındaki ilişkinin tahlil edilmesi de mümkün değildir. Bu ilişki anlaşılmadığı sürece İslam’ın devlet yönetimiyle ilgili durduğu yeri anlamak da zorlaşacaktır.

Daha önceki yazılarımızda da ısrarla belirttiğimiz üzere İslam’ın siyaset tekniğine, rejim şekline veya devlet yönetimine dair ortaya koymuş olduğu belirli bir model yoktur. Kur’ân ve Sünnet bu tür konularda adalet, şura, hukukun üstünlüğü, işi ehline verme gibi çok genel bir kısım ilke ve prensipler ortaya koymakla iktifa etmiştir. Fakat meseleye ahlak açısından bakacak olursak İslam’ın ahlaka dair vazettiği yüzlerce ilke ve prensip devlet yönetimiyle de ilgilidir.

Bir Müslüman, siyasete girdiğinde veya yönetici olduğunda Müslüman kimliğinden sıyrılamayacağına göre, ondan beklenen İslam’ın vaz ettiği bütün ahlakî değerleri şahsında temsil ve tatbik etmesidir. Ahlaka dair bu değer ve yargılar, siyasetçilerin ve yöneticilerin önüne aşamayacakları kırmızı çizgiler koyar, onların hareket alanını tayin eder, sahip oldukları güç ve iktidarın kullanımını sınırlar. Üstün bir ahlaka sahip olmayan yöneticilerin, sahip oldukları mevki, imkan ve yetkileri doğru kullanmalarını beklemek oldukça hayali ve ütopik bir beklentidir.

İslam uleması tarafından doğrudan devlet yöneticileri için kaleme alınmış olan Nasihatname ve Siyasetnamelerin asıl maksadı da yöneticilere ahlakî esasları hatırlatmak, onları hak ve adalete çağırmak ve böylece muhtemel zulüm ve haksızlıkların önüne geçmektir. Gazzalî, Maverdi, Nizamülmülk, Tartuşi ve Aşık Çelebi gibi alimler tarafından kaleme alınan siyasetnamelere baktığımızda devlet başkanına ve yöneticilere yapılan nasihatlerin şu konular etrafında döndüğü görülmektedir:

Adaletten ve insaftan ayrılmama, halk tarafından kolay ulaşılabilir olma, halkın dertlerini dinleme ve onların genel ahvalinden haberdar olma, ilme ve ilim ehline değer verme, mazlumların hakkını zalimlerden alma, yoksul ve muhtaçlara yardım etme, kamusal vazifeleri ehil ve liyakatli insanlara verme, dürüst ve ahlaklı insanlarla çalışma ve dalkavukları etrafından uzaklaştırma, doğruluktan ayrılmama, yalan vaatlerde bulunmama, Allah’ın ihsan etmiş olduğu nimetlerin kadrini bilme ve bunları yerinde değerlendirme, sahip olduğu güç ve imkanlar yüzünden gurur ve kibre kapılmama, isyankar ve mücrimlere gereken cezayı verme, halkına karşı şefkatli ve merhametli olma, öfkesine yenik düşmeme, dünyaya tamah etmeme ve hırs göstermeme, israftan kaçınma, lüks ve şatafata dalmama, halkın malını mülkünü göz dikmeme ve bunları haksız yere almama, beytülmali şahsı adına kullanmama, memurlarını sürekli denetleyerek onların da halka zulüm ve haksızlık yapmasına mani olma, vergilerde adaleti gözetme, yeryüzünü mamur hale getirme, ülkenin güvenliğini sağlama.

Siyasetname yazarları bunlara riayet eden bir kimsenin halkının sevgi ve saygısına mazhar olacağını ve onların hayır duasını alacağını ifade etmişlerdir. Zira yöneticilerinin dürüst, adil ve ahlaklı olduğunu gören halk onları sevecek, onlara itimat ve itaat edecektir. Onlar bu konuda şöyle bir ölçü getirmişlerdir: “Devlet başkanı sizden başka birisi olsaydı, onun size nasıl muamele yapmasını ister idiyseniz, sizin de halka öyle muamele etmeniz gerekir.” Onlara göre arkasından sitayişle bahsedilmesini ve kubbede hoş bir sada bırakarak dünyadan ayrılmayı arzu eden bir yöneticinin yapması gereken adaletten ve güzel ahlaktan başka bir şey değildir.

Hiçbir siyasetname kitabında makyavelist düşüncelere rastlamak mümkün değildir. Onlar ahlakı asla araçsallaştırmamış ve pragmatik mülahazalarla ele almamışlardır. Hiçbir gerekçeyle zulmü ve ahlakdışı davranışları meşrulaştırma yoluna gitmemişlerdir. Sürekli bulundukları konumun ağırlığını, hesap gününü ve kendilerinden büyük bir Rabb’in olduğunu hatırlatarak yöneticilerde sorumluluk duygusunu harekete geçirmişlerdir. Onları günahlardan, zulümlerden ve ahlaksızlıklardan alıkoymaya çalışmışlardır. Zorbalık ve zulme başvuran devlet başkanlarının üstlendikleri emaneti kirleteceklerini, bu yüzden de bedbaht olacaklarını ifade etmişlerdir.

İslâm alimleri yöneticilerin ahlâklı olmasına ayrı bir önem vermişlerdir. Onlar sık sık “Halk, devlet başkanının dini üzeredir.” sözüne yer vermiş ve yöneticileri zalim ve ahlaksız olan bir memleketin vatandaşlarının da onlara uyacaklarını vurgulamışlardır. Konuyla ilgili rivayet edilen şu hadis de bu manayı güçlendirmektedir: “İnsanlar arasında iki kesim var ki onlar düzgün olursa diğer insanlar da düzelir, onlar bozulursa diğerleri de bozulur, bunlar yöneticiler ve ilim adamlarıdır.” (Kenzu’l-ummâl, 10/191) Halk arasında meşhur olan “Balık baştan kokar.” sözü de bunu ifade eder.

İslam düşünce geleneğinde, günümüze model olabilecek tatmin edici bir siyaset teorisinin geliştirildiğini ve uygulandığını söylemek zor olsa da; ahlak ve siyaset kavramları etrafında üretilen fikriyat ve temel anlayışın, günümüzün kirli siyasetine istikamet kazandırabilecek potansiyelde olduğu da bir gerçektir.

Modern dünya; ilim, teknoloji, kalkınma, refah, demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi alanlarda gösterdiği başarıyı ahlak alanında gösterememiştir. Ahlaktan bağımsızlaşıp kendine has rasyonel ve pragmatist bir kısım kurallar etrafında hareket eden siyaset de yozlaşmaya başlamış, sorun çözmesi gereken bir mekanizma iken sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Zira siyaset, güç, iktidar ve makam, tabiatı itibarıyla yozlaştırıcıdır. Bundan salim kalmanın yolu ise siyasetin, adalet, hakkaniyet ve ahlaka uygun olarak icra edilmesidir.

Siyasetin ahlaktan bağımsızlaşması bir yana bazıları onu dinin ve ahlakın da üzerine çıkarmış, onları da etkileyen ve hatta belirleyen bir faaliyete dönüştürmüş ve mutlaklaştırmışlardır. Bunun bir neticesi olarak bir kısım siyasetçiler de ahlakdışı davranmanın ve günah işlemenin kendilerine tanınan bir imtiyaz olduğunu içselleştirmeye başlamışlardır. Ne var ki böyle bir anlayışın ortaya çıkaracağı siyaset de ancak zalim, kötü ve kirli bir siyaset olacaktır.

Netice

Günümüzde siyasetin kaçınılması gereken ve kendisinden Allah’a sığınılması gereken kötü bir uğraş olduğunu ifade edenlerin sayısı hiç de az değildir. Halbuki Aristo siyaseti, insan mutluluğunu ve toplum huzurunu gerçekleştirme sanatı olarak gördüğü için onun en yüce ve en anlamlı bir beşeri faaliyet olarak kabul eder. İşte siyasetle ilgili tamamen birbirine zıt bu iki farklı yaklaşımın temel sebebi, onun hangi hedeflere yöneldiği ve bu hedefleri de hangi vasıtaları kullanarak gerçekleştirdiğiyle alakalıdır.

Siyasetin önüne insancıl hedefler koymanın ve bu hedefleri de insancıl yollarla gerçekleştirmenin en etkili vasıtası ise siyasette ahlaki ilkeleri hâkim kılmaktan geçecektir. İşte bu noktada ahlakî ilkelerin her zaman, her yerde ve herkes için gözetilmesi gerektiğini savunan; yönetici için adalet ve ahlakın dışına çıkmasını haklı gösterecek herhangi bir istisna öngörmeyen; hatta adalet, hakkaniyet, dürüstlük, merhamet gibi ahlakî sıfatlara öncelikli olarak devlet başkanlarının sahip olması gerektiğini ifade eden İslam ulemasının yaklaşımları fevkalade önem taşımaktadır.

Zaafa uğramış siyasi ahlakın yeniden ihya edilebilmesinin yolu onu, hak, adalet, kamu menfaati, maslahat ve güzel ahlak ile sınırlandırmaktan geçmektedir. Farklı bir ifadeyle güç, iktidar ve menfaat etrafında dönen günümüzün kirli siyasetini yeniden hayır ve salah yoluna sevk edecek olan en güçlü dinamik ahlakî değerlerdir.

1 YORUM

  1. Günümüz toplumlarının, temeli çelişkili liberal görüş ile ibâhiyye içerisinde boğuldukları şu zamanlarda, yazdığınız bu yazından dolayı sizlere minnettarım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin