Osman Kavala

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Osman Kavala’nın tutukluluğunda 1000 gün sınırı da aşıldı. Kim bilir kaç kez Kavala için özgürlük çağrısı yaptım sosyal medya üzerinden! Dün, hapishanede geçirdiği bininci gün nedeniyle yeniden basının ilgi odağı oldu Kavala. Basının derken, yanlış anlaşılmasın. Bir avuç havuz dışı gerçek ve yürekli gazetecinin demek istedim. Ben en başından bu yana, tutukluları ideolojilerine ve dünya görüşlerine göre ayırmadım. Hepsinin haklarını savunmaya çalıştım. Osman Kavala politik yelpazenin solunda, ama liberal demokratik değerlerle ve insan-azınlık haklarıyla barışık bir insandır. Kendime her zaman yakın bulduğum bir çizgisi oldu.

Gezi Parkı’ndan önce de her zaman Kürtler başta, her türlü azınlığın ve ezilen kesimin kimlik haklarını ve sosyal eşitliğini savundu. Bunlar Türkiye gibi bir Ortadoğu ülkesinde Müslüman mahallesinde salyangoz saymaya benzeyen riskli uğraşlardır. Türkiye’de herkes muhalefetteyken özgürlükçüdür. Ama iktidara yaklaşınca, özellikle de muktedirleşince, özgürlükçülük hemen faşizan bir tutuculukla yer değiştirir. Kavala “Beyaz Türk” olarak nitelenen bir aydın olarak, istese kolaylıkla Atatürkçü-Ulusalcı çevrelerde kendine sağlam yer edinebilir, daha dertsiz ve tasasız bir yaşamı seçebilirdi. Öyle yapmadı. Türkiye’de Kürtlerin haklarını ve hukukunu savunmak gibi riskli sulara yelken açtı. Dahası, Gezi Parkı eylemlerine açık destek vererek, AKP’nin kin ve nefretine muhatap olma rizikosunu göze aldı. 15 Temmuz 2016 sonrasında AB yanlısı olması, Gezi’deki tutumu ve Kürt haklarını savunan solcu kimliği nedeniyle hedefe alındı, casuslukla, Gezi’yi finanse etmekle ve daha bilimum saçma sapan fabrikasyon gerekçeler bahane edilerek içeri alındı. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Dünkü 1000inci gün, sembolik önemdedir. Kavala’nın uğradığı hukuksuzluk, bir özgürlük mücadelesinin sonucudur. Onurlu bir direnişçi, sembol bir isim, Kavala. 

Bu yazıyı yazmamın nedeni, Kavala’ya ve kavala gibi rejim mağduru olanlara destek vermek değil ama. Bugün bu yazının konusu, sistemin nasıl teker-teker insanları kendi diskurunu kabule zorladığı meselesi! Kavala dün Silivri’de bir açıklama yaptı. Şöyle diyor: “FETÖ’cüler yargıya müdahalede ‘stabilize yol’ açmıştı; şimdi bu otoyol oldu!”. 

Ben diskur ve rejim ilişkisini anlatan onlarca yazı yazdım bu güne dek. Rejimin neden rejim olarak nitelendiğini, diskurdan bağımsız izah etmek olanaklı değil. Bir iktidar (kötü yönetim) sorunu ile karşı karşıya değiliz. Bir rejim sorunu ile karşı karşıyayız. İktidarlar gelip gider. Kötü iktidardan sonra gelen iyi iktidarlar, geçmişin yaralarını sarar. Demokrasi güçlenerek bu hastalıkları atlatır. Direnci artar. Fakat biz bir kötü iktidar ile yüzyüze değiliz. Elbette önce mesele kötü iktidardı sadece. Ancak bu durum 17 Aralık 2013’ten sonra ciddi bir kötüleşme sürecine girdi. Anayasanın güçler ayrılığı ilkesinin fiilen ortadan kaldırılması olarak özetleyebileceğim bir sivil darbe gerçekleşti. Bu sivil darbeyi yapan seçilmiş iktidardı. Yolsuzluklara batmış bu sivil iktidar sahipleri, Yüce Divan’dan kurtulmak için yaptıkları sivil darbeyi daha kalıcı hale getirmek için ilerletmek ve derinleştirmek durumundaydılar. Tıpkı gitmekte olan bisikletin duramayacağı gibi, sivil darbe sonrası serbest düşüş de duramazdı. Bisiklet durursa denge bozulur, kere kapaklanırdı. Sivil darbe ilerletilmezse, normale dönüş gerçekleşebilirdi ve bu darbeci sivil iktidarın mümessilleri için ağır bir hukuki bedel ödemek anlamına gelirdi. İşte 15 Temmuz 2016’ya giden yolun taşları, bu açmaz içerisinde döşenmek durumunda kaldı. Denize düşen (daha doğrusu kendini denize atan!) AKP, başka güçlerle işbirliğine girerek ve onlara inanılmaz tavizleri altın tepside sunarak yoluna devam etmeyi seçti. Gezi Parkı, 17 Aralık ve 15 Temmuz yol taşları, bizi ve ülkeyi bu günlere getirdi. Rejim sorunu dediğim tam da bu!

Bu rejimin kurulmasında en önemli iki unsur, Kürt siyasi hareketini ve Cemaat’i sistem dışına itmekti. AKP’nin yeni ortakları olan MHP ve derin yapının beklentileri, Kürt açılımını sonlandırmak ve Cemaat’i illegal hale getirerek onu tümüyle tasfiye etmekti. Kürtlerin ve Cemaatin düşmanı çoktu. Her iki hareket de 2002-2015 yılları arasında AB reformlarına destek verdiler. Tıpkı liberaller gibi veya gerçek solcular gibi! Fakat rüzgar dönünce, hedef haline geldiler. Demokratikleşme sürecinde en önemli aşamalardan biri, vesayet sistemi denen, Türk Silahlı Kuvvetleri ve bürokrasinin sivil seçilmiş siyaset üzerindeki veto rejimini ortadan kaldırmaktı. II. Mahmut’tan bu yana siyaseti belirleyen ve şekillendiren sivil-asker ilişkileri, özellikle 1960 darbesi sonrası inşa edilen Milli Güvenlik Kurulu gibi sistem içi mekanizmalarla Türk demokrasisinin ayakları üzerinde durmasını engelledi. 1980 darbesi, bu vesayetçi yapıyı daha da kurumsallaştırdı. 2000’li yılların başında AB süreci dinamosu sayesinde, ordunun bu rolü azaltıldı. MGK sivilleştirildi. TSK’da Batı’cı ve AB yanlısı yeni bir subay jenerasyonu iş başına geldi. Bu süreçte Kürtler de Cemaat de, liberal ve gerçek solcular gibi, memleketin istikbali için bu süreçlere destek oldular. Bu arada mutlaka her gruptan kendi kişisel veya mikro grupsal çıkarları için bilinçli manipülasyon veya usulsüzlükler yapanlar olmuştur. Ama genel olarak demokratik güçler, bu süreçte AKP’ye destek oldular. Çünkü 2002-2008 arası AKP, bugünkünden çok farklıydı. Yetmez ama evet diyenler de gelecekte demokrasiyi ve insan haklarını çok daha iyi uygulayan bir Türkiye hayal ettikleri için bunu yaptılar. 

Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davalar bu süreçte askeriyenin darbeci ve vesayetçi kanadının hamlelerini engelleyen davalardı. Askerlerin bir kısmı, bürokratik ve bazı diğer elitleri yanlarına çekerek, bazı “siyasete müdahale” simülasyonları yaptılar. Bu ortaya çıkınca, davalar açıldı. Erdoğan o dönemlerde bu davaları açan savcılara makam aracını verecek ve sürecin savcısı olduğunu açık kameralar önünde söyleyecek kadar sürece destek verdi. Fakat 17 Aralık 2013’le beraber Türk Ordusuna Kumpas pozisyonuna geçen AKP, 17 Aralık’tan bir hafta kadar sonra, bu Ergenekon davalarından ceza alan tutukluları – Perinçek ve yakın çevresi de dâhil – hapishaneden çıkardı. O günden bu güne AKP, gerek MHP kanadından, gerek Ulusalcı kanattan, gerekse de doğrudan Avrasyacı derin yapılardan büyük destek görüyor. Kimin daha güçlü olduğu konusunda farklı fikirler de olsa, Türkiye siyasetini izleyen herkes, bugün Erdoğan-AKP ile derin devlet arasında bir pakt kurulmuş olduğunu söylüyor. 

Bu paktın temel diskuru “FETÖ” kavramıdır. Önce Cemaat’i 17 Aralık 2013 ile ilişkilendirdiler. Cemaat’e Paralel Devlet Yapılanması (PDY) dediler. Ardından Cemaat’in üzerine kanun dışı ve mevzuata uygun olmayan yollarla giderek onu felce uğrattılar. Bu süreçte elde olan tüm basın-yayın organlarıyla Cemaat sürece direndi. 2015 Haziran seçimlerinin sonuçlarından sonra, Türkiye’nin her yerinde bir anda terör olayları meydana gelmeye başladı. Sanki bir düğmeye basılmıştı! Böylece Kasım’daki seçimlere kadar bir anda HDP’nin oylarını küçültmeyi ve AKP-MHP’ninkileri yükseltmeyi başardılar. İyi bir sosyal mühendislikle bunu yaptıktan sonra Erdoğan Davutoğlu’nun ipini çekti. 15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişimi sonrasında Paralel Devlet’i Ulusalcı ağzıyla FETÖ’ye (Ulusalcı yazarlar Fethullah Gülen’i aşağılamak için ona uzunca zamandır “Feto” diyorlardı), yani “Fethullahçı Terör Örgütü’ne dönüştürdüler. Bir örgüt düşünün, kendisine “FETO”, yani bilmemneci “terör örgütü” diyecek! Dünyada bunun bir başka örneği yok! Tamamen kurgusal ve hayali bir örgüt tasarlarılar, fabrike ettiler ve servis ettiler. Hiçbir silah veya şiddete işaret eden kanıt bulamadıkları halde 15 Temmuz ile Cemaat’i ilintili hale getirdiler. Kimse Adil Öksüz’ün nasıl serbest bırakıldığını sorgulamadı. Bir soru çalma suçlamasıdır gidiyor. Soru çalmak olmuş mu ben bilemem. Ama olmuş olsa bile, bu eğer organize bir suçsa, kanıtlarıyla beraber ortaya konur. Değilse bireysel bazda ele alınır, ilgili olan grup veya birey sorumlusu kimse adalete hesap verir. Ne olursa olsun, organize bir suçun terör suçuna yükseltilmesi mümkün değildir. Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi, “FETÖ” olarak nitelenemez. Bunu herkes yapsa bile bu doğru değildir. 

Kavala’nın kullandığı “FETÖ” kavramı, bir sisteme biat manifestosudur. Bu bir ricattır. Bu rejimin galibiyetidir. Ben politik olarak liberal, ekonomi-politik olarak demokratik sosyalist dünya görüşlerine sahip biri olarak, Cemaat ile herhangi bir aidiyet ilişkim olmamasına karşın, bu doğruyu dile getirmeye devam edeceğim. Çünkü olması gereken ve doğru olan budur. Cemaat’ten olanların 15 Temmuz’da belli roller üstlenip üstlenmedikleri tartışmaları, bu gerçeği değiştirmiyor. Darbeye Kemalistlerden veya Fenerbahçe yönetiminden birileri katılsaydı, tüm Kemalistler veya tüm Fenerbahçeliler darbeci mi ilan edilecekti? Bir grup aidiyeti yüzünden suçun bireyselliği (şahsiliği) prensibi görmezden mi gelinecek? Cemaat’i yok etme şehveti nedeniyle kanunsuz suç olmaz hukuk ilkesi veya kanıtsız suç olmaz prensibi görmezden gelinebilir mi? Bunları aklıselim insanlar dile getirmezse, Türkiye nasıl normalleşir ve demokratikleşir?

Bu rejim ne kadar çok aydına “FETÖ” dedirtirse, ömrünün o kadar uzayacağının farkında! Bu diskuru ne zaman bırakacak ülke? Eğer Cemaat’ten birileri darbeye karışmışsa, bu kişiler yargılansın. Eğer Cemaat’ten birileri başka birilerini azmettirmişse veya onları uzaktan kontrolle emir-komuta zinciri içinde darbe girişimine yönlendirmişse, yönlendirenler de yönlenen maşalar da yargılansın. Fakat bunlar yukarıda değindiğim hukuksal prensipler çerçevesinde yapılsın. Bankada hesap açan, kermeste börek satan, okul yaptıran, kızını dershaneye, oğlunu koleje kaydettiren, cebinden bir dolar çıkan, ankesörlü telefondan telefon eden vs. kişilerin “iltisak” argümanı ile kanuna dayanmayan suçlamalarla takibata alınması ve yaşamlarının bitirilmesi kabul edilemez. İnsan olan ve hukuk talep eden herkesin bu asgari müşterekte birleşmesi gerekmez mi? 

Osman Kavala “FETÖ” diyorsa, Türkiye’nin karanlıktan kurtulma şansı çok daha az demektir. Kavala bu rejimin ana hatlarına “fit olarak” bu rejimi daha da konsolide ettiğinin farkına varmalı. Bir kez daha anlaşılıyor ki, Ahmet Altan gibi olmadıkça bu rejim kazanacak. 

1 YORUM

  1. Ne garip bir ülke.Yahu bu ülkede bir tane dahi olsa Emile Zola cikmayacak mi? Yaziklar olsun bu ülkenin insanina. Utaniyorum hocam. Siz ne yazarsaniz yazin. Utaniyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin