Pandoranın kutusu açıldı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ahmet Davutoğlu’nun kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Şehir Üniversitesi, Erdoğan rejiminin yeni hedefi. Herkes meseleyi gayet iyi biliyor. Davutoğlu yeni parti kuruluşu için düğmeye bastığından beri başı kademeli olarak artan şekilde derde girmeye başladı.

Önce başbakanlığı döneminde atanan kilit ve üst seviyelerdeki bürokratlar görevden alındı. Özellikle dışişleri bünyesindeki birçok diplomatik personel böylelikle rejimin tadına bakmış oldu. Bu diplomat ve üst düzey bürokratların bir bölümü, Ankara’da rejim istihbaratına bağlı olduğu söylenen yerlere alınarak işkenceye maruz bırakıldı. İlerleyen zamanlarda Erdoğan ve yakın çevresi Davutoğlu’nun girişimini devam ettirmesinden daha da tedirgin oldular ve baskının dozajını arttırdılar. Tepkilerin yeni hedefi, böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi oldu.

Üniversitenin arkasındaki kurum Bilim ve Sanat Vakfı, 1980’lerden beri aktif olan İslamcı ve muhafazakâr bir kuruluş olarak bünyesinde o dönemlerde üvey evlat muamelesi gören onlarca insanı topladı. Ağır toplarından biri Ahmet Hoca’ydı. Türk-İslam medeniyeti algılarına göre, zihniyet dönüşümü ve meydan okuma olarak adlandırdıkları bir İslamcı refleksle, tepkisel bir hareket olarak İslamcı çevrelerin sempatisini kazandılar. Bir bilim geleneği inşa etmek hedefiyle yola çıktılar, İslamcılar içinde bu alanda önemli bir gelişim gösteren nadir örnekler arasında yer aldılar. 2000’lere gelindiğinde, birçok üniversitede kadro bulan Vakıf temelli akademisyenlerin önemli bir rakama ulaştığını görüyoruz.

2002’den sonra, AKP rüzgârını arkasına alan Vakıf, birçok devlet üniversitesinde etkin hale geldi. Hani diyorlar ya, Gülen Cemaati “devlete sızdı” diye, esasında birçok İslamcı-muhafazakâr grup, bu dönemde Türkiye’deki demokratikleşme etkisiyle devlet kadrolarında daha fazla yer buldu. Yetiştirdikleri insanların bu yönelimi – tıpkı Cemaat örneğinde olduğu gibi – geçmiş Kemalist yönetimlerin sert tutumuna tepkiydi esasında. Bu nedenle Bilim ve Sanat Vakfı da, Gülen Cemaati de, diğer İslami veya İslamcı kuruluşlar veya hareketler de devlette daha “görünür” hale geldi. Akademi, odaklanılan devlet kurumları içinde ilk sıralarda yer alıyordu. Böylelikle Vakıf, hatırı sayılır bir ağırlığa ulaştı.

2000’lerde Vakıf bir üniversite kurulması hedefine odaklandı. On binli rakamlarda öğrenciyle “haşır neşir” olan Vakıf, gerek bu potansiyelini, gerekse de insan gücünü mobilize ederek, AKP iktidarının da verdiği destek ile üniversiteleşti. Böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi doğdu. Üniversiteye İstanbul’da çok değerli bir arsa tahsis edildi. Sonrasında Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında 4046 sayılı yasaya istinaden arazi devri yapılarak üniversitenin konuşlu bulunduğu arsa üniversitenin – tüzel kişilik olarak – mülkü haline geldi. Benim düşünceme göre bir okul ya da üniversite kurmak ve bu uğurda kamu arazisini tahsis veya devir etmek, son derece makul ve anlaşılır bir uygulamadır. Burada kişisel bir menfaat değil, kamu yararı vardır. Elbette Şehir Üniversitesi’ne bu yapılırken diğer vakıf üniversitelerine benzeri avantajlar sağlanmamışsa, bu eşitlik ilkesi bakımından eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Fakat bu uygulamanın yasal olduğu, yapılan işlemin kanunsuz olmadığını zaten gösteriyor. Dahası, bu yapılan devir, şahıslara bir maddi avantaj sağlamıyor. Ayrıca bir değerli arazinin rant odaklı kara delikten kurtulmasını mümkün kılıyor. Sonuçta bir akademisyen olarak, Şehir Üniversitesi’nin akademik araştırma ve eğitim hizmetlerini takdir etmemek olanaksız. Her ne kadar beni ve binlerce akademisyen meslektaşımı mağdur eden güce payanda da olmuş olsalar, oradaki akademisyenlerin de, öğrencilerin de hakkını savunmak lazımdır. Demokratlığın ve prensipli olmanın gereğidir bu.

Erdoğan rejimi bugün Davutoğlu’nu ve ekibini yıldırmak için, bu işin sonunun nerelere varabileceğine dair önemli bir güç gösterisinde bulunuyor. Daha önce Gülen Cemaati’ne bağlı üniversitelerin ve diğer kurumların başına gelenlere ses çıkartmayan – hatta açıktan destek veren – Bilim ve Sanat Vakfı camiası, şimdi etekleri tutuşmuş, demokrasi, hukuk bilmem ne diye ağlıyor. Dediğim gibi ilkesel olarak onlara olmasa da, kurumlarına ve eserlerine sahip çıkmak gerekir. Fakat altını çizmemiz gereken, Davutoğlu’nun şu an mağduru olduğu sistemin kurucuları arasında olduğudur. Dahası, 17 Aralık ve 15 Temmuz milatları sonrası kademeli olarak yürütülen “grupsal temizlik” operasyonunda Bilim ve Sanat Vakfı ile Şehir Üniversitesi’nin nasıl cansiperane destek verdiklerini hatırlatmak gerekir. Şimdi sormayalım mı, neden rejim demokrasiyi ve hukuku yok ederken sesinizi çıkartmadınız, neden itiraz etmediniz diye!

Erdoğan, karşısına çıkan her kim olursa olsun, ezecek. Bunda şüphe yok. Dahası, işbirliği içerisinde olduğu odaklar, yeni kurbanlar istiyor. “FETÖ’nün siyasi kanadı” diye yırtınan ulusalcı-Ergenekoncu-Avrasyacı odaklar, AKP bünyesine müdahale etmeye başladılar. Nasıl ki Davutoğlu ve ekibi bugünün gelişini göremeden demokrasinin altının oyulmasına destek verdi, aynı şekilde AKP’deki fraksiyonların oturup düşünmesi gerekiyor.

Davutoğlu, Şehir üniversitesi üzerinden Erdoğan ile polemiğe giriyor. İnandırıcılığı var mı? Elbette yok! Ama bunun önemi de yok. Bu mücadelenin galibi, rejim olacak. “Önlem dozu” artacak ve direnç kırılacak. İslamcı çevreler güce tapıyor. Kurban vermekse doğalarında var. Adam satma konusunda Davutoğlu ve ekibinin zaten ahlak dersi verme şansı yok. Geçmişlerinde yaptıkları, ikna edici olmaları önünde en büyük engel! Bu çatışma, Erdoğan’ın Kemalist ortaklarınca bir “iç mücadele” olarak algılanıyor. Erdoğan’ın İslamcı eski müttefiklerini yemesini büyük bir hazla izliyorlar. Pandoranın kutusu açıldıkça açılıyor.

1 YORUM

  1. İstibdadî bir görüşe karşı çarenin liberal(özgürlükçü) anlayışın zannettiğiniz gibi arzu edilir olmadığını anlayacaksınız.
    Birey hakkının toplum hakkına tercih edilerek ifrad etmek beyhudedir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin