Şahısları kutsama ya da indirgeme (3)

YORUM | AHMET KURUCAN 

Kaldığım yerden devam ediyorum. Dini ve siyasi liderlere veya ideolojik düşünce önderlerine indirgemeci yaklaşımlar tıpkı kutsamada olduğu gibi yanlıştır. Kutsama konusunu ele alırken kutsamaya en çok karşı çıkan, konu ile alakalı kavli ve fiili nice beyan ve uyarıları olan Hz. Peygamberin bile bu yaklaşımın kurbanı olduğunu söylemiş, örnekler vermiştim.

İndirgemede de aynı şeyi görebilirsiniz. Sözgelimi, haşa ve kella ona “postacı” deme. “Kur’an İslamcılığı” tabiriyle anılan ve dile getirdikleri görüşleri ile bu isimlendirmeyi hak ettiklerini düşündüğüm grubun, Hz. Peygamber’e yöneltmiş oldukları vasıflardan ya da iddialardan biridir bu. Onlara göre Hz. Peygamber, Allah ile insanlar arasında basit bir aracıdır; Kur’an denilen mektubu insanlara ulaştırmış ve işi bitmiştir. Tıpkı postacının mektubu, üzerinde adrese ve o adreste oturan sahibine ulaştırmasında olduğu gibi.

“Kur’an bize yeter” sloganıyla kendilerini ifade eden ve belli ölçüde halk kitlesini de etkileyen bu görüşün temel dayanaklarından birisi hadislerin sıhhati konusunda dile getirilen eleştirilerdir.

Ama bu sebeplerden bir tanesi ve şahsi kanaatime göre haklılık payı olsa da oldukça tutarsız bir delil. Bunu kendilerinin görüşlerini ispat için hadislere müracaat etmelerinde görebiliriz. Öyle ki bir yerde hadis kriterlerine göre zayıf olan bir rivayeti kendi görüşlerini destekleri için kabul ederken, bir başka yerde aynı kriterlere göre sahih olan bir hadisi kendi görüşlerine muhalif olduğu için reddetmektedirler.

Tutarsızlık derken kastımız bu. Üzerinde dikkatlice düşünüldüğü takdirde görülecektir ki Hz. Peygamber’i “postacı” olarak görmek, onun hadis ve sünnetlerini kale almamak demektir ve peygamberlik misyonunu yaşadığı döneme hasretme hatta hapsetme anlamını taşır.

Her neyse. Konumuz bu değil. Peygamber Efendimizin de indirgemeci yaklaşımın kurbanı olduğunu gösteren “postacı” örneğinden buraya geldik.

Dini ve siyasi liderlere veya ideolojik düşünce önderlerine indirgemeci yaklaşımda onların sadece bir özelliğini ya da bir hatasını merkeze koyup geriye kalan her şey ret ve inkâr edilir. Artı ve eksileri ile bir beşer olarak görmeme, en basitinden zaaflarının olması, inandığı değerlere aykırı olmaması ve kasten yapılmaması kaydıyla hata yapma hakkının onlara verilmemesi demek değil midir bu?  

Toplumsal hayatta karşılığı olan ve hayatımızı adeta esir alan bu yaklaşım konusunda şahsen ben doğru, sahici, ayakları yere basan bir değerlendirme yapılması gerektiğine inanıyorum. Tekrar edeyim, hamaset ya da duygusallığın hâkim olduğu bu bakış açısıyla onları bir “hiç” yerine koymanın da “yüceltme” ölçüsünde zararlı olduğunu düşünenlerdenim. Böylesi bir zihniyet ve metodoloji gerçeklerin, gerçek yüzünü görmeme demektir. 

Pekâlâ nasıl bir bakış açısına sahip olmalıyız derseniz, benim doğru değerlendirme yapma adına teklifim, önce kimlik ve kişilik özelliklerini, sonra teorilerini ve nihayet pratiklerini hissiyatı bir kenara bırakarak rasyonel akılla okumak, gözlemlemek ve değerlendirmektir.

Kişilik, teori ve pratiği birlikte değerlendirmemize yardımcı olacak bir örnek vereyim. Kabullendiğiniz liderin, şeyhin, önderin sözü ile eylemi arasında müthiş bir fark ve uçurum söz konusu diyelim. Bir zamanlar ifade ettiğim deyimle söyleyecek olursam, “Hz. Ebu Bekir gibi konuşup Ebu Cehil gibi davranıyor.”

Sabah-akşam tevazudan söz ediyor ama kibir abidesi gibi ortalıklarda dolaşıyor. Yaptığı konuşmalarda sürekli sadakat, sıdk, doğruluk diyor ama bunu derken bile yalan söylüyor. Bu hem bir kişilik problemidir hem de teori ile pratik uyumsuzluğu olduğu için tek kelime ile yanlıştır. 

Bu gerçeği çıplak gözle müşahede ettiniz, ne yapacaksınız? Bana göre sevginiz, saygınız gerçekleri görmek, gördüğünü anlamak, anladığını görüp ona göre tavır almaktan sizi dur etmemeli. Aşkın gözü kör olmamalı. Kime ait olduğunu unuttum ama ne kadar güzel bir sözdür: “Gördüğünü anlamayan ahmaktır, anladığını görmeyen çifte ahmak.”

Bu bağlamda Bediüzzaman’ın talebelerine yaptığı şu tavsiyesi enfestir: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sureti haktan görünür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsnü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı da arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Doğru değerlendirme adına ikinci bir adım olarak “hangi” sorusunun sorulmasını olduğu kanaatindeyim. İstikamet ve istimrarı öğrenme adına çok önemli bir sorudur bu “hangi” sorusu. Demirel’in meşhur deyimi ile “Dün dündür bugün bugündür.” Doğru, gerçekten dün dündür ve bugün bugündür. Ama nerede? Misyonda mı, vizyonda mı, değerlerde mi? Bir başka ifadeyle araçta ve vesilede mi amaç ve maksatta mı? Vizyonda değişiklik olabilir. Sosyal hayatın değişkenlerine bağlı olarak araç ve vesilelerde de değişiklik olabilir ve olmalıdır da. 

Ama misyon ve değerlerde, amaç ve maksatlarda yüzde yüz, siyah-beyaz ölçüsünde birbirine zıt değişiklik olmamalı. Eğer olursa burada bir şeylerin yanlış gittiği muhakkaktır.

Bir taşra kasabasından Brüksel’e gitmek için yola çıkmışsınız. Yola çıktığınız gün itibariyle bindirildiğiniz araç tren. Ama şartlar değişmiş. Trenden daha iyi ulaşım vasıtaları çıkmış. Sizi hedefinize daha çabuk ulaştırmak için trenden inip arabaya bindirilmişsiniz. Bütün bunlara amenna. Ama değişen bu vasıtalara bağlı olarak hedef Brüksel değil de Moskova yapıldı ise, bu amaçta değişiklik anlamına gelir. Bu durum er ya da geç misyon ve değerlerde değişikliği beraberinde getirir. 

Onun için yolculuk esnasında uyanıklığı kaybetmemeli, beni Brüksel’e götüreceğim diye trene bindirenler değişen şartlara bağlı olarak arabaya bindirdiler ama arabanın gittiği istikamet hala Brüksel mi değil mi bunu sıklıkla kontrol etmeli.

İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalma, insaf ve adaletle hüküm etme adına üçüncü söyleyeceğim şey, ortaya konan müşahhas ürünlere bakmaktır. 

Ziya Paşanın “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dizesinde dile getirdiği temel fikir, yukarıda bir cümleyle bahsini ettiğim rasyonel akla sahip olmanın göstergesidir. Meselelere sebep-sonuç ilişkisi içinde bakıldığının delilidir.  Günümüz Türkçesi ile ifade edelim Ziya Paşa’nın beytini: “İnsanın aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi, yaptığı işte görünür.” Meyveli ağaç taşlanır derler halkımız arasında.

Ayrıca yapılan şeyler, eğer bir tek zatın tek başına basamayacağı kadar büyükse, onları o zata hamletmek de yanlıştır. Sebep-sonuç ilişkisi acından olaylara bakma bu açıdan da önemli. Bunun için dikkatli olmalı. Meyveler ortada duruyorken birilerinin sürekli taş atması insanları yanıltmamalı.

Bazı şahıslar vardır ki bahse medar olan dini, siyasi veya ideolojik yapıyı ayakta tutan ana sütun hükmündedir. O sütunun parçalanması söz konusu yapının yara almasını netice verir. Psikolojik harp taktiğidir bu. Unutmayalım, doğru ile yalanın sarmaş dolaş olduğu bir zeminde yaşıyoruz. Bu, bizim bir yargıya varmak istediğimiz kişi hakkında daha dikkatli, daha temkinli olmamızı gerektirir. 

Hasılı, kutsama da yanlış indirgeme de. Doğrusu hadisin beyanıyla “her hak sahibine hakkını vermektir.”

Hak sahibinin neyi, ne kadar hak ettiğini belirlemek ise her bir ferdin tek tek üzerine düşen, özenle, sorumluluk şuuru ile hareket ederek belirlemesi gereken bir vazifedir. Bunun için muhatabınızı üzerinden elbiseyi kaldırıp, o elbisenin örttüğü kişiyi ve kişiliği açığa çıkartmanız gerekir.

3 YORUMLAR

  1. Arkadaşlarımın önemli bir kısmı, söylediğini, anlattığını, ifade ettiğini, açıkladığını, izah buyurduğunu ama dinletemediğini söylüyor.
    “Yazdınız mı?” diyorum. “Yazmadıklarını söylüyorlar.

    Ben basit bir adamım. Üç rakamlı dört sayıyı zihnimden toplamamı isteseniz yazmadan zorlanırım. Çarpmamı isteseniz kesinlikle yapamam.

    Şahısları kutsarken de, indirgerken de kalem kullanmamayı sanki maharet sayıyoruz.

    Böylelikle kendi hesabımızın doğruluğunu kendinizin bile görme imkanı kalmıyor.

    Nereye yola çıktık? Hangi araçları kullandık? Nerelere ulaştık? Hedefimiz değişti mi? Yolumuzu kimler kesti? Yolumuzu kesenler, hak ve hakikat yolcuları mı? Rehberimiz, yola çıktığından bugüne hangi ölçüleri nasıl değiştirdi? Ölçüleri yazılı olan biri mi yoksa pragmatik, oportunist biri mi?

    Bu kadar işlemi yazmadan yapıyor ve sonra da değerlendirmelerinin herkes tarafından kabul görmesini istiyor…

    Allah isabetli kararlar vermemizi nasip etsin…

  2. Ahmet Hocam, yazı için teşekkürler. Sadece şahıslar için değil, kitaplar, bilgiler ve haberler için de aynısını yapığımız oluyor. Ya göklere çıkarıyor ya da yerin dibine geçirebiliyoruz. Tabii bu arada “elektrik lambasının düğmesini çevirir gibi, bütün ışıkları birer birer söndürüp, zaten bu koyu ortamı kapkaranlık yapma” ihtimalinden de kaçınmak lazım. Üstteki yorumda Taner bey: “Allah isabetli kararlar vermemizi nasip etsin” diyerek bitirmiş. Ben de “amin” diyorum; sıratı müstakimden ayırmasın.

  3. Ehli sünnet inanci Bu yaziyla bitmistir. Özellikle hadislerde efendimizle ilgili devamli övülmesi, Bu hadislerin diger bir Çoğu gibi uydurma olduğunu gösteriyor..

    m.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=406

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin