Prensler operasyonu

HABER-YORUM | İSKENDER DERVİŞ

Suudi Arabistan’da önceki günlerde başlayan ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonları’ dışarıdan bakan gözlemcilerin ortak kanaatine göre, yeni Veliaht Prens olarak öne çıkarılan Muhammed bin Salman’ın (MbS) gücünü konsolide etme girişimi. Bazıları bunu, 1930’larda Hitler’in iktidarını tescillemek için planladığı ‘Uzun Bıçaklar Gecesi’ne bile benzetti.

Aralarında dünyanın en zengin iş adamlarından biri olarak gösterilen milyarder El Velid bin Talal’ın da bulunduğu bu ‘prensler operasyonu’, Suud ailesi içindeki çatlağı da dışarı vurmuş durumda. Muhammed bin Salman’ın bu dalgaları başarılı şekilde yöneterek kendisine ‘güvenilir’ bir gelecek inşa edip edemeyeceği ise en büyük soru işareti. Mevcut Kral’ın ve MbS’nin hedefi büyük: Suud yönetimini modernize ederek, yerleşik düzeni tamamen dönüştürmek.

ARKA PLANDA ABD Mİ VAR?

Suudi Arabistan’daki iki büyük gelişmenin, yani Katar krizinin tırmandırılması ve ülkedeki prenslerin önemli bir kısmının tutuklanmasının ABD’yle yakından ilişkili olması dikkat çekici elbette. Katar krizi, Trump’ın şaşaalı Suudi Arabistan ziyaretinden hemen sonra patlak vermiş, Donald Trump da Twitter adresinden yazdığı tweet’le Katar’ın karşısında yer almıştı. Kraliyet ailesinin kendi içindeki ‘temizlik’ harekatının da yine Trump’ın Aramco’yla ilgili tweet’inden sonra yapılmış olması, bölge uzmanlarının dikkatini çekmiş durumda. Özellikle tutuklanan prensler arasında Trump’ın şahsen husumeti olduğu milyarder iş adamı Elvelid bin Talal’in de bulunması, bu şüpheyi güçlendiriyor. 2015’te Elvelid bin Talal, Donald Trump için, ‘Amerika’nın yüz karası’ ifadesini kullanmıştı.

Washington’daki Ortadoğu uzmanları, özellikle Katar krizinden bu yana ‘Katar’dan fon alanlar’ ve ‘Birleşik Arap Emirlikleri’nden fon alanlar’ şeklinde ikiye ayrılıyor ve görüşleri de buna göre şekilleniyor. Gelgelelim, Trump yönetiminin önceliğinin bölgede Suudi Arabistan’la çalışmak olduğu, bilhassa İran’a karşı en ufak bir ‘şüphe’ uyandıracak hamleye tahammülü olmadığı görülüyor. Katar’ın en büyük günahı olarak İran’la yakınlaşmanın gösterilmesi, bunun işaretlerinden biriydi.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ KOLAY DEĞİL

Ortadoğu ülkelerinde gelişmelerin nasıl seyredeceğini kestirmek ve köklü değişimlerin olacağına dair umutlanmak her zaman kolay değil. İran’da Ahmedinecad’ın seçimleri kaybetmesi sonrasında ‘Bir devrin sonu’ denmişti. Nitekim kısa süre içinde yeni yönetim ABD ile ilişkileri geliştirmiş ve Nükleer Anlaşma bile imzalanmıştı. Bunun sebebi olarak da ekonomik problemlerin varlığı öne sürülmüştü. Suudi Arabistan’la ilgili de benzer teoriler var. Petrol fiyatlarının düşmesi ve Suud ailesinin paralarını yurt dışında değerlendiriyor oluşu, ülke içinde ciddi ekonomik sıkıntıların baş gösterebileceğini ima ediyor. Muhammed bin Salman’ın yeni yönetiminin ise ABD’nin gölgesinde kalarak dünya yatırımlarından pay almak niyetinde olduğu konuşuluyor.

MbS’nin, ülke ekonomisini daha şeffaf hale getirmek ve dünya yatırımlarını ülkeye çekmek gibi hedefleri olduğu sır değil. Bu arada ülke çapında bir dizi ekonomik reformun uygulanacağı ve bunun için de ‘güçlü merkezî’ bir yönetimin oluşturulması gerektiği konuşuluyor.

İran’da ne kadar ümitvar olunursa olunsun, son tahlilde Suriye krizi sebebiyle dengeler bir anda değişememişti. Suudi Arabistan ise daha ‘cüretkâr’ bir yaklaşım sergiliyor. Ancak prensler arasındaki ilişkiler pek bilinmediğinden, Kraliyet ailesi içindeki bu çatlağın da nasıl kapanacağını kestirmek güç. Muhammed bin Salman’ın aynı şekilde başarılı olup olamayacağı da muallakta. Zira ABD’de Trump’ın günlerinin sayılı olduğunu savunanlar da mevcut ve Trump’tan sonra bölgedeki politikanın aynı şekilde kalıp kalmayacağını bilemiyoruz.

KÖRFEZ ÇALKANTISININ ÖĞRETTİKLERİ

Öte yandan Körfez krizinin bize öğrettiği önemli bazı gerçekler var. (1) Her ne kadar Trump ile Putin arasında bir ittifak olduğu yönünde çıkarımlar bulunsa da, Putin’in Suriye ve İran kanalıyla etkili olmaya çalıştığı Ortadoğu’da Trump, Katar kriziyle birlikte ‘petrol bölgelerini’ yeniden güvenceye almış görünüyor. Rus milyarderlerle Arap milyarderlerin finans savaşları sürdükçe, Putin’in Ortadoğu’da ‘hâkim güç’ olması zor. (2) Suudi Arabistan, Katar kriziyle bir taşla iki kuş vurdu: Hem Rusya ve İran’ın desteğini arkasına alan Katar’ın bölge politikalarına hâkim olmasını engelledi, hem de Katar’ın Batı’daki yumuşak gücünü devralma şansı yakaladı. Yapay zekâ robotuna vatandaşlık vermek gibi PR hamlelerine girişmesi bundan. (3) Petrol hâlen önemli bir meta fakat artık Ortadoğu politikalarına yön veren tek etken petrol değil. (4) Bölge hâlen bir sıcak savaşa gebe. Silah ticareti hacminin artması, Yemen’den Riyad’a gönderilen füze ve Suriye’deki cihatçılar meselesinin hâlen çözülememesi bazı göstergeler. (5) Ortadoğu’da ‘dokunulmazlık’ rafa kalkmış durumda. Ki, bu da dengelerin çok hızlı değişebileceğini gösteriyor.

Türkiye için bu krizin karşılığı, Körfez sermayesinden edindiği payın giderek azalması oldu ve oluyor. Suriye meselesinde tamamen Rusya ve İran’ın dümenine giren Türkiye, dış politik tercihlerinde ısrarcı olmayı sürdürürse yakın zaman sonra Suudi Arabistan’la karşı karşıya gelebilir. Şimdilik eski dostluklar ve iletişim kanalları işletilse de, Muhammed bin Salman’ın ‘Nasıl bir Ortadoğu?’ sorusuna vereceği cevap, maalesef Batı ile ilişkileri koparmaya hevesli Türkiye’yi de yakından etkileyecektir. Lübnan’da Suud’a yakın Başbakan Hariri’nin ‘can güvenliği’ sebebiyle istifa etmek istemesi, bölgede anti-İran hassasiyetin yükseleceğini de gösteriyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin