Putin’i beklerken

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin dışişlerinde Amerika’lı yıllar, AB’li yıllar vardır. NATO’ya girmek, AB’ye girmek, hep Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda şekillendi. NATO oldu, AB olmadı. Birçok nedenleri var bu başarının ve başarısızlığın. Fakat bunlar önemli değil. Ankara’nın iradesi Soğuk Savaş’ın başlangıcında ülkenin savunulması için Batı ittifakına girme hedefini önceledi. 1945 sonrası dünya, aynı bugünkü gibi, aynı 1910’lu yıllardaki gibi, aynı 1800’lerin sonlarındaki gibi, tehlikelerle doluydu. Türkiye’de yönetici olanlar, güvenliğe odaklandıkça ve defansa önem verdikçe, ülkelerine hizmet yaptılar. Maceraya ve ütopik hedeflere yönelenler, ülkelerine hezimet yaşattılar. En basit bir futbol müsabakasını izleyenler dahi bilir. Bir takım için kazanmanın yolu şuursuzca karşı takımın yarı sahasına yığılıp gol aramaktan geçmez. Eğer savunmayı ihmal ederseniz, gol ararken gol yersiniz. Türkiye’nin bölgesinde ve uluslararası ilişkilerinde yaşadığı tecrübelerden öğrendiği hiçbir şey yoksa bile, bu vardır. Ve bu, bugün her zamankinden daha fazla hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek!

Bir zamanlar NATO üyeliğini veya AB üyeliğini hayal ederken, bugün neyi hayal ediyor Türkiye? Bu soruyu gayet samimiyetle soruyorum ve herkesin bu soru üzerine durup biraz düşünmesini özellikle rica ediyorum. Nedir istenen, beklenen, planlanan?

Suriye’de Emevi Camii’nde namaz kılmak olabilir mi? Veya Arnavutluk’ta, Kırım’da ya da Bosna’da cami onarmak? Cihatçı Selefi ideolojilere batmış Suriye Türkmenlerine Abbülbilmemne taburu kurdurarak “cihada çıkmak”, kafa-kol kesmek, Türkiye’deki insanlara ne fayda sağlıyor? Irak’ta binlerce askerin maaşı, yemesi içmesi, kullandıkları yakıtı, elektriği, ayrılan diğer “örtülü” kaynaklar, hangi amaçlara hizmet ediyor? O “görevlerde” hayatını kaybedenler ya da yaralananlar, “vatan savunması” için mi görev ifa ediyor? Selefi ve cihatçı manyakların maaşları, Türkiye vergi mükellefleri tarafından her ay düzenli olarak ödenirken, üniversite öğrencilerinin sabah kahvaltıları veya öğle yemekleri kırpılırken, Türkler kendilerini “yeter ki büyük hissetsinler” mantığı mıdır, bu maceraların ve ütopik politikaların nedeni yoksa? Türkiye NATO’ya girerken, masada üye her devlet gibi “ortak olmak” amacıyla hareket etmişti. Soğuk Savaş boyunca NATO Sovyet tehdidine karşı önemli bir koruma kalkanı oldu. Yaradığı iş bu! Ya da AB, Türkiye’nin ürettiği sanayi ürünleri Avrupa pazarına kotasız, gümrüksüz girebilsin diye Gümrük Birliği kararı alırken, Türk sanayisi AB koşullarına “bağışıklık kazandı”, üretilen ürünlerin kalitesi arttı. İstihdam ve rekabet gücü, her şeyden önce de kendine güven arttı. Dahası, demokratikleşme, şeffaflaşma, insan ve azınlık haklarında ilerleme, çeşitli projelerin ve işbirliklerinin doğması, saymakla bitmeyecek artılardan sadece birkaçı. Suriye’de veya Libya’da girişilen maceraların somut bir tane avantajını, artısını, faydasını gösterebilir misiniz?
2000’lerin başında başlayan büyük bir memnuniyetsizliğin dışa vurumudur bu. Sadece Müslüman Kardeşler ideolojisinin esiri olmuş gariban fakir ve yerli bir grup İslamcının çocukluk hayalleri değildir yani. Soğuk Savaş bitmiş, Türkiye’nin 1920’ler, 30’lar ve 40’lardaki kifayetsizliği kabak gibi dışa vurmuştu! 1990’lar, Türkiye’nin bu sıradan olmak durumuyla yüzleştiği yıllardı. Osmanlı’nın devamı olmak da, Balkanlar’dan Çin Seddi’ne Türk Dünyası tahayyülleri de fos çıkmıştı. AB tarafından yeterince Avrupalı olmamakla itham edilen – öyledir zaten! – ve dışlanan Ankara, 1991’de Birinci Körfez Savaşı’na Türkiye’yi sokmaya azimli Özal’ı engellemeyi başarmış, ayakları yere basan normal dış politika geleneği devam etmişti. Aslında trenin motoru çoktan durmuştu da, önceden almış olduğu hızla aynı rayda ilerlemekteydi! Biz daha durumu tam fark edememiştik. Biz derken, Türk dış politikası çalışan yerli akademik tayfa, gazeteciler milleti, siyaset ekürisi – bunlardan bahsediyorum.

Vasatlıktan kimse memnun değildi. Oysa vasat fakat varlıklı ülkelerin çocukları hayatlarından gayet memnundular. Kimse Belçika’nın ya da Finlandiya’nın küresel güç olmasıyla ilgilenmiyordu. Portekiz’in Brezilya ile birleşerek ve Asya kolonilerini yeninden etkisi altına almak gibi hedefleri yoktu. Almanlar kaybettikleri imparatorluğu restore etmeye çalışmıyor, kör topal, parçalanmış ülkelerini birleştirmek gibi mütevazı işlerle uğraşıyordu. Fransızlar kuzey Afrika ve Sahra Altı kolonilerini kendilerine bağlamak gibi bir işe kalkışmıyordu. Fakat Türkler! Türkler, vasat bir ülkede yaşamayı “yeterince maceracı” bulmuyordu.

Değişmeliydik biz! Daha enginlere açılmalıydık. Hiç kimse bizim kadar “zeki ve çevik” değildi. Bir Japon ya da bir Arap değil, bir Türk “dünyaya bedeldi”. Orta Asya’dan dörtnala geldikleri kısrak başından, yeniden Orta Asya’ya “çakır gözlü” olarak dönecektik. “Damarlarımızdaki asil kan” bunu gerektirirdi bizim! Değişmeliydik. Her iktidarın istisnasız burguladığı “büyük Türkiye” (greater Turkey) buydu!

İşin bir de diğer bir boyutu, bal tutanın parmağını mutlaka yaladığı sosyolojik normaliteydi. Böylece iktidarlar, halka bolca retorik satarak, onlardan bolca oy aldı. Ve bolca, gayet bolca hem de, bal tutup parmaklarını yaladı. Böylece yolsuzluklar, siyasi güç ve kontrol, hukuksuzluk, diyanet-ticaret-siyaset üçgeni, bolca vaat ve masal, hikâye devam ede geldi. Ta ki bugünlere kadar!

Şimdi, bugün Türk tarafı Putin’i beklerken, Putin’in vücut dilini, oturuşunu kalkışını, onun projelerini, Libya, İran ve Suriye konusundaki demeçlerini falan konuşur-tartışırken, aklıma bunlar geldi. NATO’lu veya AB’li hedeflerden, Suriye ve Libya çöllerine, Putin’den alınacak icazetle sefere çıkmak isteyen Neo Osmanlıcı İslamcılarla, Avrasyacı Ulusalcı Kemalistler, hep beraber Adile Naşit’in 1980’lerdeki Uykudan Önce programı gibi, toplumu uykuya, daha derin, daha da derin uykuya yönlendiriyor! Varını yoğunu satan, gelir seviyesini, enflasyonunu, politik krizlerini, Kürt meselesini, kutuplaşmasını, yolsuzluğunu 2000’lerin başlarından da geriye, 1990’ların seviyesine gerileten bir ülke var karşımızda. Dahası, o günlerde despot da olsa işleyen bir devlet mekanizması varken, bugün hem despot hem de işlemeyen bir muz cumhuriyeti var! Putin’in bekliyoruz! Putin, Moskova’nın Çarlık döneminde, Sovyetler Birliği’nde ve bugün süreklilik arz eden âli çıkarları doğrultusunda, Moskova, Doğu Ukrayna ve Kırım, Gürcistan, Ermenistan ve Suriye hattı boyunca elde ettiği kazanımları, bugün yapbozun Türkiye parçasını biraz daha belirginleştirerek, Türkiye’den ayrılmış olacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin