Normalleşme

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN 

ABD’de yaşanan Kongre baskını sonrası, Türkiye’de yaşanan demokratik erozyon ve hukuk devletinin çöküşü, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. 2006’da Türkiye’ye döndüğümde, Avrupa Birliği’nin tam üyelik müzakerelerine başlayacak kadar olgunlaşmış gördüğü Türkiye demokrasisi ve hukuk devleti, toplu iğneyle çukur kazar, güç adımlarla ve oldukça düşük bir hızla oluşmaktaydı. Elbette varılan düzey, henüz mükemmel olmaktan uzaktı. Fakat Cumhuriyet tarihinin en yüksek standartlardaki hukuk devleti olduğuna şüphe yoktu. 2006’daki bu performans ve düzey, gelecek için umut vaat etmekteydi. Oysa 2013’ten sonra adeta makara boşaldı. Türkiye serbest düşüşe başladı. Tüm demokratik kazanımlar ve hukuk devletine dönüşme yolunda alınan mesafeler sıfırlandı. İşte ABD’deki olaylar, bana bu süreci, yaşadıklarımızı, deneyimlerimizi düşündürdü.

İster istemez, herkes gibi ben de normalleşmenin başlamasını umuyorum. Fakat bu konuda ciddi şüphelerim var. Birçokları normalleşmenin ne zaman başlayacağı üzerine düşünüyor, yazıyor-çiziyor. Yani normalleşmenin bir gün, bir şekilde gerçekleşeceğinden eminler. Onların bu tezini destekleyen en önemli veri, elbette Türkiye siyasi tarihinde yaşananlar. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma ve modernleşme reformlarından Türkiye Cumhuriyeti’ne, son 200 yıllık tarih, sürekli devletin “ıslahatı” ve modernleşme çabalarıyla geçti. Bu çabaların merkezinde, şeffaf, anayasal, demokratik bir hukuk devleti var. Elbette adı hep böyle konmadı. Ama temel yönelim buydu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

En katı İttihatçı ya da Kemalist dönemlerde bile, Avrupa’daki diğer toplumların deneyimleriyle paralellik gösteren bir evrime tanık oluyoruz. Her toplum İngiltere’nin ya da Amerika’nın deneyimleri gibi, gücü sınırlandırılmış ve çok partili sistemlere geçiş yapamadı. Erken yirminci yüzyılda Almanya ve İtalya gibi, İspanya ve Portekiz gibi, doğu Avrupa ülkeleri gibi, totaliter ve otoriter sistemlerle cebelleşmeyen ülke sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Türkiye, daima geriden de gelse, özellikle son yüz yılda daima bu Avrupa ana akımının içinde kendisine yer buldu. Tepeden tabana doğru da olsa, devlet ve toplum sayısız reformlarla ve sonra geriye doğru atılan adımlarla, gelgitler yaşadı. Kör topal da olsa, Atlantik Paktı ve Avrupa ailesinin bir parçası olmayı başardı. Çökerken Avrupa’nın hasta adamı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden, daha fazla modernleşmeye açık bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti doğdu.

Bu türbülanslı yüzyıl içinde, birçok ara rejim yaşandı. Zaten İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar tek parti diktası söz konusuydu. Fakat çok partili hayata geçiş de Türkiye’de çoğulcu ve kozmopolit sosyolojiyi siyasete aktarmaya yetmedi. Sosyolojiyi dönüştürmek, siyaseti tasarlamaktan daha karmaşık ve zordu. Buna karşın, her ne kadar ara rejimlerle dolu olsa da, askeri-bürokratik bir vesayet sistemi olarak varlığını sürdürse de, ana yön gittikçe gelişen bir demokrasiydi. 1960’ta, 1971’de ve 1980’de elbette büyük acılar ve gerilemeler oldu. Fakat her biri ülkeyi biraz daha çoğulcu, anayasal ve özgürlükçü bir politik sisteme doğru zorladı. Aydınlar bilinçlendi. 1980 askeri darbesi sonrası Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan, siyasi ekolleriyle beraber sanki daha bir olgun ve uzlaşmaya açık liderler olmuşlardı. Turgut Özal’lı neo-liberalizm yıllarında piyasa ekonomisi gelişirken sosyal adaletsizlikler artmış da olsa, Türkiye Avrupa muhafazakârlığına ve Avrupa sosyal demokrasisine yaklaşmaya çabalıyordu. 28 Şubat’a kadar bir normalleşme süreci yaşandı ve Postmodern Darbe ile beraber, bu süreç durdurulmak istendi. Mütedeyyinlerin ve İslamcıların desteklediği Erbakan ekolü devlete entegre olma şansını yakalamışken, süreç raydan çıktı.

AKP 2002’de meclise güçlü bir şekilde girince, bu umut yine yeşerdi. Dahası bu kez Kürt siyasi hareketinin meşruiyet kazanması ve devletle bütünleşmesi gibi yeni bir evreye geçildi. Bu süreci Avrupa Birliği çok büyük bir kararlılıkla ve kocaman bir havuçla – tam üyelik hedefiyle – destekliyordu. Bu mega projelerin Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Özellikle askeri vesayet sistemi sonlanma aşamasına kadar geriletildi. Kürtlerle Çözüm Süreci terörizmi sıfır seviyesine kadar geriletti. Yunanistan ve Ermenistan gibi komşularla yapıcı ilişkiler ve yumuşak güç kullanma dönemi başladı. Türkiye bölgesinde bir çekim merkezi oldu. Yabancı sermaye, üniversitelerin yurtdışına açılması, üretkenliğin artması, kişi başı gelirin yükselmesi gibi birçok somut sonuç, bu dönemde alınmaya başlandı.

Yeni ve daha demokratik bir anayasa konuşulur olmuştu. Kamu yönetimi reformu ile ademi merkeziyetçi bir yönetim modeli tartışılıyordu. İnsan hakları karnesi iyileşmeye yüz tutmuştu. Türkiye toplumunun kozmopolit yapısı görünür olmuş, devletin asık suratlı ve ceberut yapısı yontulmaya başlamıştı. Başörtüsü sorunu gibi meseleler çözülmüştü.

ABD’deki demokrasi buhranında yaşananları görünce, Türkiye’nin 2002-2012 dönemleri arasındaki on yıllık demokrasi deneyimini düşündüm. Nasıl oldu da bu elde edilen seviyeyi koruyamadı ülke? Neden ABD’deki gibi, demokratik bir cephe oluşamadı? Neden medya satın alınabildi? Nasıl oldu da ülkenin yazan-çizen, düşünen insanlarını bu durumu kabule ikna edebildiler? Neden 17 Aralık 2013’ye patlayan yolsuzluk kanalizasyonu sonrası “Bu olayın peşini bırakmama” sözü veren partiler ve liderler yelkenleri suya indirdi? Niçin bu “paralel devlet” ve “sivil darbe kalkışması” gibi diskurlara itiraz edilmedi? Nasıl oldu da medya kuruluşlarına, gazetelere, okullara el konulurken bunlar meşrulaştırılabildi? Hangi şartlarda 15 Temmuz 2016 kontrollü darbe kalkışması “temel diskuru” Yenikapı’da tüm sistem partilerince kabul gördü?

ABD’deki sistemden, geleneklerden, sivil toplumun gücünden, kuvvetli orta sınıftan, özgür medyadan vs. söz ederek, Türkiye’deki durumun bu koşullardan çok farklı olduğu sonucuna varılabilir. Ama bu kolayına kaçmak olmaz mı? Evet, Türkiye ve Amerika, demokrasinin ve hukuk devletinin kurumsallaşması bakımından mutlaka iki farklı ligdir, doğru! Ama ya doğu Avrupa ülkelerine, hatta daha doğuda Belarus’a ve Ukrayna’ya ne demeli? Neden otoriterliğe ve diktatörlüğe karşı sağlıklı ve bütünleşmiş bir muhalefet doğmadı Türkiye’de diye sormayalım mı?

İşte bu noktada, işin içine sosyoloji ve siyasi kültür giriyor. Türkiye’nin bu bağlamda “doğulu” tarafı ağır basıyor. Türkiye’de modernleşmenin ikiz kavramının Batılılaşma olması bundandır. 200 yıllık reform süreci ele alınırken, siyaset bilimciler ve sosyologlar neden sürece Osmanlı ve Türkiye elitlerince Batılılaşma dendiğini merak etmişlerdi. Devleti dönüştürürken toplumun da dönüşmesi – veya sonuç olarak dönüştüğü – belki de bu modernleşme macerasının merkezlerinden birini oluşturuyordur, kim bilir!

2016’da sivil darbe sonucu doğan ara rejim, Türkiye’yi bu 200 yıllık “Batı” rotasından, bambaşka bir rotayla farklı denizlere doğru yola çıkardı. İktidarı da, muhalefeti de bugün referansları Batı demokrasileri ve Batılı hukuk devletleri olan bir modernleşmeyi reddediyor. Bu, Tanzimat’tan bu yana, çok ciddi bir rota kırılmasıdır. Belki çok pragmatik gerekçelerle – mesela yolsuzluk soruşturmalarından ve Yüce Divan’da yargılanmaktan kurtulmak için –  iktidar paydaşları bu yeni rotayı seçme konusunda uzlaştılar. Fakat sonuçta, amaçları ne olursa olsun, sonuçları bakımından uzun erimli bir dönüşüm gerçekleşti. Rusya-Çin-İran gibi “güçler” ile aynı ligde olmak, modernleşme tanımlamasını da değiştirdi. Böylece hukuk devleti ve demokrasi yerine, “kızıl elma” ve Avrasya söylemleri siyasetin artık periferisini değil, merkezini oluşturmaya başladı.

Çok tehlikeli bir gidiştir bu. Artık Türkiye’nin salt dönemsel bir “raydan çıkış” yaşadığından emin değilim. Çok arzu edilen normalleşmeye bir de bu perspektiften bakmakta yarar var kanımca.

4 YORUMLAR

  1. Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan alem-i İslamın teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe alet ederek, perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirmek isteyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki def’adır şaşırtıp, der: “Risale-i Nur şakirdleri, dini siyasete alet eder;
    emniyete zarar vermek ihtimali var.” Halbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalade hizmeti ve umum alem-i İslama taallûk edecek hakaikı cami olduğu, otuz üç ayat-ı Kur’aniyenin işaretiyle ve İmam-ı Ali’nin (r.a.) üç keramet-i gaybîyesiyle ve Gavs-ı azamın kat’î ihbariyle tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur’un, siyasetle alakası yoktur. Fakat, küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü olan istibdad-ı mutlakı, esasiyle bozar; reddeder. Emniyeti ve asayişi ve hürriyeti ve adaleti temin eder. Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez. Daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar. Fakat, cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarları veya enaniyetli sofî meşreblileri, bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi istimal etmeye münafıklar belki çabalayacaklar. İnşaallah muvaffak olamazlar.
    Emirdağ Lahikası-I, s. 110.

  2. Sağolun hocam
    Yakın ve belki de orta vadede türkiyeden umut kesmek gerektiğinin isbatı bir yazı kaleme almıssiniz. Ben de size katılıyorum. Uzun vadede size ve sizin gibi düşunen bizlere düşen gorev nedir acaba. Ne olursa olsun “ana yurt” türkiye… Bunun siyasi tarih acısindan degerlendirmesini de yapabilir misiniz.
    Teşekkürler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin