Osmanlıcılık, Osmanlı Devleti’ni niye kurtaramadı?

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

Osmanlı devlet adamları, 19. yüzyıla gelindiğinde sadece askerî yöntemlerin çare olamayacağını anlamışlar ve daha esaslı çözüm yolları aramaya başlamışlardı. Bu dönemde Fransız İhtilali ile yayılan “milliyetçilik” düşüncesinin Balkanlardaki gayrimüslimleri hızlı bir şekilde etkilemesi, yeni bir ideolojinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.

Bir taraftan modernleşmeyi diğer taraftan “Osmanlılık ve Osmanlı vatandaşlığı” etrafında bir kimlik oluşturmayı amaçlayan bu ideoloji, “Osmanlıcılık” ideolojisiydi. Din ve ırk farkı olmaksızın bütün unsurlar aynı haklara sahip olacaklar, yönetimde temsil hakkı elde edecekler ve bu yolla devlet dağılmaktan kurtarılacaktı.

HERKESİ ‘OSMANLI’ YAPSAK

Avrupa devletlerinin ve özellikle Rusya’nın kışkırtmaları sonucunda önce Balkanlarda “bağımsızlık” amaçlı isyanlar çıkmaya başladı. Yüzyıllardır Osmanlı egemenliğinde yaşayan bu topluluklar, Osmanlı hakimiyetinden ayrılarak kendi devletlerini kurmak istiyorlardı.

Bu amaçla ilk defa 1804’te Sırplar isyan ettiler. Fakat isyan, Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Sırp isyanını bir süre sonra 1820’de Eflak-Boğdan’da Rumların isyanı izledi. Osmanlı Devleti bu isyanı bastırınca Rumlar bu kez de Mora’da ayaklandılar.

Mora Rumlarının isyanı bir süre sonra Rusya, İngiltere ve Fransa’nın müdahalesiyle bir “Avrupa sorununa” dönüştü ve Osmanlı Devleti, Rumların bağımsız bir devlet kurmalarını onaylamak zorunda kaldı.

Dönemin padişahı II. Mahmut, henüz diğer Müslüman unsurların yani Kürtler, Araplar ve Arnavutların bağımsızlık veya en azından özerklik talepleri olmasa da isyanların devam edeceğinin farkındaydı. İşte bu nedenle, reformlarla devletin daha “Avrupaî” bir yapıya kavuşmasını ve bütün unsurların “eşit olmalarını” amaçladı.

Padişah II. Mahmut “Ben tebaamın Müslümanını camide, Hristiyanını kilisede, Musevîsini havrada fark ederim. Aralarında fark yoktur. Cümlesi hakkında muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakikî evlâdımdır.” diyerek “ittihad-ı anasır ve imtizac-ı akvam” amacını ifade etmişti.

Bu dönemde “askerî” amaçla da olsa ilk nüfus sayımı yapılmıştı. Sadece erkeklerin sayıldığı sayıma göre Osmanlı topraklarında Müslüman olmayan unsurlar önemli bir orana sahipti. 1830 sayımına göre Anadolu’da Müslüman erkekler iki milyon, gayrimüslimler ise dört yüz bin civarındaydı. Buna karşılık Rumeli’de Müslüman erkek sayısı beş yüz bin kadarken gayrimüslimlerin sayısı sekiz yüz bin civarındaydı. Buna göre Osmanlı nüfusunun yaklaşık dörtte biri Müslüman olmayan unsurlardan oluşuyordu.

MİLLET-İ HÂKİME’DEN VAZGEÇMEK

Osmanlı Devleti açtığı modern okullarla “Osmanlıcılık” düşüncesini yaymaya çalışıyordu. Bu okullarda “Osmanlı tarihi” okutuluyor ve öğrenciler, ideal bir “Osmanlı vatandaşı” olarak yetiştirilmeye çalışılıyordu.

Bir taraftan da “Osmanlıcılık” ideolojisi doğrultusunda idarî alanda düzenlemeler yapılıyordu. Bu konuda II. Mahmut “gâvur padişah” olarak adlandırılma pahasına bir çığır açmış ve Abdülmecit de Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek bu süreci zirveye taşımıştı.

Tanzimat’ın ilanı çok önemli bir aşamaydı. Fermanın ilanında önemli faktörlerden birisi de Mısır meselesiydi ve Osmanlı Devleti, Mısır valisi M. Ali Paşa ile mücadelesinde Avrupalı devletlerin desteğini almayı amaçlamıştı.

Tanzimat Fermanı, “Osmanlıcılık” ruhuna uygun olarak 3 Kasım 1839’da Şeyhülislam, Rum ve Ermeni patrikleri ve Hahambaşı’nın katılımıyla okundu. Ferman, padişah dahil herkesin “kanun önünde eşit olmasını” öngörüyor ve böylece Müslüman halkın “millet-i hâkime” statüsünü sona erdiriyordu. Gayrimüslimler de artık “millet-i mahkûme” yerine eşit vatandaşlar olacaklardı.

Müslüman halkın tepkisini azaltmak için Fermanın ilan edilme gerekçesi olarak Osmanlı Devleti’nin yüz elli yıldır “Kur’an hükümleri ve şeriattan uzaklaştığı için zaaf ve fakirliğe düştüğü” ve fermanla birlikte kurulacak düzen sayesinde beş on yıl içinde “eski güzel günlerin” yeniden yaşanacağı belirtiliyordu.

Fermanda can, mal ve namus güvenliğinin garanti edildiği, vergilerin herkesten gelirine göre alınacağı, askerliğin vatani bir görev olarak yeniden düzenleneceği, hiç kimsenin yargılanmadan cezalandırılmayacağı, herkesin malının mülkünün sahibi olacağı gibi hükümler yer alıyor ve bütün tebaanın din ayrımı olmaksızın bu düzenlemelere tâbi olacağı ifade ediliyordu.

Ferman bu içeriğiyle ne Müslümanları ne de gayrimüslimleri memnun ettir. Ulema, vali ve ayanların “gâvurlarla eşitliğin Şeriata aykırı olduğunu” iddia etmeleri ve kışkırtmalar sonucunda bazı yerlerde isyanlar çıktı.

Tanzimat Döneminde hukukî alanda yapılan reformlarla Avrupa hukukunun uygulandığı “Nizamiye Mahkemeleri” kuruldu. Ancak çıkarılan Ceza Kanunu’nda hâlâ mürtedler (İslamiyet’ten çıkanlar) için ölüm cezası öngörülmesi, Avrupalı devletlerin tepkisine yol açtı.

Bir taraftan vergi düzenlemelerine tepkiler görülürken gayrimüslimler de askerlikle ilgili reformlara tepki gösterdiler. Onlar da askerliğin vatandaşlık görevine dönüşmesinden rahatsız olmuşlardı.

‘GAVURA, GAVUR DEMEK YASAK’

Tanzimat döneminde Osmanlıcılık düşüncesi çerçevesinde pek çok reformlar yapıldı. Ancak bu düzenlemelere rağmen Avrupalı devletlerin müdahaleleri engellenemedi. Osmanlı Devleti de müdahalelere son vermek amacıyla 1856’da Islahat Fermanı’nı ilan etti.

Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı’nda yer alan bazı hususları yeniden düzenlemekte, “cemaat başı” olan patrikler ve hahambaşını devletten maaş alan memur statüsüne getirmekte, gayrimüslimlerin mektep, kilise, havra, hastane ve mezarlıklarını tamirine izin vermekte, sadece yeniden inşa için hükümetten izin istenmesi gerektiğini belirtmekteydi.

Bütün cemaatlerin ayin ve ibadetleri serbest hale getirilmekte, kimsenin din değiştirmeye zorlanmayacağı ifade edilmekteydi. Artık gayrimüslimler de devlet memuru olabilecekler, mahkemelerde şahitlikleri kabul edilecek ve dinlerine göre yemin edebileceklerdi.

Islahat Fermanı, Avrupalı devletlerin baskısıyla cizyeyi kaldırıyor ve gayrimüslimlere “bedelli askerlik” imkânı sunarak hem onların taleplerini yerine getiriyor hem de oluşacak vergi açığını çözüyordu. Sonuç olarak gayrimüslimler, 1908’e kadar askere alınmadılar.

Fermanla diğer unsurları aşağılayan ifadelerin kullanılması yasaklanıyor ve fermandan rahatsız olan Müslüman halkın ifadesiyle “gâvura gâvur demek” suç sayılıyordu. İşin ilginç yanı o zamana kadar gayrimüslimler içinde imtiyazlı bir konumda bulunan Rumlar da “Ermeni ve Yahudilerle eşit tutulmaktan” rahatsız olmuşlardı.

Fermanla getirilen “ayin serbestliği” sonucunda kiliselerde çan çalınması da Müslümanların tepkisine yol açtı. Bu sırada Hristiyan halk arasında Müslümanların kendilerine saldıracağına dair haberler yayılıyor ve kutuplaşma giderek artıyordu. Nitekim Rumeli, Girit ve Lübnan gibi Hristiyan nüfusun yoğun olduğu yerlerde ortaya çıkan çatışmalar, Avrupalı devletlerin müdahalesine yol açtı. Hatta Fransa’nın müdahalesiyle Lübnan “imtiyazlı sancak” haline getirildi.

Osmanlı Devleti açtığı rüştiye ve idadilerle Müslüman öğrencilerle gayrimüslimlerin “Osmanlılık” çerçevesinde kaynaşmasını amaçlıyordu. Ancak okullaşma ciddi bir maliyet gerektiriyor ve ekonomi kötü durumda olduğundan yeni okul inşası çok zor şartlarda gerçekleşiyordu.

Bir diğer engel, Müslüman halkın okullara karşı ilgisizliğiydi. Örneğin Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin ilk öğrencilerinin ancak yarısı Müslümanlardan oluşmuştu. Bunun yanında azınlıklar da kendilerine ait kaliteli okulların olduğu yerlerde öncelikle bu okulları seçiyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde “Osmanlıcılık” çerçevesinde Takvim-i Vekayi de Rumca ve Ermenice dillerinde de yayınlanmıştı. Sonraki yıllarda vilayet merkezlerinde çıkarılan vilayet gazeteleri de bölge halkının dilleri dikkate alınarak yayın yaptılar. Örneğin bu gazeteler; Manastır’da Türkçe-Sırpça, Yanya’da Türkçe-Rumca, Selanik’te Türkçe-Rumca-Bulgarca-İbranice, Erzurum’da Türkçe-Ermenice ve Bağdat’ta Türkçe-Arapça dillerinde basıldı.

MİLLİYETÇİLİĞE ÇÖZÜM

Osmanlıcılık ideolojisinin en büyük başarısı olarak Meşrutiyetin ilanı gösterilebilir. Osmanlıcı aydınlar, Tanzimat reformlarını Osmanlı Devleti’nin anayasal bir yönetime kavuşmasıyla taçlandırmak istediler. V. Murat’ın yerine “meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren” Abdülhamit tahta geçti ve “Kanun-i Esasi” ilan edildi.  

Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi, “Osmanlıcılık” ideolojisinin izlerini taşımaktaydı. Meclisler etnik yapı dikkate alınarak oluşmuş, Padişah tarafından atanan Ayan Meclisi’nin elli civarındaki üyesinin on ikisi gayrimüslimlerden, Mebuslar Meclisi de seksen Müslüman ve elli gayrimüslim mebustan meydana gelmişti.

Meşrutiyet rejimi Osmanlı Devleti’nin farklı topluluklarını bir arada tutmak için bir fırsat olabilirdi. Ancak Tanzimat ve Islahat fermanlarının ilanında olduğu gibi en önemli amaç, “halkın durumunu iyileştirmekten çok” Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmasını engellemekti.

Osmanlıcılık düşüncesinin önündeki diğer engel, dini gerekçelerle ulemanın ve Müslüman kitlenin tepki göstermesiydi. Örneğin, Tanzimat reformlarına karşı isyanlar çıkmış, meşrutiyetin ilanı için fetva alınmaya çalışılmışsa da Kur’an-ı Kerim’in meşveretle ilgili ayetlerinin gayrimüslimleri değil sadece Müslümanları kapsadığını savunan Fetva Emini Kara Halil Efendi’nin tepkisi nedeniyle fetva çıkarılamamıştı. Hatta muhalif ulema beyannameler çıkararak meşrutiyete karşı olduklarını açıkça ilan etmişlerdi.

Abdülhamit 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı tatil etti ve bundan sonra Osmanlıcılık düşüncesi yerine İslamcılık düşüncesini öne çıkardı. Buna rağmen II. Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen A. Mithat Efendi, devletin kurtuluş çaresi olarak Osmanlıcılığı savunmaya devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin nüfusu, Abdülhamit devrindeki toprak kayıplarına rağmen Balkan Harbi sonrasına kadar 1830 sayımına benzer şekilde devam etti. Örneğin 1893 sayımında 17,3 milyon olan toplam nüfusun 12,5 milyonu Müslümanlardan geri kalan 4,8 milyonu da gayrimüslimlerden oluşuyordu.

Nüfusun bu özellikleri nedeniyle Balkan Harbi felaketine ve ilk defa Müslüman bir topluluk olarak Arnavutların bağımsız olmalarına rağmen “Osmanlıcılık” politikasının devletin yıkılışına kadar devam ettirildiği söylenebilir.

Osmanlıcılık Türk siyasi düşüncesine “vatan” kavramını sokmuş, savunduğu “Osmanlı milleti” kavramı da daha sonra “Türk milleti” ifadesinin doğmasında etkili olmuştur.

Bütün çabalara rağmen Osmanlıcılık devrin hâkim ideolojisi olan milliyetçilik karşısında tutunamamış, gayrimüslimlerin kendi devletlerini kurma ideallerinin önüne geçememiş, ekonomik nedenlerin de etkisiyle “Amerikan toplumuna” benzer şekilde bir  “Osmanlı toplumu” oluşturulamamıştır.

Osmanlıcılık düşüncesinin başarısızlığında, Müslüman halkın tepkisi yanında gayrimüslim halkın eski imtiyazlarını kaybetme endişesi de etkili olmuştur. Özellikle modern devlet anlayışının etkisiyle oluşturulmaya çalışılan merkezi yapı o zamana kadar serbest bir şekilde yaşayan pek çok topluluğu rahatsız etmiştir.

Bütün bu faktörlerin yanında Avrupalı devletlerin müdahaleleri ve özellikle Rusların kışkırtma politikaları da Osmanlıcılık ideolojisinin başarısızlığında önemli bir neden olarak görülmektedir.

***

Kaynaklar: Y. Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara, TTK, 1991; Ş. Demir, “Tanzimat Devrinde Bir Devlet Politikası Olarak Osmanlıcılık”, SUTAD, 2011, S. 29; U. Gülsoy, “Islahat Fermanı”, C. 19, A. Akyıldız, “Tanzimat Fermanı”, C. 40, Y. Koç, “Nüfus-Osmanlı Dönemi”, C. 33, Ş. Hanioğlu, “Meşrutiyet”, C. 29, TDV İA; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, İstanbul, 2009, C.1; F. Uçar, “Türk Düşüncesinde Osmanlıcılık Düşüncesinin Ortaya Çıkışı ve Türk Düşünce Hayatına Etkisi”, KSBD, 2018, S. 18.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin