Ne büyük nimet…

Yorum | Süleyman Sargın

Cenab-ı Allah her birimize sayısız maddi ve manevi nimetler ihsan etti/ediyor. En önemlileri ise İman, istikamet, ihlas, sadakat, teslim, tevekkül gibi nimetler ve hepsi, bize gelen veya gelmesi muhtemel bela ve musibetlere, türlü tehlikelere karşı adeta birer sera mesabesindeler. Bir de bu nurani değerler etrafında oluşan dünya çapında bir kardeşlik hâlesi var ki, onun bereketini anlatmaya ne satırlar ne de sadırlar kâfi gelir. Özellikle şu son dört beş senedir devam eden zulüm döneminde hizmetin kadrini bir kere daha anladık. Herhalde aramızda “İyi ki bu taraftayım, ya masum insanlara terörist diyen, dini siyasete, ticarete ve nefsani arzulara alet edenlerin tarafında olsaydım!” diyerek bu nimete şükretmeyenimiz yoktur. Belki Rabbimize en çok hamd edeceğimiz husus, bizleri böylesi manevi bir zincirin, bünyan-ı marsusun içine dâhil etmesi olsa gerek.

Bu kutlu dairenin içinde bulunmak tek nimet değil elbette. Bunun etrafında oluşan duygu, düşünce ve dua birliği daha bir önemli. Her şeyden evvel bugün bir kısmı hapiste, zindanda, bir kısmı dünyanın dört bir yanında aynı duygu ve aynı düşüncede birleşen yüzbinlerce insan, sabah-akşam ellerini kaldırıp birbirine dua ediyor. Her gün, her gece hüşyar gönüller yüzbinler lisan ile ‘Allah’ım ne olur, mağdur, mahpus, mescun, mevkuf, mehcûr kardeşlerimize tez zamanda fereç ve mahreç lütfeyle, onları mağfiret buyur ve istikametten ayırma…” diye Ulu Dergâh’ın kapı tokmağına dokunuyor.  Bu öyle büyük bir bahtiyarlık ki, neticesini ve bize sağladığı faydayı tahmin bile edemeyiz. Hem bela ve musibetlerden korunma, hem Rabbimize kurbet kazanma, hem de kuvve-i maneviyemizi takviye etme adına bu duaların hayati bir önemi var.

Böyle ekstra mazhariyetlere eren talihliler olarak bizler, hizmet dairesi içinde bulunmayı tufan zamanında Hz. Nuh’un gemisinde bulunma gibi değerlendirmeli ve ne şekilde olursa olsun önünde kutlu bir rehberin yürüdüğü bu topluluktan ayrılmamaya bakmalıyız. Zira fitnenin, fesadın, ihanetin, haramın, günahın kol gezdiği, meydanın tamamen şeytana ve avanelerine kaldığı böyle bir dönemde topluluktan ayrılan, önemli bir zırhını terk etmiş olur ve şeytanın saldırılarına karşı korumasız hale gelir. Hele uzun süre böyle bir hizmetin içinde bulunduktan sonra ayrılır giderse eskiden bulunduğu zeminden çok daha aşağılara sürüklenme riski ile karşı karşıya kalır. Bediüzzaman Hazretleri “Böyle bir konumdaki insanın çok derin bir çukura düşme ihtimalinden” söz eder.

Nimetin külfeti de var

Elbette böyle bîhemtâ bir nimetin külfeti de ona göredir. Bu nimetin mazharlarının başından imtihanlar eksik olmayacaktır. Dışarıyla da yaşanacaktır bunlar, içeriyle de. Şahıslara takılır insan bazen ya da aklına yatıramadığı bir kısım uygulamalara. Bu takılmalarında haklı da olabilir ama içeride kalıp daha iyiyi yakalama adına mücadele etmek yerine küsüp gitmek, kaybetmenin başladığı noktadır. Kaçmak veya terk etmek en kolayıdır, esas olan kim ne yaparsa yapsın her şeye rağmen içeride kalıp sadakatle çalışmaktır. Bunca nimeti elinin tersiyle itercesine çekip giden biri ötede kendisine şu soruların sorulabileceğini düşünüp ürpermelidir; “Senin bütün âlemin nur içinde nur değil miydi? Kirin pasın dünyada belki de en az kirlettiği aydınlık bir iklimde yaşamıyor muydun? Her gün arkadaşlarına imandan, marifetten, başkalarının imanını kurtarmanın ehemmiyetinden bahsetmiyor muydun? Birbirinden değerli fedakâr, hasbi, beklentisiz ve adanmış tertemiz kardeşlerinin kıymetini neden bilemedin? Başkaları, alacak bir nefes ve adım atacak bir patika bile bulamazken, sen tertemiz meltemlerin estiği ufuklarda, zümrütten tepelerin yamaçlarında yolculuk yapmıyor muydun?…” ve daha neler, neler…

Hakikaten Allah bizlere dünyanın en güzel ailesine fert olmayı nasip etti. Hizmeti içeriden eleştirenler bile söze “Burada çok temiz, pırıl pırıl insanlar tanıdım…” diyerek başlıyor. Daha da büyüterek, geliştirerek yaşatmaya çalışmak, bu nimete karşı yapılabilecek en iyi şükür olsa gerek. Çalışma ve aksiyonun yanı sıra her birimiz ellerimizi dünyanın dört bir yanında açılmış ellerin arasına katmalı, ızdırapla inleyen sinelerin arasına dâhil olarak bütün benliğimizle Rabbimize yönelmeliyiz. Yine onların Allah’a teveccüh eden gözleri içinde gözlerimizi Allah’a tevcih etmeli; Allah’a doğru yürüyen ayakları arasında Allah’a doğru yürümeli ve her gece kaç defa seccadesini gözyaşlarıyla ıslatan muzdaribin ser zâkiri olduğu bu halkada her dem birlikte olmalıyız. Bu, iştirak-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla halkadaki yüzbinlerce insanın hasenatına ortak olmak demektir.

Hizmet varsa yaşamaya değer

Gerçek kardeşlik bir çizgi üzerinde aynı duygu ve aynı düşünceyi tamamıyla paylaşmakla mümkün olur. Bunu yapabilen insanlar cemaat şuuruyla aynı değerler etrafında birleşir ve muhabbetle birbirlerini kucaklar, birbirlerinin elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de mütelezziz olurlarsa, Allah da onlara husûsi bir teveccühte bulunur. İşte böylesi bir kardeşlik duygusu içine giren insanlar, ellerini kaldırıp yaptıkları dualarında farklı bir kabule mazhar olurlar. Tek başına namaz kılıp sadece kendine dua eden insanın duası mı, milyonlarca ağzın birbirleri hesabına aynı anda aynı şey için ettiği dua mı daha kıymetlidir! Elbette ki, ikinci şık itibariyle insanlar, dua ve ibadetlerinde ferdi ibadetlerin çok çok üstünde -Allah’ın lüftu ve keremiyle- bir kabul göreceklerdir.

Zindanda umuda gün sayan mazlumlar, nezarethanelerde türlü tehdit ve işkencelerle örselenen masumlar, işini, evini düzenini kaybetmiş mağdurlar, yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalmış mehcurlar ve bütün bunların ızdırabını sinesinde duyan, gözyaşlarını ceyhun ederek gece gündüz Rabbinin huzurunda hepimiz adına arz-ı halde bulunan Asrın Dertlisi ve daha niceleri, yıllar var ki hep aynı şeyi duyuyor, aynı niyazı seslendiriyor… Ve biz de bu kutlu koronun içinde sesimizi onlara göre ayarlıyor, kalbimizi avuçlarımızın içine koyup beyaz dilekçemizi Sahibine arz ediyoruz…

Niyetleri Allah’ın rızası, hedefleri bütün insanlığı yüksek insani değerlere taşımak olan halis, temiz, saf, duru ve yürekli binlerce insanın: “kardeşlerim..” diyerek başladığı böylesine küllî ve umumî bir duadan kendini mahrum eden bedbaht sayılır. Hizmetin bundan sonra nasıl bir yapı, organizasyon ve şekille devam edeceğiyle ilgili bir mesele değil bu. Allah nasıl murad ederse, şartlar neyi gerektirirse hizmet elbette yoluna o şekilde devam edecektir. Esas olan bu gemiden düşmemek, yüksek dağlara güvenip tufandan korunabileceği zehabına kapılmamaktır. Böyle bir düşüş yaşamamak için her insan ya Sa’d İbni Muaz gibi, ‘Allah’ım, eğer son bir kere daha peygamberinin yolunda bana mücadele imkânı vereceksen yaşat beni. Mücadele imkânı vermeyecek, bir kenara çekilip orada cismaniyetimi yaşayacaksam, mevsimidir, al emanetini’ diye dua etmeli veya canı kadar, hatta candan öte sevdiği bir arkadaşına kendisini uyarması konusunda selahiyet vermelidir. Vermeli ki, bakışı bulanıp başı sallandığı ve yaprak yaprak dökülmeye başladığı zaman, yâreni  hemen onun elinden tutsun ve “Sana ne oluyor, Allah’tan kork, büyük nimetler içinde yüzüyorken şimdi nereye gidiyorsun böyle?!” desin..

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin