Örgüt evinde yakalanan havyar ve…

YORUM | EKREM DUMANLI

Hiç unutmam; ünlü bir yayın yönetmeni birkaç defa kahkahalar eşliğinde şöyle demişti: “Bir havyar haberiyle koca bir örgütü çökerttik.”

Neydi haber?

İddiaya göre polis sol bir örgütün evine baskın düzenlemiş, buzdolabında havyar bulmuştu. Keskin zekâsı, kıvrak üslubuyla Türk gazeteciliğinde bir simge haline gelen yayın yönetmeni, havyarı manşete çekerek haberi patlatmıştı.

Bahse geçen sol örgütün önemli bir kısmı hapishanelerde çürürken, önde gelen isimlerin polis baskınıyla gözaltına alınması unutulmuş, mesele havyara kilitlenmişti. Tabandan yükselen ‘Vaay! Biz hapishanelerde çürürken siz havyar mı yiyorsunuz’ sözleri örgüt içi çatışmaya, hesaplaşmaya dönüşmüştü.

Haber doğru muydu bilemiyorum. Gerçekten her yerde aranan “lider kadro” dışarıda keyif mi çatıyordu ve zenginliğin lüksün simgesi olan havyar mı yiyordu; bunu kesin bir şekilde söylemek mümkün değil.

Kesin olan bir şey var: havyar haberiyle başlatılan propaganda derin bir operasyondu, taban-tavan tartışmasını ateşlemek için kullanılmıştı. Derin yapı, başarılı bir iletişim operasyonuyla örgüte ağır darbe indirmişti.

Birkaç ay önce Hanefi Avcı’nın bir açıklamasına rastladım. Sol örgütleri parçalama, içlerinden yeni liderler ve gruplar çıkarma, bunu yaparken de başta işkence olmak üzere her türlü metodu uygulama konusunda uzman olan eski emniyetçi Hanefi Avcı (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle diyordu: Cemaate karşı daha önce sol örgütler için uygulanan metotların pek çoğu kullanıldı. Bu çalışmalardan sonra cemaatin parçalanması, büyük kopuşlar yaşaması gerekiyordu. Olmadı.”

Tabii ki olmaz.

En başta cemaat, yasadışı bir örgüt değil.

Hele terör örgütü, asla değil!

ETÖ uydurdu bu terör suçlamasını. Dünyanın dört bir tarafına okul açan, onlarca senedir aydın insan yetiştiren, barıştan diyalogdan demokrasiden, fikir özgürlüğünden yana tavır koyan bir sivil toplum hareketine terör suçlaması yapan, teröristten başka kim olabilir?

Neyse…

Konumuza dönelim. Erdoğan’ın devlet ihalelerine katılan iş adamlarından topladığı rüşvetlerle kurduğu, Havuz Medyası diye bilinen, yalan ve iftiranın merkezi haline gelmiş gazetelerin uzun zamandan beri yaptığı propaganda şuydu: “Cemaatin yurtdışına çıkmış önde gelenleri lüks ve şatafat içinde yaşıyor.”

Bunun kocaman bir iftira olduğunu elbette bunu yazan, söyleyen, yayanlar da gayet iyi biliyordu. Mesela bir zamanlar Adem Yavuz Arslan’ın geçimini temin edebilmek için Uber yaptığı arabayı, ‘lüks araba’ diye çarpıtarak veriyordu.

Aslında olay gayet netti: Türkiye’nin en başarılı gazetecilerinden birisi olan ve bir dönem Ankara ve Washington temsilciliği gibi önemli bir görevler ifa eden Adem Yavuz Arslan, gazetesi iktidar tarafından gasp edildikten sonra taksi şoförlüğü yapmak zorunda kalmıştı.

Bir süre sonra Gazetecilerle yetinmemiş, başka meslekten insanlara yönelmişlerdi. Mesela Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca en çok tanınan futbolcusu Hakan Şükür hakkında böyle çirkef haberler yaptılar. Türk futbol tarihine adını ‘Kral’ olarak yazdırmış bir futbolcunun, sıradan arabasını ve geçimini temin edebilmek için açtığı restoranını haber konusu yapıp, ‘bakın işte, yurtdışında lüks içinde yaşıyorlar’ havasını estirmek istediler.

Tabi meydan boş. Birisi çıkıp şunu sormuyordu:

“Be hey bu haberi yapan çapsız adam! Bahsettiğin kişi, geçmişte köprü altlarında yaşayan bir adam değil; belli bir varlığı olduğu öteden beri herkesçe bilinen bir insandır. Onun alın teri ve gözyaşıyla elde ettiği servete çöken haramzadeler mi haber konusudur; yoksa onurlu bir insanın mecburiyetler karşısında küçük bir işletmeye ortak olması mı?”

Gelelim en son örneğe: Washington gibi dünyanın en önemli haber merkezlerinden birinde gazetecilik yaptığını sanan ve gazetecilik geçmişi yalan haberden sabıkalı olan bir adam Uber çağırıyor. Karşısına, bir dönem Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yapmış, mesleği başarılarla dolu, bilgi ve donanımı herkesçe takdir edilen Abdülhamit Bilici çıkıyor.

Burada bir haber konusu var mı? Var tabii ki. Asıl haber, bilgisi, becerisi ve deneyimi bu kadar parlak bir insanın Amerika’da ayakta kalabilmek için hayat mücadelesi vermesi. Türkiye’nin en önemli medya kuruluşlarından birinde üst düzey görevler yapan usta bir gazetecinin geçinebilmek için taksi şoförlüğü yapması onurlu bir direnişin simgesidir.

Adam bu gerçeği görmüyor da Bilici’yi aşağılamak, onu takdir eden, okuyan ve takip eden insanlara karşı küçük düşürmek için minnacık aklıyla Bilici’yi hedefi gösteriyor.

Bugüne kadar iddia ettikleri neydi?

“Cemaatin önde gelenleri yurtdışında lüks içinde yaşıyor” diyorlardı. “Tavan ve taban” ayrımından bahsediyorlardı. Yukarıdaki insanların kaçarken yanlarında çok fazla miktarda para götürdüğünü söylüyorlardı…

Bilici olayında o kadar çuvalladılar ki bugüne kadar iddia ettikleri “lüks içinde yaşıyorlar” söylemini kendi elleriyle yok ettiler. Bahsettikleri kişilerin onurlu bir hayat mücadelesi verdiğini, kiminin taksicilik, kiminin kitapçılık yaptığını, kiminin restoranlarda çalıştığını bu haberle ispat etmiş oldular.

Geçenlerde bir gazeteci arkadaşımı sordum bir meslektaşıma. Avrupa’da haftada iki gün temizliğe gittiğini sonra bir fırsat bulup bir web sitesine haber ve yazı yazdığını söyledi… Çok değerli bir başka haberci arkadaşımın Kanada’da TIR şoförlüğü yaptığını yakinen biliyorum. Daha sayayım mı?

Herkes keskin bir yol ayrımının tam ortasında kaldı: Ya zalime boyun eğecek zulme ortak olacaktı; ya da yazıyla/sözle direnişe devam edecek: bunu yaparken de dimdik ayakta kalmak için alın teri ile gözyaşıyla yeni bir hayata adım atacaktı. Tanıdığım pek çok gazeteci (ve pek çok insan) onurlu bir tercihte bulundu. Sabahtan akşama on kere fikir değiştiren, bir zamanlar zevkle yaptığı işten şüphe duyan, omurgasız hali ile zalimlere cesaret veren bazı insanların bu şerefli duruşu bugün tam idrak etmesi mümkün değil…

Ancak tarih bir gün bu onurlu duruşu yazacak. Bugün çekilen çileler, tarihçilerin teşrih masasına yatırılacak. Bir dönem kaliteli gazetecilik için seferber olmuş insanların, değil geçmişte yaptıkları gazetecilikten pişman olmak; daha iyisini yapabilmek için nasıl mücadele verdiklerini tarihe düşülen notlardan öğreneceğiz bir gün…

İşte o gün geldiğinde en çok acınacak kişiler hiç şüphesiz havuz medyasının düşük IQ’lu gazetecileri olacak. Çünkü eski derin devletin tetikçileri daha kurnaz daha akıllı daha sinsi daha fettan idi. Bir havyar haberi ile insanları birbirine düşürebiliyordu. Şimdiki yeşil operasyoncular, karalamak istediği kişilerin aslında ne kadar şerefli ve onurlu insanlar olduğunu ispat ediyor.

Farkındalar mı? Sanmam. Çünkü ne gazetecilik ilkelerini biliyorlar ne de insanlık haysiyetini…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin