Rahmet nazarı 3: Merhamet, adaleti yok edemez!

ALİ TOPDAĞ | YORUM 

İnsanlık tarihi boyunca en çok tartışılan meselelerden biri “Merhamet mi daha değerlidir, adalet mi?” sorusudur. Kimileri merhameti öne çıkarır; ne olursa olsun affetmeyi, geçmişi unutmayı, yeni sayfalar açmayı… Kimileri ise adaleti önceler; suç işleyen cezasını çekmelidir, yanlış yapan bedelini ödemelidir, haksızlık yapanın yanına yaptığı kâr kalmamalıdır.

İlk bakışta bu iki yaklaşım birbirine zıt gibi görünür. Oysa gerçek hayatta insanı en çok zorlayan şey, bunlardan birini seçmek değil; ikisini birlikte taşıyabilmektir. Çünkü merhametin olmadığı bir adalet kolayca intikama dönüşebilir. Adaletin olmadığı bir merhamet ise zulmü cesaretlendirebilir.

İnsanlık tarihindeki büyük kırılmaların önemli bir kısmı, bu iki duygudan birinin diğerini tamamen yok saymasıyla ortaya çıkmıştır. Bir tarafta, en küçük hatayı bile affetmeyen katı bir hukuk anlayışı diğer tarafta ise “nasıl olsa affedilir” düşüncesiyle sorumluluk duygusunu zayıflatan ölçüsüz bir hoşgörü… İkisi de insanı eksik bırakır. Adalet ile merhamet birbirinin alternatifi değil bir ağacın iki kökü gibidir. Birisi eksildiğinde diğeri de uzun süre ayakta kalamaz.

Bir hata yapanı hayatımızdan çıkarmak, yanlış olduğuna inandığımız şeyleri söyleyen insanla irtibatımızı kesmek, bize kötülük yapandan öç almayı istemek ilk anda makul görünse de insanı derinlemesine anlamaya pek fırsat vermez. İnsan tek cümle veya tek davranışa göre hakkında hüküm verilecek bir varlık olmamalıdır.

Merhamet, yapılan yanlışı görmezden gelmek değildir. Suçluyu masum ilan etmek hiç değildir. Merhamet; cezayı kaldırmak değil, cezayı verirken insanın haysiyetini unutmamaktır. Bir mahkeme suçluya ceza verebilir, vermelidir de… Fakat ceza, insanı aşağılamanın bahanesi hâline geldiği gün adalet yara almaya başlar. Çünkü adalet yalnız hüküm vermek değil, insana, insan olduğu için gösterilmesi gereken saygıyı da koruyabilmektir.

İnsanlık onuru ayaklar altına alınıyor

Geçmişten günümüze düşünürler, felsefeciler, toplumun önde gelenleri ve dini önderler bu dengeyi kurmaya çalışmışlardır. Bir tarafta hukuku ayakta tutmak diğer tarafta kalbi taşlaştırmamak… Elbette kolay değildir bu. İnsanın canı yandığında intikam istemesi tabii görünür ama insanın büyüklüğü, öfkesinin büyüklüğüyle değil; öfkesini hangi ilkeye teslim ettiğiyle ölçülür.

Tarih boyunca çok ağır kötülükler yaşanmıştır: İnsan onurunu ayaklar altına alan zulümler… Masumların canını yakan haksızlıklar… Güçlünün haklı kabul edildiği devirler… Böyle zamanlarda merhametten söz etmek bazılarına zayıflık gibi gelebilir. Oysa gerçek merhamet, zulmü meşrulaştırmak değildir. Merhamet; “Yaptığın doğruydu.” demez. Ama şunu söyleyebilir: “Yaptığın yanlıştı ama sen yalnız yaptığın yanlıştan ibaret değilsin.”

Bu ikisini aynı anda söyleyebilmek hiç de kolay değildir.

İnsan “Eğer gerçekten pişmansa?” diye düşündüğünde yeni bir kapı açılır. Bir insan yaptığı kötülükten dolayı samimi bir şekilde pişman olabilir. Bu, o insan için büyük bir dönüşümdür. Fakat bu dönüşüm, yaptığı fiilin sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Çünkü adalet yalnız suçlunun değil; mağdurun da hakkıdır. İşte bu yüzden gerçek tövbe ile gerçek adalet birbirinin rakibi değildir. Biri insanın Rabbiyle ilişkisini, diğeri ise insanlarla olan hukukunu ilgilendirir.

Öfke sahibini yakar!

Merhameti ayakta tutan en önemli şeylerden biri de ümittir. Eğer insanın değişebileceğine dair bütün kapıları kapatırsak, merhametin de anlamı kalmaz. Burada bahsini ettiğim ümit, saflık değildir. Her şeyi görmezden gelmek hiç değildir. Ümit; insanın bugün düştüğü yerden yarın kalkabileceğine dair inancını kaybetmemesidir.

İşte bu yüzden insan, en ağır acıları yaşadığında bile kalbini korumaya çalışmalıdır. Çünkü öfke uzun süre taşındığında karşı taraftan ziyade sahibini yakar. Merhamet ise önce merhamet edenin kalbini korur. Başkası değişmese bile insanın kendi vicdanını karartmasına engel olur.

Kanaatimce bütün bunları mümkün kılan insanın nihai adalet anlayışında gizlidir. Eğer bütün hesapların bu dünyada görüleceğine inanırsak, yetişemediğimiz her adaletsizlik bizi öfkeye sürükleyebilir. Oysa insanın gücü sınırlıdır. Gözünün görmediği çok şey vardır. Elinin ulaşmadığı nice haksızlık yaşanıyor. İnsan, nihai adaletin yalnız kendisine bırakılmadığını düşündüğünde kalbinde başka bir denge oluşur: Elinden geleni yapar, haksızlığa karşı çıkar, mazlumun yanında durur, suçun cezasız kalmasını istemez. Ama bütün bunları yaparken kalbini kinin esiri hâline getirmez. Çünkü bilir ki son hüküm kendisine ait değildir.

Hayat ‘denge’ üzerine kuruludur

İşte bu yüzden gerçek merhamet, adaletin karşıtı değildir. Onun olgunlaşmış hâlidir. Merhamet; adaleti ortadan kaldırmaz, adalet de merhameti gereksiz kılmaz. İkisi birlikte insanı insan yapan iki büyük haslettir. Birinin eksildiği yerde diğeri de eksik kalır.

Hayat bize bazen affetmeyi… Bazen hesap sormayı… Bazen susmayı… Bazen de konuşmayı öğretir. Fakat bunların hepsinden daha zor olan bir şey vardır: Tüm bunları yaparken dengeyi kaybetmemek… İnsanın en büyük imtihanlarından biri budur. Ve belki de bu yüzden gerçek güven, yalnız insanların adaletine değil; her şeyi hakkıyla bilen, hiçbir iyiliği ve hiçbir kötülüğü karşılıksız bırakmayacak olan Allah’ın adaletinedir.

İnsan elinden geleni yapmalı, adaleti ayakta tutmaya çalışmalı, merhametini de kaybetmemelidir. Çünkü yaptığı ve yapmadığı işlerin, başka bir ifadeyle eksik kalan her hesabın tamamlanacağı bir gün var. İşte insanın kalbini intikamdan koruyan da, merhametini zayıflığa dönüştürmeyen de bu inançtır.

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin