Şef’in mektubu

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Yazının başlığını tamı tamına yazmadığım için eminim pek çok kişi MasterChef’teki medyatik ahçıların mektubundan filan bahsedeceğimi düşünecektir ama öyle değil elbette.

Efendim bahsini ettiğim şef başka bir şef, ecnebicesi “chief” ve ismi de Seattle…

Tahmin edeceğiniz üzere bir Kızılderili şefi.

Yaklaşık 250 yıl önce yaşamış ve kabilesine liderlik etmiş erdemli ve onurlu biri…

Artık yaşamayan ve kimsenin ismini pek bilmediği Suqwamish (anne tarafı)  ve Duwamish (baba tarafı) kabilelerinin reisiydi rahmetli. Amerika’nın en batısı ve en kuzeyinde yaşardı kabilesi. Beyaz adam oralara kadar gidip yerinden yurdundan etti onları.

New biography of Chief Seattle is thorough, insightful and, at times,  heartbreaking | The Seattle TimesTabii uzun süren kavga, savaş ve kandan sonra. Bu savaşlarda nasıl cesaretli ve erdemli bir lider olduğunu ispatlamıştı Şef Seattle.

Maalesef Fransız Katolikler yaptıkları katliam sonrasında kabilesinin büyük kısmını yok ettiler ve onu esir aldılar. 1830’da daha fena bir şey yapıp Şefi zorla Katolik Hıristiyan yaptılar ve ismini Nuh (Noah) olarak değiştirdiler. Onurlu biri için bu ölümden beter bir şeydi ama Şef Seattle kabilesini düşünüyordu hala.

Aslında orijinal ismi telaffuzu çok zor ve uzun olan yerli bir isimdi ve kimse söyleyemiyordu. Çoğu kişi söylerken Seattle benzeri bir kelime çıkarıyordu. Kendi rızası ve can dostu Dr. Maynar’ın önerisiyle ismi aynı zamanda yaşadığı kasabaya da verildi: Seattle.

Vefatını kadar kendi kavmi ve insanlık için çabaladı.

Bugün Amerika’nın pek çok yerinde ona dair bir anı, anıt ve hatıra bulunmaktadır. En önemlisi Seattle üniversitesindeki bronz büst ve Seattle mühründe yer alan resmidir.

Bu kısımları ilk kez duymuş olabilirsiniz ama eminim şu meşhur deyişi en az bir kez okumuşsunuzdur:

“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak!”

Onun da hikayesi enteresandır aslında.

Kızılderililer beyazlara yenildikten sonra çileleri bitmemiştir.

Sürgün, soykırım, tenkil, izolasyon.. Hepsini sonuna kadar tüm sertliğiyle yaşadılar.

Öte yandan beyaz insan hızla keşfedilen yeni kıtaya akın akın geliyordu ve ABD liderleri onlara yer bulmak istiyordu.

Chief Seattle's Letter | Faith Perspectives | stltoday.com

ABD Başkanı Franklin Pierce, ABD’ye gelen beyaz göçmenleri ABD’nin kuzeybatısına yerleştirmek amacıyla 1850’lerde beyaz girişimcilerin zenginleşmesi ve bölgenin daha fazla göç alması için çözüm amaçlı bir mektup yolladı Şef Seattle’a. Başkan Pierce bu mektupta Kızılderililerden toprak talep etmiş ve istekleri kabul edilecek olursa Kızılderililer için çok rahat geçinebilecekleri bir yerin ayrılacağını vaat etmişti. Şef Seattle yaptığı bir konuşmada başkana cevap verdi ve daha sonra bu konuşma metin haline getirilip dönemin Amerikan Başkanı’na iletildi.

İşte başlıkta bahsini ettiğimiz mektup bu mektuptur ve varlığından 1974 yılında yapılan bir fuara kadar kimsenin haberi yoktur. Başkanlık arşivinin sakladığı mektup insanın çevre karşısında bilinçsizce takındığı tavırlar karşısında duyarlılığı muazzam bir samimiyetle anlatır.

UNEP yani (Birleşmiş Milletler Çevre Koruma Teşkilatı) bu mektubu şimdiye kadar bilinen en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlamıştır.

Aslında Şef Seattle’ın 1854 yılında yaptığı bir konuşmanın beyaz bir amatör şair tarafından kaleme alınmasıyla yazılı hale getirilen mektup (kısaltılmış olarak) şöyledir:

“Washington’daki büyük şef topraklarımızı almak istediği konusunda sözünü göndermiş. Büyük şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini göndermiş.

Bu çok nazik bir hareket.

Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza çok az ihtiyacı var.

Ama biz teklifini düşüneceğiz. Çünkü biliyoruz ki, eğer satmazsak beyaz adam silahlarla gelip toprağımızı alabilir.

Gökyüzünü, toprağın ısısını nasıl alıp satabilirsiniz?

Bu fikir bize garip gelir.

Eğer biz havanın tazeliğine ve suların parıltısına sahip değilsek, onları nasıl satın alabilirsiniz? Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün kumlu sahiller, karanlık ormanlardaki sis, her açık alan, vızıldayan böcek, halkımın deneyim ve anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular Kızılderililerin anılarını taşır.

Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar.

Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir. Öyleyse, Washington’daki büyük şef toprağımızı almak isteyince bizden çok şey istiyor.

Beyaz adam dünyanın kardeşi değil, düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmaz. Çocuklardan dünyayı kaçırır. Aldırmaz. Babalarının mezarları ve çocuklarının hakları unutulmuştur. Annesi dünyaya ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlara ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır, iştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Bilmiyorum bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin şehirlerinizin görünümü Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Ama bu belki de Kızılderili vahşi olduğundan ve anlamadığındandır.

Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan bir kuşun yalnız ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Bir Kızılderiliyim ve anlamam.

Kızılderili su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini ve yağmurun temizlediği ya da çamın koku verdiği rüzgarın kokusunu yeğler.

Hava Kızılderili için değerlidir. Çünkü her şey aynı nefesi paylaşır. Hayvanlar, ağaç, adam, hepsi aynı nefesi paylaşır. Nefes aldığı hava, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Günlerdir ölü bir adam gibi kötü kokuyla uyumuş. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için değerli olduğunu hatırlamalısınız, çünkü hava, sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır.

Büyükbabamıza ilk nefes veren rüzgar, onun soluğunu da kabul edendir ve rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhun da vermelidir ve eğer size toprağımızı satarsak, onu, beyaz adamın bile gidip çayırın çiçeklerinin tat verdiği rüzgarı tadabileceği bir yer olarak, ayrı ve kutsal tutmalısınız.

Çocuklarınıza bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi öğretin. Dünya annenizdir. Dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz. Dünya insana ait değildir. İnsan dünyanındır. Bunu biliyoruz biz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlıdır. Dünyaya ne olursa dünyanın oğullarına da o olur. Hayat ağını insan örmedi, o sadece bir lif onun içinde.

Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çok değiller.

Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak. Bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama niçin halkım geçip gidiyor diye yas tutayım ? Kavimleri insan yapar. O kadar. İnsanlar gelir ve gider. Denizin dalgaları gibi.

Tanrısı kendisiyle arkadaş gibi konuşan ve yürüyen beyaz adam bile bu ortak kaderden ayrı tutulamaz.

Hepimiz kardeş de olabiliriz.

Göreceğiz.

Bildiğim bir şey var ki, beyaz adam belki bir gün keşfeder. Tanrımız aynı tanrı. Şimdi sizin bizim toprağımıza sahip olmak istediğiniz gibi ona da sahip olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama olamazsınız. O insanın Tanrı’sı ve şefkati Kızılderililer için de beyaz adam için de aynı. Bu dünya onun için değerli ve dünyaya zarar vermek onun yaratıcısını küçümsemektir. Beyazlar da geçip gidecek. Belki bütün diğer kavimlerden önce. Yatağına pislik yığmaya devam et, bir gece kendi pisliğinde boğulacaksın.

Ama yok oluşunda, seni bu topraklara getiren ve özel bir nedenle sana bu toprak ve Kızılderili üzerinde hakimiyet veren Tanrı’nın gücüyle yakılmış olarak parlayacaksın. Bu son, bize bir sır, çünkü biz bufalolar katledildiğinde, vahşi atlar ehlileştirildiğinde, ormanın gizli köşeleri pek çok insanın kokusuyla dolduğunda ve diri tepelerin görünümü konuşan tellerle lekelendiğinde anlamıyoruz. Çalılık nerede? Gitmiş! Ve kıvrak taylarla av hayvanlarına elveda demek nedir? Yaşamın sonu ve yaşamaya çalışmanın başlangıcı.

Öyleyse, toprağımızı alma teklifinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu vadettiğimiz ayrılan bölge için olacak. Orada belki, kalan kısa günlerimizi dilediğimizce yaşayabiliriz. Bu dünyadan en son Kızılderili de yok olduğunda ve anası sadece çayırlar üzerinde hareket eden bir bulut iken, bu kıyılar ve ormanlar hala halkımın ruhunu muhafaza edecekler. Çünkü halkım bu dünyayı, yeni doğanın annesinin yürek atışını sevdiği gibi sever. Öyleyse, eğer toprağımızı satarsak, onu bizim sevdiğimiz gibi sevin. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgilenin. Diyarın anısını onu aldığınızdaki gibi saklayın. Ve bütün gücünüzle, bütün aklınızla, bütün kalbinizle onu çocuklarınız için koruyun ve sevin. Tanrının hepimizi sevdiği gibi.

Bildiğimiz bir şey var. Tanrımız aynı Tanrı. Bu dünya onun için değerli. Beyaz adam bile bu ortak kaderden ayrı tutulamaz. Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz. Göreceğiz.”

(Meraklısı mektubun tam haline şuradan ulaşabilir.)

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin