Sağa sinyal, sola râh  

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Çalıştığım bir kurumu temsilen hey’et halinde gittiğimiz Çin’de, farklı alanlarla ilgili olarak politikalarını sorduğumuz yetkili, konuyu şöyle bir espri ile anlatmıştı:

Ortak bir toplantı sonucunda ABD, Rusya ve Çin başkanları, sırayla arabalarına gelip kurulmuş ve gidecekleri yere doğru yola çıkmışlar. İlk hareket eden ABD başkanı olmuş. Olacak ya, bir noktaya gelindiğinde yol çatallaşmış ve başkanı taşıyan şoför sormuş:

  • Efendim! Sağdan mı gideyim, soldan mı?

Cevap net:

  • Tabii ki sağdan!

Aynı noktaya gelince benzeri soruyu Rusya devlet başkanın şoförü de sormuş; onun aldığı cevap da net:

  • Tabii ki soldan!

Derken, Çin devlet başkanını taşıyan araç da gelmiş, aynı çatala ve doğal olarak şoför, ona da sormuş:

  • Efendim! Sağdan mı gideyim, soldan mı?

Cevap, öncekilerden çok farklı ve oldukça ilginç:

  • Sola sinyal ver, sağdan git!

Kabul görür veya görmez, vakıaya mutabık veya değil, ama kısa ve kestirmeden bir anlatım bu.

Ne acı ki bizim dünyanın geldiği nokta, işte tam da burası; nice kudsî söylemlerle hakikat avına çıktığını iddia edenlerin çoğu bugün, dünyanın veya dünyalıların av malzemesi olmuş durumda!

Efendimiz’in (sallallahu alehi ve sellem), “En çok korktuğum şey…” diyerek ikaz ettiği yere demirlemiş gibiyiz!

Perdesini aralayıp yüzümüze gülüveren dünya, güllerimizi nasıl da soldurmuş; ezan sesine âşinâ damlarımız, sanki çalım satan baykuşların tavattun ettiği köhne birer barınak, bugün!

Dün, “tâğût” deyip taşa tuttuğumuz koltuklar, birileri için artık “mâbûd” mesabesinde!

Kezzabın dilinden dün dökülen yalın doğru, bugün boy vermiş; memleket, Hârun görünümlü Kârun kaynıyor!

Sanki, Firavunların tamamı tekmil veriyor; bütünü birden hortlamışçasına!

Kuyular Yûsuf dolu; amma, üstte köçek soslu acûbe bir cümbüştür vurulan!

Ve, uyarmak şöyle dursun; olta yutkunu ve saray kıbleli taylasanlılar, câhil ü cühelâyı “din” ile uyutma derdinde.

Daha neler, neler!

Söz anlamını yitirdi çoktan ve sağır sultanın duyduğu zulme, duyarsız artık kulaklar!

Madalyonun bir de diğer tarafı var:

Kapılarını aralayan dünyanın göbeğine oturmuş, dünkü yetmeler; semiren semirene!

Değişmeyen kural; servet ile kültürün teraküm dengesi yitikse, iş bitiyor!

Araba pazarlarından aşina olduğumuz afiş, sarayların sessiz çığlığına dönüşmüş durumda; “Doğan görünümlü şahin!” pazarlıyor hokkabazlar!

“Bakmayın bu mahallede doğduğuma, aslında ben başka mahallenin çocuğuyum!” dercesine bir aymazlık bu!

Perde yırtık ve damar da çatlak; belki de bir umursamazlıktır dışarıya taşan!

Yahut, şecaat arz etme görgüsüzlüğünde serikat pazarıdır, kurulan.

Binler, yüzbinler, milyonların iniltisini bastırırcasına bir gösteriş; debdebe, alâyiş, nümâyiş, riya, süm’a, ne ararsan var!

“Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!”

Hayır adına asırlardır damla damla terâküm eden ne varsa, hoyratların elinde derya derya yitti, gitti ve hâlâ gidiyor!

Suyun başını tuttukları demlerde sızan bu ise, aysbergin boyutunu görmek, keskin gözler için zor olmasa gerek!

Sırıtıyor!

Velhâsıl, pul pul dökülüyoruz!

“Ateş ehlinden iki sınıf vardır!” diyor Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onları görmediğini/görmeyeceğini söyleyerek. “Onların ilki, yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyarak insanlara vurup duran zâlimlerdir!”

“Sığır kuyruğu” ifadesinin, devletin zabıtasından kinaye olduğunda müttefik ulemâ. Bugünkü anlamda, “cop” demek, “dipçik” demek bu.

Demek ki gün gelecek, sıradanlaşacak zulüm ve devletin despot çehresiyle sergilenen entrikalar, zihinlere nakşedilecek ve çıkmayacak, nesiller boyu zihinlerden.

Ateş ehlinden olan ilk sınıf, işte bu kirin zift yüzlü failleri.

İkincisi?

“Giyinik çıplaklar!”

Giyinmiş!

Hem de en pahalısından…

Ama çıplaklar!

“Yürümeleri kırıktır; kırıtırlar!”

“Yoldan çıkar, yoldan çıkarırlar!”

“Başları tampon sarmalıdır; deve hörgücü gibi!”

“Cennet’e girmek şöyle dursun; kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu, şu kadar yakın mesafeden bile duyulur!”

İkazlar, bundan ibaret değil:

“Bunlar, Âhiret yurdunda da çıplak muamelesi görecekler ve kendi tercihleriyle lanete kapı araladıkları için lanet görmeye de müstehaktırlar!”

Evet, örtünmek, aynı zamanda insana değer katan bir medeniyet nişanesidir; Rahmânî bir duruşun ifadesidir o!

“Cibrîl-i Emîn’in, semâlar ötesinden getirip bacımın başına taktığı mukaddes bir emanettir!” aynı zamanda.

Ve onun muhatabı, sadece kadın değildir; ayna karşısında erkeklerin de boy vermesine çok ihtiyaç var, bugün!

Giyindiği halde bu değeri kaybetmek ne acı.

İlk günün çizgisinden, hem de azıcık bir savrulma görüntüsü karşısında, “Nûr Sûresi’ne inanan bir kadın böyle giyinemez!” diye haykırır, Âişe Validemiz!

Ve ilave eder:

– Eğer sizler mü’minler iseniz, bilin ki üzerinize almış olduğunuz bu giysiler, inanmış hanımların giysileri değil!”

İşte, bunlar da ikinciler!

Her dönemin insanı, görüp duyduklarından hareketle o günleri yaşadığını zannetmiş ve bunu, “erken uyarı” anlamında Nebevî bir haber olarak algılamış!

Neylersin ki her dönemin Firavunu, öncekilere tur bindirerek sahne alıyor!

Bugün, zulüm de alenî, giyim-kuşamdaki matlaşma da!

Daha kötüsü, ikisi bir bedende vücut buldu.

Sağlıklı soru şu:

Annemiz bizi görseydi, tepkisi ne olurdu?

Ya, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)?

Allah (celle celâlühû) görüyor ve şüphesiz, hesabını da görecek!

Bize gelince:

Başkasının hesabını tutma görevi verilmedi, hiçbirimize.

Üstelik, herkes kendi hesabını verecek!

“Ötekinin kusuru bize, bizim yağlı karalarımızı unutturmamalı!”

Düşene tekme vuran çoktur; esas hüner, acıyıp onu kucaklamak, elinden tutup kalkışına yardımcı olmaktır!

Hem, günah muhasebecisi değiliz ki elimizdeki kantarla, kusur pazarında hata tartalım; varsa böyle bir meziyetimiz, bize bizim günahlarımız yetmez mi?

Farz et ki pazara bir boy aynası düşmüş; endamımıza bakıp kusur düzeltmektir, hüner.

Başkasının ayıbına yanarken, sarıp sargılayan yangının farkına varamamak ne büyük felaket!

Her zaman faydası olan soru şu:

Bendeki savrulma ne kadar?

Öyle ya, başkasının zulmü, zalim olmamızı gerektirmediği gibi onun çok savrulması, nispî de olsa bizim savrulmalarımızı gölgelememeli.

Dünyanın acı çehresiyle muhatapken gülü solanın, sahte gülücüklerine muhatap olduğunda vay haline!

Baştaki espriyi hatırlayalım; sahi, çatallaşan yoldan hangisi bizim tercihimiz?

Şimdi aynaya bir daha bakalım:

Sinyalimiz sağ, güzergâhımız sola râh olmasın!

1 YORUM

  1. Muhterem Yazar, Tesettür konusundaki bozulmaya işaret etmekle ne iyi etmişsiniz. Maalesef bizim ablalarımızda ve bacılarımızda da bu fazlaca var. Giyinmiş çıplaklar, makyajlar, dar kıyafetler, kurumlarda laçkalaşan kadın erkek münasebetleri…
    Hatta bu sürecin başımıza gelmesinde bence önemli bir sebep de tesettürü çok hafife almaya başlamış olmamızdır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin