Şehre bir ‘Gazelle’ geldi

YUSUF ÜNAL | YORUM

Şehre bir film geldi, kalktık gittik. Nadir Sarıbacak ve Samy Pioneer’in filmi. Adı ‘Gazelle’, yani ‘Ceylan’. Hamile bir ceylan doğum yapmak üzeredir hani, alt metinde onun hikâyesi akıyor. Ceylan bir nehir kenarında güvenli gördüğü bir yere gelir. Tam doğum sancıları başlarken ormana yıldırım düşer ve yangın çıkar.

Solunda yayı gerilmiş bir avcı vardır. Sağında aç bir aslan beklemektedir. Önünde yangın, arkasında nehir… Ceylan ürkek ve tedirgin, bir çıkış yolu arar fakat nafile. Sonunda kaçmayı bırakır ve yalnızca doğuma odaklanır. O sırada avcının yakınına bir yıldırım daha düşer. Avcı irkilir, oku yön değiştirip aslana saplanır. Yağmur başlar ve yangın söner. Bütün bunlar olurken ceylan nur topu gibi bir yavru dünyaya getirir.

Adından hareketle biraz naif bir film izleyeceğimi umuyordum ancak öyle olmadı. O ceylan doğum yapana kadar habire tokatladı durdu beni. Sadece beni değil, salonun hemen hepsini. Galiba kimse beklemiyordu bu sertliği. Sertlik dediğim yabancı değil, bizim hikâyemiz, hepimizin hikâyesi.

Türkiye’de KHK ile işten atılmış bir müzik öğretmeninin iç dünyasına dalıyoruz. Yakup ülkesinden kaçıp Amerika’da bir mülteci olarak hayata tutunmaya ve ailesini bir araya getirmeye çalışıyordur.

Daha ilk sahnelerde bize ne yapmışlar böyle diye kendine yazıklanmaya başlıyorsun. Başını halden anlayan birinin omzuna yahut dizine koyup pıtır pıtır gözyaşı dökesin geliyor. ‘Gazelle’ o omuz yahut diz olabilir diye umuyorsun. Sizin yaşadıklarınızın yaşandığını, çektiklerinizin anlaşıldığını hissediyorsun. Varıp filmin omzuna başını koyasın geliyor amma ne mümkün. Film yerinde duramıyor, pıtır pıtır gözyaşı dökmeyi beklerken bir hıçkırık tutuyor. Omzunda başın olduğu halde bir oraya bir buraya savuruyor seni.

Bir bakmışsın bir lokantanın mutfağında eti mi parmaklarını mı doğrayacağından emin olamadığın biri var karşında; bir bakmışsın karısını yurtdışına çıkarabilmek için kaçakçılarla pazarlık eden biri. Sırtında çantası, başında beresiyle yol bilmez, iz bilmez, dil bilmez bir mülteci. Kızıyla oyunlar oynamaya çalışıyor bir yandan, onunla bağlarını korumaya. Bedeni kurtulmuş ama aklı geride bıraktıklarında.

Parçalanmış bir benlik…

Odakta bir mültecinin arada kalmışlığı ve parçalanmışlığı var. Çoğu sahnede omuz kamerası devrede. Kahraman sırtında dünyayı taşıyormuş gibi. Yakın çekimler, şıkışık mekânlar ve dar açılar onun iç dünyasını yansıtıyor. Arka planlar ve sahneler hep karanlık, en azından loş. Aydınlık yok çünkü sarahat yok. Her şey belirsiz, karakterimiz bir bilinmezi yaşıyor. El yordamıyla ayakta durmaya ve yolunu bulmaya çabalıyor. Hikâyedeki ceylan gibi dört yandan sarılmış.

Yakup’un çalıştığı yerlerde yaptığı işler, karakteri inşa etme bağlamında dikkat çekici. Gündüzleri mutfakta çalışırken sürekli et doğruyor, kesiyor, biçiyor, dövüyor ve eziyor mesela. Pişirirken ya da servis ederken görmüyoruz ama. Mermer fabrikasının gece vardiyasına da başladığında mermerleri kesmek, bölmek, parçalamak, zımparalamakla uğraşıyor. Bunlar da Yakup’un kendi bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve ezilmişliğiyle ilgili geldi bana.

Diğer yandan filmde daima bir temizlik hali var. Bulaşıklar yıkanıyor, yerler paspaslanıyor, tezgâhlara su tutuluyor, el yüz yıkanıyor. Zira kahramanımız bir yandan hayatta kalmaya, kırığını yapıştırıp söküğünü dikmeye çalışırken öte yandan insan kalmaya devam etmeye çabalıyor. Dünyanın kirine pasına bulanıp başkalaşmak istemiyor.

Yakup normalde bir müzik öğretmeni, bir yönüyle sanatçı. Sazları, ırmakları, çakıl taşları varmış eskiden. Akdeniz ikliminde yaşarmış şarkıdaki gibi ve muhtemelen gülümsermiş de. Onların hepsini çekip almışlar ellerinden. Sazının tellerini sökmüşler de seslerini yitirmiş. Kulağında hep bir uğultu şimdi, bir gürültü, bir kakofoni. Aslında çalınan seslerini arıyor Yakup; kesip biçerken, yıkayıp arıtırken hep o seslere ulaşmaya çalışıyor. Ama o çabaladıkça her seferinde biraz daha uzaklaşıyor sesler.

Her şey akıyor; su, tarih, yıldız, insan ve fikir. Yakup akacak yer bulamıyor kendisine, ürkek ve tedirgin öylece kalakalıyor insan ormanının içinde.

Kullanılan çekim teknikleri, Yakup’un yaptığı işler, oluşturulan atmosfer ve sürekli arkadan gelen uğultular seyirciyi karakterin iç dünyasına çekiyor. Film boyunca bir parça Yakuplaşıyorsunuz.

Oyuncularda seslerin kırılması, ellerin titremesi, yakarışlar ve isyanlar çok sahici. Sarıbacak’ın sustuğu anlarda boynundaki damarların hareketi, diyaloglardan daha belirleyici. Görüntü yönetmeni ise karanlığı o kadar yoğun kullanmış ki, ekrandaki loşluk neredeyse Yakup’un ciğerlerine çöken ağırlık gibi. Senaryoda işlenen meseleyle çekimler birbirini tamamlıyor. Renk seçimleri, kadraj tercihleri, ışık kullanımları karakterlerle uyumlu.

Film kimileri için fazla gerçek, kimileri içinse bir eşin, bir babanın yıllardır suskun duran tercümanı. Sert bir tercümanı. Bu sertlik biraz daha estetikle sarmalansa, mizah ve ironiyle esnetilip yumuşatılsa daha iyi olur diye düşündüm. Yaşanan her acının insanın içine bir ağu bir zehir bıraktığına inanırım ben. Kişi bu ağuyu akıtacak bir mecra bulamazsa kendi kendini zehirler.

O zehiri içinden atıp kurtulmak mümkün mü bilemem. Mümkünse bile bunun yeterli olmayacağını, böyle ağır bedeller ödenmiş bir tecrübenin sadece acıdan kurtularak harcanmasının israf olduğunu düşünürüm. Hüner o ağuyu irfana çevirebilmektir bence. Derdi derman kılabilmek, dermanı derdin içinden süzüp almak. Hengâme ve Kaçış Rampası romanlarımda bunu yapmaya çalıştım.  Benim sanat eserinden beklediğim budur. Gazelle’de bu irfanî dokunuş hedeflenmiş evet, fakat bana kalırsa biraz örtük kalmış. Ağu o kadar ön plândaki irfanın sesi gerilerde kalmış diye hissettim.

Aslında filmin adı ve hikâyesi o irfanî sesin hatırlatıcısı olarak alt metinde akıp duruyor. Dışarıda ne olursa olsun sen yapman gerek işe odaklan, gerisini Allah’a bırak mesajı veriyor. Sen dünyayı boynuzlarında taşıdığı söylenen o öküz değilsin diyor, her şeyi halledemezsin. Tevekkül et ve kendi doğumunu yapmaya odaklan. Senin sorumluluğun bu kadar…

Ancak filmdeki gürültü o sesi bastırıyor kanaatimce.

Yine de filmin kendisine bir irfanî damar hatta damarlar açmaya çalıştığını görmezden gelemeyiz. İnsanın bir cemaat, bir dayanışma ağı içerisinde bütünlenebileceğini gösteriyor mesela. İnsan, hele ki ceylan gibi ürkek ve tedirgin biri tek başına ayakta kalamaz; parçalanır, ezilir, sürünür ve avlanır. Ancak bir sosyal çevrenin içerisinde yaşar, onlarla dayanışma içerisinde olursa dağıldığında toparlanabilir, bölündüğünde bütünlenebilir. Gazelle’de bu işleniyor. Kahramanımız kendisi gibi mültecilerle çalışıyor, onlarla aynı yerlerde kalıyor ve onlarla birlikte sosyalleşmeye çalışıyor. Başka şansı da yok zaten. Düştüğünde o sosyal çevre kaldırıyor, hastalandığında onlar bir tas çorba getiriyor.

Ayrıca film, oksijen maskesini önce kendine takmanın lüzumunun altını çiziyor. Kendine faydası olmayanın başkasına faydası olmuyor demek istiyor. Yönetmen, verdiği söyleşilerde bunu belirtiyor. Ancak filmde bu husus tam işlenmemiş gibi geldi bana. Yakup bir yerde dış dünyayı değiştiremeyeceğini anlayıp iç dünyasını onarmaya karar veriyor anladığım kadarıyla. Bir aşamadan sonra omuz kamerası karakterin sırtından iniyor, dar açılar genişliyor, filme bir aydınlık düşüyor. Gelgelelim bunlara sebep olan karar ânının nerede ve neyle başladığı sisli kalmış bana kalırsa.

Evet şehre bir film geldi. Sezen Aksu şarkısının ısrarlarına rağmen gülümseyemedik belki, bulutlar bir yere gitmedi. İklim değişip Akdeniz de olamadı. Ama biz bir parça da olsa yenilendik sanki. Sazlarımız, ırmaklarımız, çakıl taşlarımız vardı; anımsadık.

Anımsadık da ne oldu peki? Yaralarımızı kanattık…

‘Gazelle’ aslında acılardan ilaç almayı da göstermeyi amaçlıyor sanki. Ancak son tahlilde yaralar kanamaya devam ediyor. Filmin sürdüğü merhem kanattığı yaraları tam tedavi etmedi. Ancak belki de derdin içindeki dermanı görmek filmin değil, seyircinin işidir.

Aklımda şu soruyla kalakaldım: Sanat eserinin görevi yarayı tedavi etmek mi, yoksa onu öyle bir teşhir etmek ki, insan kendi yarasına yabancılaşmaktan vazgeçip onunla yüzleşmek zorunda kalsın mı? Gazelle ikincisini seçmişe benziyor. Ve belki de merhem, işte bu yüzleşmenin ta kendisidir.

1 Yorum

  1. yazıyı okurken duygulandım belki de yaşanmışlıklar geçti zihin gözlerimden…
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Övgü ile birlikte kendi yapıcı eleştirel fikirlerinizi yazmanız da hoşuma gitti ayrıca.
    saygılarımla…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin