Rusya Avrasyacılığı, Türkiye dâhil İslam dünyasını nasıl algılıyor?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Rusya’nın özgün özelliklerinden biri, bünyesinde barındırmakta olduğu milyonlarca Müslüman Rusya vatandaşı. Böylelikle Rusya dünyada en çok Müslüman yaşayan ülkelerden biri olması. Rusya Müslümanlarının önemli bir bölümü Türkî ve Kafkas kökenli. Bir bölümünün Rusya Federasyonu’na bağlı – an azından kâğıt üzerinde – otonom cumhuriyetleri var, bazıları ise Rusya içerisinde varlıklarını sürdürmekte. Rusya’nın güney kanadı neredeyse tümüyle Müslüman’dır. Kuzey Kafkasya topraklarında Çeçenler, Aphazlar, Dağıstanlılar gibi birçok halk kendi bölgelerinde kısmı özyönetimsel haklara sahip olmak suretiyle varlıklarını devam ettirmektedirler.

Aynı şekilde Orta Asya bölgesi ile uzun bir sınıra sahip olan sınır bölgelerinde güneye doğru inildikçe giderek yoğunlaşan bir Müslüman bakiye mevcut. Güneydeki cumhuriyetlerin Sovyet geçmişlerine binaen Rusya’nın son derece derin ve köklü kültürel, siyasi ve ekonomik bağlarla bağlı olduğu bir Müslüman ağırlıklı coğrafya var. Dahası gerek Orta Asya’da gerekse de güney Kafkasya’da yaşayan Rus ya da Rusofon bir nüfus vardır ve Rusya fiilen bu nüfusun hamisi konumunda. Bu nedenlerden ötürü Avrasyacılık ideolojisinin Müslümanlara yaklaşımı, Müslümanlık algısı ve kimlik politikalarına ilişkin fikirleri elbette önem taşımakta.

Çok kutupçu bir yaklaşım olarak Avrasyacılık, Müslümanları ve İslam’ı bir nesnel girdi olarak dış politika analizlerine dâhil ediyor. Avrasyacılık stratejisi içerisinde çağdaş Avrasyacılığın en önemli kuramcısı ve uygulanan Rus dış ve güvenlik stratejisi üzerinde etkili bir isim olan Aleksandr Dugin’in yaptığı tasnif, kanımca bu konuya ışık tutuyor. Dugin’e göre İslam dünyası a- Vahabilik, b- Şia, c- İslami sosyalizm ya da Baasçılık, d- seküler/laik rejimler olmak üzere dört kategoride siyasi olarak değerlendirilmektedir. Bu kategorilerin ardından, nitelenen grupları Avrasyacı strateji Atlantikçi olmak ve olmamak kıstasına göre iki ana gruba ayırıyor. Buna göre (a) ve (d) grupları – aralarındaki iç politik ve sosyolojik farklılıklarına karşın – Atlantikçi gruba tasnif edilmektedir. Suudi Arabistan ve eski Türkiye bu grupların tipik örnekleridir.

Vahabi İslam, Avrasyacı ideolojinin algısına göre petrol şeyhlerinin otoriter idaresi altında Atlantikçi ABD’nin ileri karakolu görünümündedir. Suudi Arabistan ve ABD arasında güvenlik politikaları ve ekonomik ilişkilerin sarmalandığı karmaşık bir işbirliği ilişkisi malumdur. Laik yönelimli Müslüman ülkeler de Batı tarzı siyasi kurumların ve ekonomi politikalarının adapte edildiği ve uygulandığı bir grup. Bu bağlamda örneğin eski Türkiye, Moskova tarafından bir NATO üyesi olarak hem tamamıyla “Atlantikçi kampta” yer alan bir ülkedir olarak görülüyordu, hem de ABD ile askeri ve güvenlik politikalarında son derece yakın ilişkilere sahip bir aktör olması bakımından önemi haizdi. Özellikle jeostratejik bakımdan Türkiye’nin Batı’nın parçası olan güvenlik ve savunma kimliğini dönüştürmek, Moskova’ya bu bağlamda dikkat çeken stratejik avantajlar getirecektir.

ABD ve Batılı müttefikleri İslam coğrafyasında kendilerine yakın gördükleri bu iki tipteki modellerle yakın ilişkiler kurarken, sorunlu ilişkilere sahip oldukları bazı rejimler de mevcut. Rusya için Atlantikçilerle sorunlu olan ülkeler potansiyel müttefiklerdir. Bunların başında (b) ve (c) grupları geliyor. İslami Sosyalizm ve Baasçı yönetim modelleri, eskiden Sovyetler Birliği’nin doğal müttefiki ve askeri malzeme müşterisiyken, Dugin bu rejimleri ileride dönüşüme tabii tutulacak ve köktencileşerek rejim değişikliğine gidecek ülkeler olarak nitelendirmektedir. Her ne kadar Baas tipi rejimler ideal müttefikler de olsalar, bu sosyolojik ve politik dönüşüm bu tür ülkeleri Rusya’nın potansiyel müttefikleri olmaktan alıkoymakta. Örneğin Irak Saddam Hüseyin döneminden sonra belirgin bir biçimde ABD ve Atlantik kanadı etkisine girmiş olması bakımından, Avrasyacı stratejinin verdiği örneğe bire bir uymakta. Şia grubu ise elbette farklı. Bu grup Avrasyacılık stratejisi için en uygun olan İslam halklarını ve ülkelerini kapsıyor. Jeopolitik okumayla, Avrasyacı stratejiye göre Şia – İran ve Irak’taki Şiiler – Batı’ya ve Atlantikçiliğe karşı ciddi rezervlere sahiptir. Daha farklı bir ifadeyle Şii dünyası, sahada Batılı kurumlara ve ABD başta olmak üzere Batılı aktörlere karşı ciddi bir reaksiyoner tutum sergilemekte, bunu kısmen kimliklerine entegre etmiş bulunmaktadır. Bu özellikleri ile Rus Avrasyacılığı’nın doğal müttefikleri olarak görülmektedirler. Bu bakış çerçevesinde Rusya’nın İran’la ittifakını daha iyi anlayabiliyoruz. Aynı şekilde Moskova’nın Vahabi-Selefi İslam’a nazaran Şii grupları Ortadoğu’da desteklemesini de doğru bir kontekstte okuyoruz.

İşin en can alıcı noktası şu: Avrasyacılık Atlantikçilerin Ortadoğu’da belirleyici ya da etkili bir güç olmalarını kendi çıkarları açısından çok olumsuz olarak değerlendirmektedir. Bu görüşün temeli, ABD ve NATO’nun Soğuk Savaş’tan beri uyguladığı çevreleme politikasıdır. Bu çevreleme politikasına daha önce özellikle doğu ve güneydoğu Avrupa bağlamında değinmiştim. Soğuk Savaş’ta Afganistan’a Atlantik topluluğu tarafından verilen destek, bu yaklaşımın en tipik bir örneğidir. Dahası günümüzde bu siyasetin eski Sovyet toprakları olan, hatta Sovyet öncesi Rusya’nın eski etki alanı olan topraklarda uygulanmaya çalışılması, Avrasyacı bir okuyuşla, son derece düşmanca bir tutumdur. Arap İsyanları sonrasında özellikle Suriye’de gerçekleştirilmek istenilen rejim değişikliğine Rusya’nın gösterdiği refleks, bu kontekstte daha iyi anlaşılmaktadır.

Moskova’nın Avrasyacı gözlükleriyle okuduğumuzda, Baas rejiminin (Esad’ın) iktidardan uzaklaştırılması ile Atlantikçi politikalara uygun hareket edecek bir yeni yönetimin ya da rejimin işbaşına gelmesi, Rusya’nın bu ülkede hâlihazırda sahip olduğu etki gücünü çok zayıflatacak, hatta tamamıyla ortadan kaldıracaktır. Dahası, Akdeniz’de sahip olduğu tek deniz üssü Tartus’un akıbetini belirsizliğe itecektir. Yani Suriye’de Rusya’nın takip ede geldiği politika, Avrasyacı ideolojinin temel varsayımları ve ilkeleriyle uyum gösteriyor. Aslında bu ideoloji, Rus çıkarlarını önceleyen ve gerektiğinde sert güç unsurundan (askeri güç projeksiyonundan) da yararlanmaktan çekinmeyen bir doktrini kapsıyor. Suriye örneğinin Ukrayna örneği ile beraber okunması durumunda ise, Rus dış politikasında mevcut bir düzenlilik göze çarpıyor. Buna göre, Rusya’nın Ukrayna ve Suriye politikaları esasen Avrasyacı bir algı ile okunan koşullara göre, Rus karar alıcılarının ABD ve Batının (Atlantikçilerin) kalpgahı çevrelemelerinin önünü almak için olduğu görülüyor. Benzer bir tepki Rusya tarafından Gürcistan savaşında gösterildi. Rusya bu yolla (sert güç kullanımı ile) Gürcistan’ın NATO’ya üye olmasına engel olmayı başardı ve ABD bu durumu sessizce kabullenmek durumda kaldı. Dediğim gibi, nükleer ve konvansiyonel süper güç Rusya karşısında Atlantik topluluğu güç kullanımı opsiyonuna sahip değil. Bunu Türkiye söz konusu olduğunda yapılan hesaplamalarda kullanmak için bir yere not edin.

Rusya bugün Çarlık Rusya’sından ve SSCB’den beri uyguladığı anti-Atlantik (Batı karşıtı) stratejisini devam ettiriyor. Bu strateji ideolojik parametrelere göre inşa edilmiyor. Bilakis realist bir kuramsal gözlükle Rusya’nın Atlantik kanadını dengelemesi üzerine inşa edilmiş olan mantıklı bir strateji var. Avrasyacılık Moskova tarafından uygulandığı şekliyle kendi içinde tutarlı! Elbette kimliksel bakımdan Rusyalılara (yani etnik Ruslara ve Rusofon olarak adlandırılan diğer etnik vatandaşlara) bir ortak kimlik sunuyor. Kendi ülke-millet bütünlüğüne hizmet ediyor. Rusya güvenliğini önceliyor. Kendisi için tehlikeli gördüğü NATO’yu yakın coğrafyasından uzaklaştırmak amacında. Özellikle 1700’lerden beri göz diktiği Karadeniz-Marmara-Ege-Akdeniz-Atlantik hattının kilidini elindeki anahtarla kontrol eden Ankara’nın NATO’dan kopartılması, Moskova için hayati bir kazanım. 1945 sonrası SSCB tarafından da izlenen bu politika, Boğazların Rus kontrolüne (işgal deyin ona siz!) girmesini ve Kars-Ardahan gibi o zamanki Türkiye-Rusya (SSCB) sınırında olan stratejik bölgelerin Rusya’ya verilmesini talep etmişti. Türkiye o dönem (bugün olduğu gibi) kendi imkânlarıyla bu Rus yayılmacılığına karşı koyamadığı için ABD’nin yardımını istemiş, böylelikle Marshall yardımı ve Truman doktrini çerçevesinde Yunanistan’la beraber askeri ve ekonomik korunma altına alınmıştı. Bu olmasaydı, Türkiye doğu Avrupa gibi Rus uydusu olacaktı! Türkiye’nin NATO’ya girişi tümüyle Rus yayılmacılığı endişesinden dolayı gerçekleşmiştir. Atlantik savunmasında üstlendiği rol bu bağlamda Avrupa güvenliğini sağlamaktı. Hepimiz birimiz için doktrini üzerine inşa edilen Atlantik savunma cephesinin güneydoğu kanadındaki sağlam duvar Türkiye’ydi. Bugün stratejik işbirliği yapılan ve uğrunda NATO-ABD’den uzaklaşılıp kendisine yanaşılan Rusya, aynı Rusya’dır. İzlediği Avrasyacılık stratejisi, aynı stratejidir. NATO’dan fiilen koparttığı Türkiye, Rusya için kolay avdır. Ve üstelik onu tek kurşun atmadan, tümüyle oynadığı stratejik satrançla ele geçiriyor!

Türk Avrasyacılığı nedir, bunu anlamadan önce, nelere mal olacaktır, bunu anlamak çok daha mühim! Bunu da bir başka yazıya bırakalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin