NATO Zirvesi’nin ardından: “Bana su verdi!”

Bir devletin uluslararası saygınlığını yabancı bir liderin birkaç sıcak cümlesine bağlaması, Quasimodo’nun bir tas suya duyduğu minnetten çok daha büyük bir trajedi. Çünkü devletler merhametle değil, itibarla ayakta duruyor.

M. NEDİM HAZAR | YORUM 

Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nu 1831’de yazmıştı ama romanı 1482’nin Paris’ine kurdu. Katedralin gölgesindeki o Paris’te, taş duvarların arasında yaşayan bir zavallı olan Quasimodo’yu anlatır romanında.

Merhum Meriç, Hugo’yu ve kadını anlatırken karısı Adele’den bahseder. Şöyle yazar: Victor Hugo âşıktı karısına ve Adonis kadar güzeldi. Adele, zambak kadar temiz Adele, Hugo’nun Sainte-Beuve adındaki dostundan bir çocuk peydahladı. Sainte-Beuve çirkindi, bir kilise zangocu kadar çirkin.” (Charles Augustin Sainte-Beuve dönemin en meşhur edebiyat eleştirmeni)

Muhtemelen Quasimodo’ya gönderme vardır burada ama nedense sonraki baskılarda cümleyi, “Bir satir kadar çirkin” olarak değiştirir merhum ne ki konumuz bu değil. Dönelim Quasimodo’ya…

Daha bebekken, biçimsizliği yüzünden katedralin kapısına terk edilmiş; kimsesizler sepetinden onu başrahip Claude Frollo almış, büyütmüş ve çan kulesine yerleştirmiştir. Kambur sırtı, tek gözü, devasa çirkinliğiyle Paris halkının hem korkusu hem alay konusudur Quasimodo. Yıllarca çaldığı dev çanlar kulaklarını da sağır etmiştir. Yani Quasimodo hem görülmek istenmeyen hem de duyamayan bir varlıktır. Şehrin ortasında yaşar ama şehre ait değildir. Tek bildiği sadakattir; kendisini sokaktan alan Frollo ne derse onu yapar.

Sainte-Beuve-Victor Hugo.

Felaketi de bu sadakat getirir. Frollo, çingene güzeli Esmeralda’ya duyduğu karanlık ihtirasla Quasimodo’ya kızı kaçırmasını emreder. Zavallı kambur, efendisinin emriyle geceleyin Esmeralda’ya saldırır, yakalanır ve yargılanır.

Hugo’nun kara mizahı burada. Sağır sanığı, sağır bir yargıç yargılar; kimse kimseyi duymaz ama hüküm kesilir. Quasimodo meydandaki teşhir çarkına bağlanır, kırbaçlanır ve saatlerce güneşin altında halkın önüne atılır. Kalabalık taş atar, çürük sebze fırlatır, kahkahalarla eğlenir. Quasimodo üç kez inler: “Su.”

Kimse bir tas su vermez. Gülüşmeler büyür.

Ve işte o anda kalabalığın içinden yalnızca bir kişi çıkar. Esmeralda. Üstelik bir gece önce kaçırılmak istenen, yani bu adamın mağduru olan kadın. Meydanın alaycı sessizliğinde çarka tırmanır ve susuzluktan dudakları çatlamış Quasimodo’ya matarasından su içirir. Kamburun tek gözünden belki de ömrünün ilk gözyaşı süzülür.

Romanın en trajik anlarından biridir bu. Çünkü Quasimodo o günden sonra hayatını, kendisine ilk kez insan muamelesi yapan o kadına adar. Bir tas su, bir ömürlük sadakate dönüşür. Hugo’nun dehası da buradadır zaten. Sevgiden mahrum bırakılmış bir varlığın, en küçük iltifatı nasıl bir ihsan gibi kucakladığını gösterir bize.

Ankara’daki NATO zirvesini izlerken aklıma durmadan bu sahne geldi.

Aylar öncesinden başlayan hazırlıklar. Yolların yeniden asfaltlanması. Devlet başkanlarının geçeceği güzergâhlardaki binaların apar topar boyanması. Yıkık dökük görüntülerin dev brandalarla, panellerle örtülmesi. Gecekonduların önüne çekilen perdeler. Yabancı heyetlerin göreceği her noktada hummalı bir temizlik seferberliği. Hatta Meclis’in bile tatil edilmesi, başkentin âdeta boşaltılması, memurun idari izne çıkarılması.

Sanki ülke düzeltilmiyordu. Sadece birkaç saatliğine bir dekor kuruluyordu. Pislik temizlenmiyor, halının altına süpürülüyordu.

Vitrin aklı!

Bir devlet aklı yerine bir vitrin aklı iş başındaydı. Ve vitrin aklının en belirgin alameti şudur: Misafir gittikten sonra vitrinin arkasında ne olduğunu kimse sormaz. Branda iner, boyalar zamanla dökülür, hayat kaldığı yerden devam eder. Sorulmayan soru da orada, brandanın arkasında beklemeye devam eder.

Asıl komedi ise Donald Trump’ın gelişi sırasında yaşandı.

İktidara yakın televizyonlar ve sosyal medya hesapları Trump’ın uçağını neredeyse canlı maç anlatır gibi takip etti. FlightRadar ekranları açıldı. “Türk hava sahasına girdi.” “Ankara’ya yaklaşıyor.” “İnişe geçti.”

Dakika dakika, saniye saniye. Spikerlerin sesi heyecandan titriyordu. Bir devlet başkanının mutat ziyareti değil, uzun yıllardır beklenen bir kurtarıcının zuhuru gibi sunuldu her şey. Öyle ki bu manzara AKP’nin kendi saflarında bile mahcubiyet oluşturdu; Erdoğan’ın eski şoförü, eski milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı dahi bu yayınlar adına utandığını yazmak zorunda hissetti kendini. Muhalefetten değil, o mahalleden gelen bir itiraftı bu.

Şunu da teslim etmek lazım. Trump bu meşruiyeti Erdoğan’a ilk kez Ankara’da vermedi. O meşruiyet çoktan verilmişti. Kritik mahkeme kararlarının arifesinde yapılan telefon görüşmeleriyle, “dostum Erdoğan” güzellemeleriyle, büyükelçisinin ağzından dökülen o meşhur “Aradığı meşruiyeti biz vereceğiz!” cümleleriyle verilmişti.

Ankara zirvesinde yaptığı şey, verilmiş olanı tazelemek, cilalamak, dünyanın gözü önünde bir kez daha mühürlemekti. Ve hakkını yemeyelim, bunun için hayli çaba sarf etti. Uçaktan iner inmez, “Yollarınız çok güzel!” dedi mesela. Bin yıllık devlet geleneği olan bir ülkeye yapılabilecek en tuhaf iltifat herhalde budur; ama zirve için yeniden asfaltlanan yolları öven bu cümle bile Ankara’da taltif belgesi gibi çerçevelendi.

Trump bir de bol bol gaz verdi. Hemen belirtelim, bu gaz bize gemilerle taşıyıp parayla sattığı sıvılaştırılmış doğal gazdan değildi. O gazın faturası dolarla ödeniyor. Bu gaz bedavaydı, çünkü havadan ibaretti. “Yaptırımları kaldıracağız.” “F-35 meselesini çözeceğiz.” “Türkiye sadık bir ortaktır.”

Yapacağız, edeceğiz, olacak, göreceksiniz! Üstelik bu vaatlerin önemli bir kısmı, büyük ihtimalle tutamayacağı sözlerdi. Çünkü CAATSA’nın kaldırılması Washington’da Kongre koridorlarından, Yunan ve Ermeni lobilerinden, S-400 şerhlerinden geçen on yıllık bir savaşın konusudur; bir basın toplantısının sıcak havasıyla çözülecek bir dosya değildir.

Nitekim vermediklerinin listesi, verdiklerinden çok daha somut. CAATSA yaptırımları kalkmadı. Tek bir F-35 teslim edilmedi. KAAN’ın beklediği motor izni çıkmadı. Ve iki günlük zirvenin sonunda yayımlanan ortak bildirgeye bu başlıkların tek satırı bile giremedi; Türkiye’nin bildirgedeki payına düşen yegâne cümle, “cömert ev sahipliği” için edilen bir teşekkürden ibaret kaldı. Yani ortada gaz var, söz var, fotoğraf var; imza yok.

Eh, Erdoğan için bunlar yeterli zaten.

Çünkü mesele hiçbir zaman sözlerin tutulup tutulmaması değildi. Asıl önemli olan Trump’ın bunları söylemiş olmasıydı. Bunun nedeni de dış politika değildi, iç politikaydı. Washington’dan gelen her cümle, içeride “bakın, dünya bizi destekliyor” propagandasına dönüşecekti.

Bir fotoğraf.

Bir tebessüm.

Bir övgü.

Bir tokalaşma.

Hepsi içeride kullanılacak siyasî sermayeydi.

Trump’ın Rahip Brunson hikâyesini o basın toplantısında bir kez daha anlatması işte bu yüzden dikkat çekiciydi. Amerikan kamuoyuna, bilhassa blok hâlinde oy kullanan Evanjelik tabanına “Ben söyledim, Erdoğan yaptı” mesajı veriyordu. Yani dünyanın gözü önünde şunu ilan ediyordu. Türkiye’de devlet başkanına bir telefon açarsanız, mahkeme tahliye kararı verir. Ankara ise bu cümleyi duymamayı tercih etti; aynı basın toplantısında duyulan birkaç övgü, Brunson göndermesinin oluşturduğu ağır gölgeyi örtmeye yetmiş görünüyordu.

İşte tam burada Quasimodo geliyor aklıma…

Elbette Erdoğan Quasimodo, Trump da Esmeralda değil. Ama siyaset psikolojisi bazen edebiyatın metaforlarıyla daha iyi anlaşılıyor.

Bir taraf, uluslararası sistemden gelen en küçük iltifatı bile büyük bir zafer olarak sunuyor. Çünkü yıllardır o sistemin meydanında teşhir edilmişliğin, “otoriter” damgasının, dışlanmışlığın biriktirdiği bir susuzluk var. Ve o susuzluğun giderilmesi için ihtiyaç duyulan şey silah satışı kadar meşruiyet. F-35 kadar fotoğraf. CAATSA kadar alkış.

Hugo’nun romanında Quasimodo’nun sevinci anlaşılabilir bir sevinç bu. Çünkü o gerçekten ilk kez insan yerine konulmuştu. Zavallılığı kendi tercihi değildi; o meydana doğuştan mahkûmdu. Bir devletin ise uluslararası saygınlığını yabancı bir liderin birkaç sıcak cümlesine bağlaması çok daha büyük bir trajedidir. Çünkü o meydana kendi ayaklarıyla gelinmiştir. Hukuku telefonla çalışır hâle getiren, basını FlightRadar spikerliğine indiren, muhalefetini Silivri’ye dolduran bir irade, günün sonunda meşruiyeti ithal etmek zorunda kalır. İçeride üretilemeyen şey, dışarıdan dilenilir.

Türkiye’nin bugün en büyük problemi, NATO liderlerinin göreceği yolları boyamak olmasa gerek. Onlar gittikten sonra o yolların kenarında yaşayan insanların hayatıdır bence. Sorun brandalar değil, brandaların arkasında saklanan gerçeklik. Sorun Trump’ın Ankara’ya gelmesi de değil, bir Amerikan başkanının birkaç övgüsünün ve tutulması meçhul birkaç vaadinin içeride neredeyse bir millî başarı hikâyesine dönüştürülmesidir.

Zirve bitti.  Uçaklar kalktı.  Brandalar yakında inecek, boyalar zamanla akacak, dökülecek, idari izinler sona erecek. Geriye ne kaldı peki?

Ne F-35 teslim edildi, ne yaptırımlar kalktı, ne de kâğıda dökülmüş tek bir somut garanti var ortada. Kalan şey birkaç güzel söz, bolca gaz ve o sözlerin etrafında kurulan koca bir bayram.

Ve Ankara’nın manşetleri, farkında olarak ya da olmayarak, tek bir cümleye dönüştü: “Bana su verdi!”

Quasimodo o tas suyu ömür boyu unutmamıştı. Ankara’nın da bu birkaç cümleyi uzun süre unutmayacağı anlaşılıyor.

Asıl soru şu. Su verenin, çanların arasında yaşamaya mahkûm ettiği kalabalıklar bunu ne zamana kadar seyredecek?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin