Mus’ab’ın gönlü, virüsün dili

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Bir yıl önce Medîne’ye muallim olarak gönderdiği Hazreti Mus’ab ve beraberinde gelen 75 insanla (radıyallahu anhüm) Minâ’da buluştuğunda, Resûl-i Kibriyâ Hazretleri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sevincine diyecek yoktu. 

Zira 13 yıl boyunca kendini parçalamıştı ama Mekke’nin kasvetli havasında 75 kişiyi bir arada görememişti. 

Halbuki Medîne’nin bir yıllık semeresi (ki Müslüman olan herkes o gün gelmemişti) göz dolduruyordu. 

Aynı zamanda bu, bir tarafın anlamsız inat, kin ve nefretlerine mukabil diğer yanın mûnis ikliminin de bir habercisiydi.

Dahası da vardı; genel tabloyu arz mahiyetinde Hazreti Mus’ab (radıyallahu anh) o gün, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da sevindirecek olan şu cümleyi söyledi:

“Medîne’de, içinde İslâm’ın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı, yâ Resûlallah!”

Sevinmez miydi?

Bir yıl önce 10.000 nüfuslu bir şehre bir sahâbîsi gitmiş ve davası adına her eve girmişti!

13 yıldır Mekke’de yaptığı farklı mıydı? Girmediği ev, uğramadığı panayır, muhatap olmadığı bir fert kalmamıştı ki!  

Yaptığını yapan bir muallimin gayretleriydi Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar sevindiren!

Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), evrensel bir dava ile gelmiş, Kıyâmet’e kadar herkese rehberlik konumunda bir vazife ile serfiraz kılınmıştı.   

Bu dava, Hicâz ile sınırlı kalmayacaktı; yeryüzünün bütününe ulaşacak, girmedik ev uğramadık çadır bırakmayacaktı.

Nebevî bir emanetti bu, aynı zamanda. 

İki aylık ayrılık hasretini giderebilmek için Tebûk dönüşü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hâne-i saadetine uğramadan önce, kızı Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) kapısını çalmıştı.  

Bu sürpriz buluşma, meraktan çatlayacak hale gelen Fâtıma Validemiz’i çok heyecanlandırmıştı.

Hasretle süzdü, babasını…

Sanki, duygular sel olmuş ve saniyeler içine sığmıştı!

Evet, vuslatın sevinci, unutturmuştu her şeyi! 

Ancak, gözüne ilişen genel tablo dilgîr etmişti onu.

Mübarek ellerine kapandı. 

Yetmedi, boynuna sarıldı ve baba şefkatinin sıcaklığına kendini salıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu: 

“Seni ağlatan da ne, ey Fâtıma; niçin ağlıyorsun?”  

Ağlamaktan konuşamadı bir müddet. Sonra kendini toparladı ve “Dayanamadım, yâ Resûlallah!” dedi. “Zira, görüyorum ki çok çile çekmişsin; saçın başın dağılmış ve toz toprak içinde kalmış! Yüzünün rengi solmuş ve üzerindeki libâs da lime lime! Dayanamadım yâ Resûlallah!”

Halden anlayan bir babaydı, aynı zamanda O (sallallahu aleyhi ve sellem). Üstelik Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) göremediklerini de gören bir Peygamber idi ve bir taraftan başını sıvazlayıp “Ağlama kızım, ağlama!” deyip onu teselli ederken diğer yandan şunları söyledi:

“Senin babanı Allah (celle celâlühû), öyle bir dava ile gönderdi ki gün gelecek bu dava, gece ve gündüzün sardığı gibi saracak yeryüzünü! 

Yeryüzünde taş veya topraktan inşa edilmiş hiçbir ev kalmayacak ki içine girmiş olmasın! 

Deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından örülmüş hiçbir çadır olmayacak ki içine nüfûz etmiş olmasın!”

Demek ki günler mihnet yüklü olsa da istikbale açılan pencereden görünen manzara bundan ibaretti.   

Aynı zamanda bu, Nebevî bir vazife demekti. 

Bu buluşmadan 4 ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Arafat’ta herkes ile buluştu. Şüphesiz bu buluşma, aynı zamanda bir vedalaşma ve helalleşme anlamına geliyordu!

Hutbesine başlarken, “Bugünden sonra bir daha sizinle burada buluşacağıma ihtimal vermiyorum!” diyordu. 

Bir endişesi vardı ve sözü oraya getirip zaman zaman sordu:

“Vazifemi yaptım mı?”

Aynı zamanda o gün gelen âyetler, dinin tamam olduğunu tescil etmişti. 

Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi genel tabloda ayrılığın dilini okuyanlar, Arafat’ın bir kenarına çömelmiş, gözyaşı döküyordu.  

İşte, herkes ile vedalaşıp helalleştiği o gün, Tebûk dönüşü kızı Fâtıma’ya (radıyallahu anhâ) söylediklerini bir daha söyledi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Omuzlara yüklenen vazife, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi, güneşin doğup battığı her yere taşımaktan ibaretti. 

Şüphesiz, “Ben gidiyorum; bu davayı her eve, her çadıra ulaştırmak size vazife olsun!” demekti bu.  

Aldığı emaneti Sahâbe, götürebildiği en uzak noktaya kadar götürdü ve yakın coğrafyada gitmedik yer bırakmadılar!

Şayet bugünkü imkanlar o gün onların elinde olsaydı, kim bilir dünyayı kaç kez turlarlardı?

Bu emanete sahip çıkma hassasiyeti birkaç asır devam etse de hisler söndü, heyecanlar soldu!

Aradan bunca zaman geçti, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emanetini ulaştıramadık, sahiplerine!

Bazılarımıza ütopya gibi geldi, bu.

Üstesinden gelinemez bir hedef gibi algıladı, diğer bazılarımız!

Halbuki, yaşanmaz bir hayat değildi, Hazreti Mus’ab’ın yaptıkları.

Evet, şöhreti kötü; her yönüyle ve birebir bir benzetme de söz konusu değil. Ama eğri oturup doğru konuşalım, bir buçuk milyar Müslümanın yapamadığını bugün Allah (celle celâlühû), insan gibi elsiz-ayaksız, dilsiz-dudaksız ve akılsız, minnacık bir virüse yaptırdı!

Dünyanın bir noktasından çıktı ve -hepimizden uzak olsun- neredeyse dünyada uğramadığı nokta bırakmadı!  

Şimdilerde herkesin konusu o; şahıslar, şirketler, kurumlar herkes ondan bahsediyor.  

Baksanıza, onun için anlı-şanlı devletler seferber oldu ve kesenin ağzını açan açana!

Duymayan kalmış mıdır?

Varsa, zaten onun dünya ile alakası yok demektir!

Olumsuz bir örnek olarak minnacık bir mahluk her eve girebiliyor, herkesin konusu olabiliyorsa, işin müspet yanında bir Müslüman bunu niye yapamasın?

Mus’ab ruhlu insanların, eşya ve hadiselere ait “te’vîlü’l-ehâdîs” dediğimiz bu dilini de iyi okuması lazım. 

Cebrî de olsa Allah (celle celâlühû), ümit yolcuları olarak bazılarımızı yeryüzüne dağıtmışsa, tabii ki bunun da bir anlamı var!

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve Resûlullah’ı da sevindirmenin bugün, sağlam bir yolu var:  

Herkes, bulunduğu beldenin Mus’ab’ı olsun!

2 YORUMLAR

  1. SIZLERE TERÖRİST DİYENLERİN İMANINDAN ŞÜPHE EDERİM….

    Sizlerin muhteşem imani yürüyüşünü,
    hayretle.
    hayranlikla.
    seyrediyor ve izliyorum.

    İnsanlar bu kadar mi asil olur yada bu kadar asil insanlar varmıydı diye olağanüstü şaşkınlık yaşıyorum.

    İmtihan olundunuz ve ayıklandınız…

    Tevekkülünüz, sabriniz ve imanınız doyumsuz bir seyir veriyor.

    Bediüzzamanın arkasında asr-ı saadeti adeta yaşamanızı görüyorum.

    Hayatınızla Kuran-ı Kerimi tefsirinizi okuyorum.

    Allah üzerinizdeki bütün zülümleri defetsin inşallah.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin