Seçim sandığından çıkacak tavşan

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumunda Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) rejim tarafından nasıl kullanıldığını gayet net şekilde gördük. Hatırlatmakta yarar var. Türkiye için son derece hayati bir konu olan fiili rejimin hukuki rejime dönüşmesi ile ilgili nihai karar olan ve bu manada cumhuriyet rejimi kurulduğundan beri rejimi ilgilendiren en önemli sonuçlara sebep olacak bir referandumda YSK’nın oynadığı rol neydi? Lafı uzatmadan söyleyeyim. YSK seçimleri çaldı!

CHP milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger 16 Nisan referandumu sonrasında YSK’nın oy hırsızlığı için kullanıldığını söylemiş ve sandıkların yüzde 60’ına (!) manipülasyon yapılması nedeniyle itiraz edildiğini, halk iradesine karşı kıyım yapıldığını, 1,5 milyon oyun geçersiz sayılması gerekirken geçerli sayıldığını ifade etmişti. Düşündürücüdür! Müşahitlerin engellenmesini, HDP müşahitlerinin görevlerini yapmalarına kategorik olarak engel olunmasını falan saymıyorum! Yine Aksünger’in ifadesiyle YSK’nın uzun süre veri paylaşmaması, en az mühürsüz seçmen pusulalarının geçerli kabul edilmesi kararı kadar düşündürücüdür. Anadolu Ajansı bu kadar “şeffaflık” sağlayabiliyor işte! Aynı şekilde HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, referandum sunucunu belirleyen 1,5 milyon geçersiz oydan bahsediyordu. HDP görüşüne göre referandumda 3-4 puan seviyesinde bir manipülasyon yapılmıştı ve hatta güneydoğuda birçok yerde uluslararası gözlemcilerin oy kullanma işlemleri esnasında gözlem yapmalarına engel olunmuştu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu YSK’nın mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin kararının referandumun meşruiyetini tartışmalı hale getirdiğini ileri sürmüş, 1,5 milyon oyun şaibeli şekilde geçerli sayılmasının referandum sunucunu belirlediğini belirtmişti.

YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da önemli seviyede belirler

Esasında seçmen pusulalarının mühürlenme gerekçesi son derece basit ve anlaşılır. Pusula mühürlenerek sahteciliğin önüne geçilmeye çalışılıyor. Seçim pusulaları mühürlenmeden sayılırsa, mühürsüz oy pusulalarının potansiyel olarak sınırsız sayıda oya dönüşmesi mümkün. Yani kaç tane oy gerekiyorsa basarsın evet mührünü, sayıma dâhil edersin! Bu kadar basit! Başka bir ifadeyle, YSK’yı kim kontrol ediyorsa, oy oranını da gayet önemli seviyelerde belirleme, yani seçmen iradesini manipüle etme olanağına da sahip oluyor. Özellikle YSK’nın daha sandıklar kapanmadan, yani referandum oy kullanma işlemi devam ettiği esnada mühürsüz oyların kabul edileceği açıklaması, adeta sahteciliğe davetiye anlamına geldi 2017 referandumunda.

Peki, şunu soralım: YSK takdir hakkını kullandı diyerek kapatabilir miyiz bu meseleyi? Hayır! Neden? Çünkü 298 sayılı kanunun 101. maddesi uyarınca sandık kurulu mührü olmayan oy pusulalarının geçersiz sayılması zorunlu. Yasa gayet net ve anlaşılır olarak formüle etmiş meseleyi. Burada yorumlamaya kapıyı aralayabilecek herhangi bir muğlâklık kesinlikle yok. Yani YSK, net olarak yasaya aykırı bir biçimde, Saray’dan gelen direktifle yetki aşımında bulunarak ve suç işleyerek, seçimin kaderini etkileyen bir manipülasyona imkân tanıyor. Olan budur!

Saray, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net

Normal şartlarda referandumun iptal edilmesi ve seçimin tekrarlanması gerekiyordu. Çünkü mesele birkaç bin mühürsüz oy değildi. Milyonlarca oydan bahsediyoruz. 50 milyon seçmende 1,5 milyon geçersiz oyun geçerli sayılması azımsanamaz. Kaldı ki mühürsüz oyların geçerli sayılması kararının seçimler esnasında açıklanması ve istenilen sayıda oy “üretilmesine” olanak tanıması, bu kararın masum gerekçelerle alınmadığına işaret etmekte. Seçimin mihenk taşı olan dürüstlük ilkesi, hem oy kullanma bağlamında, hem de oy sayımı bağlamında açıkça ve kasıtlı olarak (yani sehven değil!) ihlal edilmişti. İşin paradoksal yönü, anayasaya göre YSK kararlarına karşı itiraz hakkı yok! Yani kanun hangi oyun geçerli olması, hangisinin geçerli olmaması gerektiğini bağlayıcı şekilde YSK’ya söylemekte, anayasa ama YSK kanuna aykırı hareket ederse YSK’ya karşı bir yaptırım öngörmemektedir. Sarayın, anayasa ve yasa arasındaki bu boşluğu gayet net bir şekilde gördüğü ve kendi menfaatine uygun olarak seçimi YSK eliyle manipüle ederek istediği sonucu masa başında aldırdığı anlaşılıyor. İyi de, referandumun iptal edilmesi kolay bir şey değil! CHP o kadar akvaryum muhalefeti ki, mesela sine-i millet gibi bir kararı gündeme getirecek bir kararlılığa ve cesarete (belki de çıkara!) sahip değil. Birkaç göstermelik adet yerini buldun türü çıkış ve girişimle bu ölçekte bir kumpasla baş etmek elbette olmazdı ve olmadı!

Avrupa Konseyi gözlemcileri de referandumun akabinde benzer yorumlar yaptılar aslında 2017 referandumundan sonra. Konsey, milyonlarca oyun geçersiz sayılması gerekirken YSK’nın tartışmalı ve yasaya aykırı kararı sonucunda geçerli sayılmasını, “manipülasyon” olarak niteledi ve bu manipülasyonun referandum sunucunu etkileyecek kadar büyük olduğuna işaret etti. Aynı doğrultuda, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da YSK’nın mühürsüz oy pusulalarına ilişkin kararının önemli bir güvenceyi (adil seçim ilkesi bağlamında) ortadan kaldırdığını belirtti.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) açıkladığı nihai raporda, mühürsüz oyların seçim güvenliği bakımından sorun oluşturduğu doğrultusundaki görüşünü yineledi. Dahası, OHAL döneminde ifade, toplanma ve örgütlenme gibi temel anayasal hakların ihlal edildiğini belgeledi. AKMP referandumun eşit şartlar olmayan bir ortamda gerçekleştiğini değerlendirerek, binlerce kamu personelinin görevlerinden ihraç edilmesinin veya tutuklanmasının demokratik ortama engel oluşturduğunu belirtti, ayrıca basın ve medya üzerindeki baskıların ve kısıtlamaların demokrasi ilkesiyle bağdaşmadığını vurguladı. Elbette rejim bu önemli eleştirilere kulaklarını tıkadı. Zaten bağımsız seçim gözlemcilerinin raporlarının bağlayıcılığı yok. Ülkenin prestiji ve demokrasi sıralamasını dikkate alan da artık olmadığına göre,  dosya kapanabilirdi. Öyle de oldu. Bu noktada dikkat çekici olan, CHP ve hatta HDP’nin durumu kabullenme hızlarıdır! 1,5 milyon oyluk bir usulsüzlükten, referandum sunucunun masa başında belirlenmiş olmasından bahsediyoruz! Ortada net bir yasaya aykırılık ve şike var. Bağımsız uluslararası kuruluşların raporları var. Kamuoyunun önemli ölçüde duyarlılığı var. Fakat olmayan ne? Yukarıda belirttim, yeniden vurgulayayım. Muhalefetin sağlam durmaması, bu durumu (bile) kabullenmesi!

Gelinen nokta çok açık: Anayasanın gasp edilmesi ve fiili rejim kurulması sonrasında, anayasal kurumlar – özellikle üst yargı ve YSK – tümüyle sahip oldukları otonomiyi, yani yürütme erkinin açık etkilerinden bağımsız olma durumunu yitirerek, fiili güce teslim oldular. Çünkü bunu yapmasalar, “FETÖ’cü” ilan edilerek hem pozisyonlarını hem de özgürlüklerini kaybedeceklerdi. 15 Temmuz sonrasında bir furyaya dönüşen cadı avı o denli vahşi bir fiili rejim oluşturdu ki, tüm Türkiye bürokrasisi tüm cumhuriyet döneminde hiç görülmedik düzeyde bir büyük ceberut baskıya maruz bırakıldı. Peki, kritik soruyu soralım o zaman: ne değişti?

Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok

16 Nisan 2017 ile bugün arasında fiili rejim sönümlenerek anayasal düzene geri mi dönüldü? Yürütmenin (Saray diyelim!) yetki gaspı son mu buldu? Yüksek yargı organları ve diğer yargı kurumları (mahkemeler, yargıçlar, savcılar) bağımsızlaştı mı? YSK 2017 referandumundaki gibi hareket etmeyecek de, artık tarafsız ve adil şekilde mi değerlendirme yapacak? 2017 referandumunda yapılan manipülasyonun önümüzdeki seçimlerde tekrarlanmamasının garantisi yoksa Muharrem İnce’nin avukatlara yaptığı çağrı mıdır? Naif olmayalım, hatta evet, lütfen biraz ciddi olalım! Muhalefetin elide hiçbir enstrüman yok. Adil ve demokratik bir seçimin koşulları mevcut değil. Medyaya erişimden, haber alma özgürlüğüne, seçimlerin şeffaf bir şekilde gerçekleşmesini sağlayacak TV yayınlarından oy sayım işlemlerine kadar, her şeyiyle 2017 referandumuyla aynı, hatta daha da geride bir seçim olacak. İkinci tura kalması neredeyse kesin olan bu seçimlerde, 2017 ile aynı koşullarda, YSK hangi sonucu ilan edecek sanıyorsunuz? Zaten Anadolu Ajansı oy kullanma esnasında yayınlayacağı oy oranlarıyla YSK için uygun olan zemini oluşturacaktır. YSK ise kapalı kapılar ardında sahibinin sesine uygun hareket edecektir. Bir- bir buçuk puanlık farkla bile olsa, seçimin galibi Erdoğan olarak ilan edilirse, muhalefet ne yapacak? İtiraz edenlerin “FETÖ’cü provokatörler” ve “dış odakların güdümünde olan teröristler” olarak ilan edilmesinin ardından, polis ve jandarma gücüyle “asayişin sağlanması” – kitlesel tutuklamalar, asimetrik polis şiddeti vs. – amacıyla sahaya sürülmesi sonrasında ne olacak?

Kitlesel protestolar, halkın tepkisi vs. senaryoların üzerinde duran yorumlar görüyor, şaşırıyorum. Lütfen biri çıkıp neden 2017 referandumunda bunların olmadığını anlatsın. Niçin 2017’de gerçekleşmeyen halk tepkisinin 2018’de gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Bugün itibarıyla fiili rejim daha fazla konsolide olmuş durumda. Tüm devlet kurumlarını ele geçirdiler, içinde daha iyi yuvalandılar. Dahası, hep söylüyorum, bu bir koalisyon. Yani Erdoğan yalnız değil, arkasında birbirinden farklılıkları olsa da, a- Batı tipi demokrasi isteyenlerin sistemden tecrit edilmesi, b- NATO’dan uzaklaşılarak Rusya’ya yanaşılması, c- bu şekilde Türkiye’de yeniden devlet içinde aktif ve etkin olmalarının sağlanması amaçlarını güden ittifak ortakları var. Biri tabii ki Erdoğan ve çevresi, diğerleri görüldüğü kadarıyla pro-faşist güçler olan MHP-Bahçeli, Avrasyacı ulusalcılar, eski derin devlet (yani ordudaki Avrasyacı bir hizip). Muhalefet olarak nitelenen Akşener ve İnce ve çevrelerindeki siyasi varlıklar da Kürdofobi, obsesif Cemaat düşmanlığı ve liberal demokrasi ile Batı alerjisinin değişik seviyelerde tezahür ettiği unsurlar. HDP bu koşullarda muhalefetin en fazla liberal Batı demokrasisi talep eden siyasi öğesi.

Bu koşullarda mı demokrasi talep eden bir halk hareketi ortaya çıkacak? Ben bunu inandırıcı ve gerçekçi bulmuyorum. Erdoğan seçimi manipüle edecek. Tek şansı bu. Ve işin kötüsü, o şansa sahip. Kullanmaz mı? Bu rejimin yıkılışı, kendi iç dinamiklerinde, mevcut güç odakları koalisyonu içindeki bir mücadele olursa gerçekleşecektir. Yani Erdoğan’ın arkasında duran güçler, ondan yarar elde etmemeye başladıklarına inandıklarında (mesela ekonomik krizin derinleşmesi durumunda bu gereklilik ortaya çıkabilir) ve desteği çektiklerinde, Erdoğan gider. Sorun şu ki, o güçler Erdoğan gittikten sonra da iktidar üzerinde (yeni başkan üzerinde!) etkin olur. Sorunların temeli 15 Temmuz sonrasında “Yenikapı Ruhu” denilen teslimiyetti. Rejimin dilini benimsemekti. Orada kaybetti Türkiye! Bu nedenlerden ötürü anayasal düzenin ve demokrasinin geri dönüşü konusunda yeni başkanın da herhangi bir hareket sahası veya serbestisi olmaz, olamaz. Türkiye toplumu, demokrasinin “ortak iyileri” olduğu konusunda bir irade ortaya koymuyor. Bu irade olacak, sonra da farklı siyasi kesimler temel hakların tümden benimsenmesi (Kürtlerin azınlık hakları da dâhil!)  ve oyunun kuralları konusunda asgari müştereklerde uzlaşacak. Bu olmayınca demokrasi de olmaz! Mevcut koşullarda seçim sandığından başka tavşan çıkmıyor yani!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin