ALİ TOPDAĞ | YORUM
İnsan, hayatının hiçbir döneminde bugünkü aklıyla yaşamıyor. Çocukluğunu çocuk aklıyla, gençliğini gençlik heyecanıyla, orta yaşını o günün şartlarıyla, ihtiyarlığını ise yılların biriktirdiği tecrübeyle yaşıyor.
Birçoğumuzun kötü bir alışkanlığı var; geçmişimize döndüğümüzde, o günkü halimizi bugünkü aklımızla yargılıyoruz. Yirmi yaşındaki hâlimizi 50 yaşındaki tecrübemizle… İlk öğretmenliğimizi yılların birikimiyle… İlk anne babalığımızı bugünkü olgunluğumuzla… Tüm evlilik hayatımızı bugünkü duygularımızla… Sonra da “Nasıl böyle bir hata yapmışım?” cümlesiyle hayıflanıyor, kendimize kızıyoruz.
Elbette insan geçmişine bakıp yaptığı yanlışları görmeli ve kendisine dersler çıkarmalıdır. Bunu yapmayan insanın olgunlaşamayacağını düşünüyorum. Ama burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi var; muhasebe ile mahkûmiyet aynı şey değildir. Muhasebe; yanlışı görmek, ondan ders çıkarmak, aynı hatayı tekrar etmemeye çalışmaktır. Mahkûmiyet ise insanın kendisini ömür boyu tek bir hataya zincirlemesidir. Birincisi insanı geliştirirken ikincisi tüketir.
Bir önceki yazıda değinip geçtiğim “O günkü aklım o kadardı…” cümlesi ilk duyulduğunda bazılarına mazeret gibi gelebilir, doğru. Oysa düşünen, muhasebe yapmayı bilen, hata ve yanlışlarından ders çıkarabilen biri için öyle değildir. Böyle biri için bu cümle sorumluluktan kaçmak demek değil, tam tersine sorumluluğu kabul etmektir. Ama geçmişi bugünün bilgisiyle yargılamayı da reddetmektir. Çünkü o günkü insan ile bugünkü insan aynı kişi olsa da aynı bilgi, tecrübe ve anlayışa sahip değildir.
Pişmanlık, vicdanın ölmediğini gösterir!
İnsan yaşadıklarıyla değişir, acılarıyla olgunlaşır, yaptığı yanlışlarla öğrenir, kaybettikleriyle büyür. Bugün doğru bildiğimiz nice şeyi, yıllar önce bilmiyorduk, bugün kolayca görünen bazı hakikatler, o gün sislerin arasında seçilemiyordu.
Bir öğretmen düşünün, mesleğinin ilk yılında sınıfa giriyor. Öğrencilerle nasıl iletişim kuracağını tam bilmiyor. Bazen gereğinden sert bazen de yumuşak davranıyor. Yıllar sonra dönüp ilk günlerine baktığında yaptığı birçok yanlışı fark ediyor. Peki şimdi ne yapması gerekir? Geçmişteki öğretmeni aşağılayıp küçümsemeli mi yoksa, “Sen o zamanlar elinden geleni yapmaya çalışıyordun. Şimdi daha iyisini yapıyorsun.” mu demeli?
İşte gelişim tam burada başlıyor.
Aynı durum aile hayatı için de geçerlidir. Yıllarca aynı evi paylaşan insanlar, bazen geriye dönüp birbirlerine karşı söyledikleri sözlerden, gösteremedikleri ilgiden veya fark edemedikleri ihtiyaçlardan dolayı pişman olurlar. Bu pişmanlık kıymetlidir. Çünkü vicdanın hâlâ canlı olduğunu gösterir. Fakat pişmanlık, insanı felç etmeye başladığında artık hikmet olmaktan çıkar.

Geçmiş değişmez ama geçmişten ders çıkaran insan değişebilir. “Bugün aynı durumda olsam yine aynı şeyi yapar mıydım?” sorusuna “Hayır!” diyebiliyorsak geçmiş görevini yapmış demektir. Çünkü bize bir şey öğretmiştir.
İnsan yalnız kendi geçmişini değil, başkalarının geçmişini de bugünkü aklıyla yargılamaya meyillidir. Bir gencin yaptığı hatayı… Bir öğrencinin saygısızlığını… Eşin kırıcı sözlerini… Bir dostun vefasızlığını… Bu yargılamadan daha kötüsü hemen hüküm vermektir.
Oysa yapılması gereken, “Bu insan bu noktaya nasıl geldi?” sorusunun cevabını aramaktır. Bu soru, yapılan yanlışı meşrulaştırmaz ama verilecek hükmü daha adil hâle getirir. Çünkü birini anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak değildir.
İnsan davranışlarının arkasında; yetiştiği aile, aldığı eğitim, yaşadığı travmalar, karşılaştığı insanlar, yanlış tercihler, doğru örnekler ve bazen de hiç konuş(a)madığı acılar vardır. Bir davranışı açıklamak başka, onu onaylamak başkadır. Bu ayrımı kaybettiğimiz gün, adaletimiz de eksilmeye başlar.
Kendinize karşı adil olun!
Modern psikoloji insan davranışlarını anlamaya çalışırken geçmiş yaşantıların (çocukluğa inmek gibi) önemini sık sık vurgular. Bazı filozoflar insanın bilgi ve karakter bakımından sürekli gelişebileceğini söylerken İslam düşüncesi insanın tövbe edebilen, kendini yenileyebilen bir varlık olduğunu ifade eder.
Görüldüğü üzere bu üç yaklaşım “insan değişebilir” noktasına vurgu yapıyor. Belki yöntemleri farklıdır belki kullandıkları kavramlar ayrıdır ama hiçbiri insanı tek bir ân’a hapsetmez.
Geçmişle hesaplaşmanın en zor tarafı, kendimize göstereceğimiz adalettir. Başkalarını affetmek zaman zaman kolay olabilir ama kendimizi affetmek çok daha zordur. Çünkü geçmişte yaptığımız yanlışları herkesten iyi biliriz. Neyi eksik bıraktığımızı… Nerede susmamız gerekirken konuştuğumuzu… Nerede konuşmamız gerekirken sustuğumuzu…
Burada unutulan bir hakikat var: Bugünkü insanı oluşturan şey, geçmişteki doğruları ve yanlışlarıdır. Eğer onlar hiç yapılmamış olsaydı bugün sahip olunan birçok doğru da belki hiç öğrenilemeyecekti. Bu yüzden geçmiş yalnızca pişman olunacak bir yer değildir. Aynı zamanda bugünkü hikmetimizin öğretmenidir.
İnsan, yıllar sonra geriye dönüp “Evet… Yanlış yaptım.” cümlesini kurabilecek olgunluğa erişmelidir. Ardından ikinci cümleyi de ekleyebilmelidir: “Ama o günkü aklım o kadardı.” Birinci cümle tevazudur, ikincisi ise merhamettir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. İnsan yalnız başkalarına değil, geçmişteki kendisine de rahmet nazarıyla bakabilmelidir.
Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişe bakışımızı değiştirebiliriz. Gerçek olgunluk da bu olsa gerek. Geçmişimizi inkâr etmeden, hatalarımızı küçümsemeden, vicdanımızı susturmadan kendimizi ömür boyu mahkûm etmeden yaşayabilmek…
İnsan, yaptığı hataların ve doğrularının toplamı olmakla birlikte her şeye rağmen Allah’ın muradına uygun şekilde yürümeye devam edebilme cesareti gösterendir.
