Sahte gerilim!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Açık söyleyeyim bu tür yazılar yazmaktan hazzetmiyorum. Ancak o kadar çok soru ve yorum yapmaya zorlama var ki, mecburen topa girmiş oldum. Siyaset uzmanları bağışlasın. Ben şimdi size bir sinemacı gözüyle ülkede son 4-5 günde yaşananları özetlemeye çalışayım. Değerlendirme tamamen subjektiftir, benim olaya bakışımdır. 

Koronavirüs meselesinde iktidarın ne baştan oluşturduğu algı gibi çok başarılı, ne de kamuoyuna sunduğu gibi gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. 

Ancak bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar, demek de haksızlık olacaktır. 

Sabah yazarı Barlas’ın dediği gibi Türkiye bu sürece başkanlık yani Erdoğan başkanlığında yakalanmanın sonuçlarını görüyor. Mehmet Barlas bunun şans olduğunu düşünüyor ama öyle olup olmadığını tam olarak görmek için biraz daha beklemek durumundayız. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Virüs meselesi başlarda çok ciddiye alınmadı ama bu sadece bizim iktidarımıza ait bir durum değildi. Dünyada pek çok ülke ve hatta Dünya Sağlık Teşkilatı bile ciddiye almadı. Bunu bizzat teşkilatın sekreteri de itiraf etti. Mesela ilk başta alarm için erken filan dediler. Sonra ufaktan kaygılanıyoruz türünden açıklamalar (bknz) ve en nihayetinde itiraf geldi: ciddiye almadık özür dileriz! (bknz)

Tabii iş işten ve atı alan virüs Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Başta İtalya, İspanya, Amerika, İngiltere, Hollanda, Almanya gibi batılı ülkeler olmak üzere, İran, Türkiye ve daha pek çok ülkede on binlerce insana çoktan bulaşmıştı hastalık. 

Türkiye’de de her ülkede olduğu gibi virüs için özel bilim kurulu oluşturuldu. 

Henüz aşısı filan olmayan virüs için tek çözüm bulaşmasını önlemekti. Sağlık bakanı bunu çok veciz ifade etmişti hatırlarsınız. “Virüse karşı çok güçlü bir silahımız var, yakalanmamak!”

Yakalanmamanın yolu da belliydi. Sokağa çıkmamak, sosyal mesafeye uymak, hijyene dikkat etmek vesaire. 

Ülkede bir anda kolonya fiyatları patladı. 

Üzerinde Tayyip Erdoğan’ın hediyesidir yazılı maskeler, kolonyalar dağıtıldı. 

Türkiye virüs ile mücadele ediyordu. 

Sistem başkanlık sistemiydi ve her şey başkana bağlıydı şüphesiz. 

İYİ Parti genel başkanı bir iddiada bulundu; bilim kurulu sokağa çıkma yasağı teklif ediyor ama Erdoğan bir türlü kabul etmiyordu. (bknz

Yandaş medyanın tamamına yakını, iktidar vekilleri de dahil hepsi sokağa çıkma yasağının bu ülkeye ihanet etmek anlamına geldiğini yazıp çizdiler. 

Ancak durum da ciddileşiyordu. Gerçi sağlık bakanlığı işi rutine bağlamıştı, günlük 2 bin küsur yeni vaka ve 76 ölümle durumu idare etmeye çabalıyordu lakin bir süre sonra mızrak çuvala sığmamaya başladı. Bilim kurulundan bazı isimler her şeyi göze alarak taleplerini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardı bile…  (bknz)  

Evet bizdeki başkanlık sistemiydi, aslında sistemsizliğiydi demek daha doğru olacaktır. Çünkü ne bilim kurulunun, ne yerel yönetimlerin, ne de halkın haberi bile olmadan Cuma günü, yasaktan iki saat önce sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Akşener bilim kurulunun bile bu işten haberi olmadığında ısrarcıydı. (bknz) Erdoğan bir şekilde sadece iki gün için sokağa çıkma yasağı kararı alınmasına ‘evet’ demişti. Muhtemelen bu bir test olacaktı, eğer faydası olacaksa daha sonra yasak tekrar uygulanabilirdi. 

Gelin görün ki… 

Film bundan sonra tamamen koptu. 

Halkımız fevç fevç sokağa koştu. İki saat içinde artık ne alınabilirse, yasak iki gün olmasına rağmen neredeyse kaos çıkıyordu. Birbirine girenler, fahiş fiyatla sebze meyve satanlardan tutun da gecenin ikisinde Pazar tezgahı açanlar bile oldu. 

Zihinleri “yasak vatana ihanettir” ile şartlandırılmış olan yandaş medya, Pelikan çetesi ve iktidar cephesi bu görüntülerden ziyadesiyle rahatsız oldu ve ufaktan içişleri bakanı Süleyman Soylu’ya yüklenmeye başlanıldı. Pek çoğu bunu kamu önünde yapmasa da AKP’nin kendi networkünde bu itirazlar adeta bir çığ gibi büyüyünce, Soylu hamle yapmaya karar verdi… 

Bütün bunlar yaşanırken ben online olarak film okuması yapıyordum ve öğrenci arkadaşlara sinemada sahte gerilimi anlatıyordum. 

Sahte gerilim senaryo tabiridir ve öykünün bütünlüğüne bir etkisi olmayan, sadece dikkati dağılan seyircinin dikkatini tekrar toparlamak için üretilmiş aslında filmden çıkarılsa da bir eksiklik hissedilmeyecek sahneye deniyor. Mesela, kahramanımız eve gelir, odalarda gezinirken bir şeylerden şüphelenir, silahını çeker gerilim müziği yükselir, mutfağın kapısına açarken gerilim had safhaya gelir. Tapı açıldığında annesinin yemek yaptığını görür, ona çaktırmadan silahını arkasına saklar filan… 

İşte bu sokağa çıkma yasağı döneminde yaşanan istifa gerilimini sahte gerilime benzetiyorum. Ülkenin genel seyri açısından bu olayın hiç önemi yok. Hatta bu olayın halk, virüs, salgın ile filan da ilgisi yok. 

İktidar içindeki çekişmenin karşılıklı doğaçlama yapmasından başka bir şey değil. 

İçişleri bakanı yaptığı açıklamada tam iki kez üstüne basa basa bu kararın alınmasının Erdoğan’ın talimatıyla olduğunu ifade edince, film ile beraber gerilen ipler de kopmaya başladı.  (bknz)  

Erdoğan o ana kadar “Ben size dememiş miydim?” türünden haklı modunda olayları izlerken Soylu’nun bu açıklaması ile muhtemelen sinirlendi. Şahsen ben olsam küplere binerdim!

Muhtemelen saraya yakın kaynaklar, başta Pelikan çetesi olmak üzere Soylu hakkında negatif algı oluşturulduğu içişleri bakanına uçurdu. 

Görüldüğü üzere bu işin halk, virüs, hastalıkla çok ilgisi yok. Saray ve yakın çevresindeki güç savaşlarına dair bir doğaçlama ile üretilen sahte gerilimin aşama aşama ilerlemesi var. 

Soylu bunun üzerine bir hamle daha yaptı ve kullanışlı elemanı Ahmet hakan üzerinden topa girdi. 

“Zamanlaması açısından alınan karar, bakanlığımıza ait bir karardır. Bir kez daha söylüyorum: Eleştirileri de aldım kabul ettim. Hakaretleri de kabul ettim.” 

Görüldüğü üzere bir akşam önce gömdüğü Erdoğan’dan özür dileme saikiyle yapılan bir düzeltme çabasıydı bu. Ancak bu konuşmanın daha önemli iki yönü vardı. Soylu bunu hesaplamamasından dolayı gerilimi yükseltmek zorunda kalacaktı. Birincisi “öngörüsüzlük” olarak kabul ediyordu kararı. Kararı alan Cumhurbaşkanı olduğuna göre bu hata ona atfedilecekti şüphesiz. Çünkü Pelikan pusuda hata yapmasını bekliyordu. İkincisi ise Soylu açıkça “yapılan hakaret ve küfürleri aldım kabul ettim” diyordu. Bakana tepki anlaşılabilir bir şey ancak, kim ona hakaret ve küfür etmiş olabilirdi ki?

Erdoğan Soylu’nun bu hamlesini yeterli bulmamış olmalı. Soylu da zaten bu işi kökten çözümünü çoktan bulmuştu bile; istifa kartını kullanmak!

Ve çok enteresan bir metni sosyal medya hesabından yayınlayarak istifa ettiğini açıkladı Soylu. Metindeki şu ayrıntı önemliydi: “”Sokağa çıkma yasağının uygulanması ve sorumluluğu her yönüyle şahsıma aittir.” (bknz)

Aslında bu bir istifa değil bir özür metniydi. Soylu, çıtayı yükseltmiş ve Pelikan-Albayrak cephesine rest çekmişti. Sosyal medyada kullandığı trol ordusu da devreye girdi ve sokaklarda bile Soylu lehine eylemler başladı. Rize’de bir vatandaş bu sebeple intihar edeceğini söyleyerek çatıya bile çıktı!

Dedik ya doğaçlama senaryo diye. 

Soylu tek hamlede hem özrünü dilemiş, hem de gücünü gösterip kolay lokma olmadığını kanıtlamış oldu. 

Şimdi hamle sırası Pelikancılardaydı ama onlar bu kadar yüksek gerilimli bir oyunu yönetebilecek kadar deneyimli değillerdi. Bu iş Ahmet Davutoğlu’nu yeme operasyonu kadar kolay olmayacaktı. 

Nitekim Erdoğan istifayı kabul etmeyerek, Soylu’nun özrünü kabul etmiş oldu. 

Bu sahte gerilim sekansı da bitti böylelikle. 

Ancak bu demek değildir ki, taht oyunlarında yazılı ya da doğaçlama tiyatro dönemi kapanacak. Aksine oyun daha yeni başlıyor, bunlar giriş sahneleri gibime geliyor. 

Neyse, markette elinde Luppo ile sırada duran bir yiğit vardı, noldu bir koli bedava aldı mı o?

1 YORUM

  1. Ağzına, kalemine, düşüncene sağlık 👏👏👏👏👏
    Sonunda benim gibi düşünen birilerini buldum. Herkes bana bu tarz düşünceleri dile getirdiğimde, sen bu memleket e düşmansın diyordu, demek ki benim gibi düşünenler de varmış.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin