Osmanlı Devleti’nde sürgün cezası uygulamaları

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

Geçen haftaki yazımızda Osmanlı Devleti’nde iskân politikasının bir parçası olarak sürgün yöntemini ele almıştık. Bu hafta ise sürgünün Osmanlı ceza hukukundaki uygulamalarını ortaya koymaya çalışacağız.

Osmanlı Devleti sürgün yöntemini aynı zamanda ceza hukukundan kaynaklanan bir cezalandırma usulü olarak uygulamış ve zamanla muhalifler de bu ağır uygulamaya maruz kalarak yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır.  

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

UYGULAMA ALANLARI

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde sürgün iskân amaçlı yapılmasına karşılık 16. yüzyıldan itibaren cezalandırmaya dönük gerçekleşmiş, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar ise kurumsal bir ceza olarak uygulanmıştır. Sürgünün 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında ise muhaliflere yönelik politik bir uygulamaya dönüştüğü görülmektedir.  

Osmanlı Arşivlerinde bulunan “Nefy ve Kalebent” defterlerinden hareketle uygulamanın nedenleri ve şekli hakkında bilgilere ulaşmak mümkün olmaktadır. Neşe Erim’in kalebentlik ve zindan defterlerinden yararlanarak yaptığı çalışmaya göre sürgün cezalarının üçte biri hırsızlık nedeniyle verilmiş, onu yüzde 10 civarında oranlarla eşkıyalık ve düzeni bozma suçları izlemiştir.

Ayrıca daha az oranlarda eksik gramajlı ekmek satmak, içki yasağına uymamak, sahtekarlık, adam öldürme ve adam yaralama gibi nedenlerle sürgün cezasının uygulandığı görülmektedir.

Sürgünlerin gittikleri yerlerdeki hayatlarına ait kayıtlar az olsa da genel olarak tımar sistemine dahil edilerek topluma ve devlete yararlı hale getirilmeye çalışıldıkları anlaşılmaktadır. Bazı sürgünler yeni beldelerinde memuriyet üstlenmişler hatta vakıf ve hayır kurumlarında görev almışlardır.

Sürgünler bazen gelirleri devam etmek kaydıyla gönderilir ve gittikleri yerde küskün olsalar da müreffeh bir hayat yaşarlardı. Bazıları da hiçbir şeyleri olmadan sürgüne gönderildiklerinden çok sıkıntı çekerlerdi.  

Sürgünler içinde kadınlar da yer alıyordu. Kadınların sürgün nedenleri arasında ahlaksızlık, hırsızlık, fal bakmak, içki içmek, oyun kâğıdı oynamak gibi nedenler yer almaktadır. Kayıtlara göre kadınlar yakın yerlere gönderilmişlerse de suçun tekrarında uzak yerlere sürülmüşlerdir. Yine de Fizan, Yemen veya Taif’e kadın sürgün gönderilmemiştir.

Azınlıkların da zaman zaman sürgüne maruz kaldıkları görülmektedir. Bunların büyük kısmı şahsi suçlardan olsa da kitlesel sürgünler de yapılmıştır. Örneğin Eminönü’nde yaşayan Museviler, Yeni Cami inşa edileceği zaman Hasköy’e sürüldükleri gibi Mora isyanı nedeniyle de şüpheli görülen bazı Rumlar sürgün edilmişlerdir.

Sürgünler af veya salıverilme kararı gelmediği sürece gittikleri yerde ikamet etmekte, yaşlılık, eş ve çocuklarına acıma, af için müracaat, bir daha aynı suçu işlememeye söz verme gibi nedenlerle de affedildikleri görülmektedir.

NİYAZİ-İ MISRÎ’DEN HALİDÎLERE

Sürgün uygulamasından din adamları da nasibini almış, Osmanlı tarihi boyunca şeyhülislamlar, müderrisler, kadılar, alimler ve tasavvuf ehli de çeşitli nedenlerle sürgüne gönderilmiştir. Daha Fatih zamanında Bursa’da yaşayan Halvetî şeyhi Alaeddin, çevresine büyük bir kitle toplayıp şan ve şöhret elde edince Manisa’ya sürülmüştü.

En meşhur sürgünlerden birisi de “ömrünü sürgünlerde geçiren veli” denilen Niyazi-i Mısrî’dir. Mısrî, Kadızadelere ve devlet adamlarına yönelik eleştirileri nedeniyle Rodos’a sürülmüşse de daha sonra yaşadığı şehir olan Bursa’ya dönmesine izin verilmişti.

Sonrasında Limni’ye sürülen Mısrî, burada on beş yıl kadar yaşamış, Bursa’ya döndükten sonra da halk ve ordu üzerindeki nüfuzundan endişe eden Osmanlı idaresi tarafından Limni’ye ikinci defa sürgüne gönderilmiş ve bir yıl sonra orada vefat etmiştir.

Büyük bir sürgün de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sonrasında Bektaşilere yönelik gerçekleşmiştir. Bektaşilerden birinci derecede suçlu görülenler idam edilmiş, ikinci derecede suçlu değerlendirilenlerse “ilim merkezi yerlere” sürülmüştür. Örneğin Hacıbektaş’taki Bektaşi postnişini Hamdullah Efendi, Amasya’ya sürülmüştü. Yine A. Cevdet Paşa’ya göre Bektaşilikle ilgisi olmadıkları halde Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi üyeleri de muhaliflerinin gammazlamalarıyla sürgüne gönderilmişlerdir.

Osmanlı yönetimi aynı dönemde Sünni tarikatlara karşı da aynı yönteme başvurmuş, örneğin Halidiye tarikatı “Şeyh Halid ve halifelerinin amacının fesad çıkarmak olduğu” gerekçesiyle devletin sürgün politikasının hedefi olmuş ve II. Mahmut bu tarikat mensuplarını İstanbul’dan Sivas’a sürmüştür.

SÜRGÜN BELDELERİ

Sürgün yerleri olarak özellikle bazı adalar, Anadolu içleri, Arap yarımadası ve Afrika vilayetlerinin tercih edildiği görülmektedir. Özellikle İstanbul’da uzun süre yaşamış kişiler için İstanbul dışına çıkarılmak bile büyük bir ceza iken çok uzak beldelere, örneğin Trablusgarp’a gitmenin ne kadar büyük bir ceza olduğu açıktır.

Sürgün yerleri arasında en çok bilineni Abdülhamit zamanında meşhur olan Fizan’dır. “Fizan” Türkçede aynı zamanda “uzaklığı ifade” anlamında kullanılmaktadır. Burası Trablusgarp’a bağlı, kıyıdan altı yüz kilometre uzaklıkta, Sahra Çölü’nün doğusunda uçsuz bucaksız çöllerden oluşan bir yerdi.

Bölgede ender vahalar dışında yaşama imkânı yoktu. Gerek su gerekse beslenme kaynakları yönüyle kıt olan bölge, sürgünler için ideal bir “açık hava hapishanesi” idi.

Bu durum Abdülhamit’in Fizan’a “memuriyet” görüntüsü altında birçok memur ve subayı göndermesinde etkili oldu. Hayatı boyunca darbe korkusuyla yaşayan Abdülhamit’in burayı ideal bir sürgün yeri olduğu için seçmiş olduğu anlaşılmaktadır.  

MUHALİFLER SÜRGÜNDE

19. yüzyılda sürgün, siyasi muhaliflere yönelik bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmış ve özellikle Jön Türkler sürgüne gönderilmişlerdir. Muhalif sürgünlerin en meşhurlarından birisi olan Namık Kemal, hürriyetçi fikirlerinden dolayı birkaç defa sürgüne maruz kalmış, en son sürüldüğü Sakız’da vefat etmiştir.

Siyasi sürgünlerin doruk noktası, Abdülhamit devri olup döneme İttihatçılar tarafından efsaneleştirilen “Şeref Kurbanları” sürgünü damga vurmuştur.

Abdülhamit, 1896’da kendisine karşı planlanan suikast teşebbüsü sonrasında İttihatçılarla ilişkili olduğu şüphesiyle 324’ü öğrenci olmak üzere 630 kişiyi tutuklattı. Çoğunluğu Tıbbiye öğrencisi ve hekim olan 78 kişi sürgünle cezalandırılarak “Şeref Vapuruyla” Fizan’a gönderildi. Sürgünler Trablusgarp Valisi Namık Paşa’nın yardımıyla Fizan yerine Trablusgarp’ta kaldılar ve ailelerini de yanlarına getirdiler.

Bu siyasetle Abdülhamit, Jön Türklere büyük bir darbe vururken bazen de sürgünler gittikleri yerlerde görüşlerini daha rahat yayma imkânı elde ettiklerinden hürriyetçi fikirler ülkenin en ücra yerlerine kadar ulaştı.

Bir taraftan Avrupa’da diğer taraftan Arap yarımadası ve Kuzey Afrika gibi çeşitli yerlerinde sürgün hayatı yaşayan muhalifler, 1908’de Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a geri dönebildiler. Ancak İkinci Meşrutiyet devrinde İttihat ve Terakki de Abdülhamit’in izinden giderek muhaliflerini Çorum, Sinop, Bilecik ve Ankara gibi şehirlere sürgüne gönderdi.

Sonuçta ceza hukukunun bir hükmü olarak uygulanan sürgün cezası, Osmanlı tarihinin son yüzyıllarında sosyal ve ekonomik şartların etkisiyle yoğunlaşmış, haklı gerekçeler olmasa da devlet adamları, ulema ve tasavvuf ehli sürgüne gönderilmiştir.   

Niyazi-i Mısrî’nin hayatının önemli bir bölümünü sürgünde geçirmesinin mantıklı bir açıklaması olamayacağı gibi Musevilerin Eminönü’nden sürülmeleri ya da Bektaşi postnişinlerinin “şüpheli” görülerek sürülmeleri, sürgünün uygulama şekillerini göstermesi yönüyle ilginç örneklerdir.

Abdülhamit devrinde ise sürgün uygulaması, siyasi muhaliflere yönelmiş ve muhalif görüşleri tasfiye amaçlı bir “devlet geleneğine” dönüşmüştür. Nitekim Abdülhamit’in sürdüğü İttihatçılar önce muhaliflerini, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da Ermenileri sürgüne göndermişlerdir.

İttihatçılardan sonra Cumhuriyet rejimi de daha ilk yıllarında Gönen ve Manyas Çerkezlerini yurt içine, Yüzellilikler’i ve Osmanlı hanedan mensuplarını yurt dışına sürerek “bir devlet politikası” olarak sürgün uygulamalarını devam ettirmiştir.

***

Kaynaklar: N. Erim, “Osmanlıda Sürgünün Değişen Anlamı: İskândan Sürgüne”, ‘. İkinci İktisat Tarihi Kongresi, Elâzığ, 2010; A. Acehan, “Osmanlı Devleti’nin Sürgün Politikası ve Sürgün Yerleri”, USAD, Volume 1/5, 2008; M. Ç. Uluçay, “Sürgünler”, Belleten, 1951, C. XV, S. 60; G. Alan, “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Sürgün Politikası Çerçevesinde Kadın Sürgünler”, Belleten, 2014, C. LXXVIII, S. 281; M. Aşkar, “Niyazi-i Mısrî”, TDV İA, C. 33; R. Kılıç, “Osmanlı Devleti’nde Yönetim-Nakşibendi İlişkisine Farklı Bir Bakış: Halidi Sürgünleri”, Tasavvuf, 2006, S. 17.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin