Mülteci Alman akademisyenler Türkiye’de neler yaşadı?

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

Cumhuriyet rejimi, Osmanlı’nın “çok uluslu” yapısı yerine “uniform-tek tip” bir yapıyı tercih etmişti. Bu nedenle ülkeye çeşitli nedenlerle kabul edilen mülteciler genel itibarıyla “Müslüman ve Türkler” oldu.

Hitler rejiminin Almanya’daki baskıları Alman Yahudilerini başka ülkelere göç etmek zorunda bıraktığında, Türkiye, hiçbir zaman ilk alternatiflerden birisi olmadı. Buna karşılık “üniversite reformu” sürecinde olan Atatürk rejimi, “kazan kazan” düşüncesiyle Almanya’dan kaçan “mülteci” bilim adamlarına kapılarını açtı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

ALMAN AKADEMİSYENLER ZORDA

1933’te Darülfünun kapatılmış ve yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştu. Darülfünun’un kapatılma süreci büyük bir akademik tasfiyeye neden olmuş, Ahmet Refik, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Fatin Gökmen gibi yüzden fazla akademisyen sokağa atılmıştı.

Tasfiye nedeniyle yeni kurulacak üniversitede birçok boşluk ortaya çıkmıştı. Bu dönemde Türkiye’ye gelen Alman Profesör Hirsch yaşananları, “… üniversite reformu aslında reform da değildi. Kemalist Türkiye’nin isteklerini yerine getirecek durumda olmayan bir yüksek okul kapatılmış, yerine baştan bir üniversite, İstanbul Üniversitesi kurulmuştu” sözleriyle ifade etmekteydi.

Philipp Schwartz

Alman bilim adamlarının Türkiye’ye gelme süreci, Hitler rejiminin muhalif bilim adamlarını emekliye ayırması, işten atması ve tutuklatması gibi yollara başvurmasının bir sonucuydu. Bu sırada Prof. Philipp Schwartz’ın öncülüğünde “Notgemeinschafft deutscher Wissenschaftler in Ausland” adlı bir yardım kuruluşu oluşturulmuş ve işsiz kalan bilim adamlarına yurt dışında iş imkânı araştırılmaya başlanmıştı.

Alman akademisyen Prof. Schwartz’ın 1933 reformunun etkili aktörlerinden İsviçreli bilim adamı Prof. Malche ile bağlantı kurmasıyla “Alman bilim adamlarının Türkiye göçü” başladı. Schwartz bu gelişmeyi, “Almanya’dan rezilce ve alçakça kovulmuş insanlar için yaratılış kadar önemli” olarak yorumluyordu.

MÜLTECİLER TÜRKİYE’DE

Almanya’dan Türkiye’ye “mülteci” olarak gelen akademisyenler, iki gruptan oluşmaktaydı. Birinci grupta o dönemin rejimi ile ters düşen Alman kökenliler, ikinci grupta annesi, babası, dedesi ya da eşi Yahudi olduğundan Almanya’yı terk etmek zorunda kalanlar yer almaktaydı.

Türkiye’ye 1933-1944 arasında gelen Alman bilim adamlarının sayısı çeşitli kayıtlarda 250-600 arasında değişmekte ise de bazen eş ve çocuklarının da dahil edilmesiyle sayının arttığı anlaşılmaktadır. Ancak ABD ve İngiltere’ye gidenlere göre Türkiye’ye iltica edenler çok azdı.

Sığınmacı Alman akademisyenler içinde bugün Almanya’da “sürgün ve mülteci akademisyenler” için adına burs ihdas edilen patolog Prof. Philipp Schwartz, daha sonra Berlin belediye başkanlığı yapan Prof. Ernst Reuter, coğrafyacı Prof. Alexander Rüstov, hukukçu Prof. Ernst E. Hirsch, iktisatçı Prof. Fritz Neumark gibi isimler vardı.

Mülteci bilim adamları Türkiye’de tıp, hukuk, siyaset bilimi, şehircilik, ziraat, kimya, jeoloji gibi alanlarda yüksek öğretimin gelişmesine zemin hazırladılar. Zaten İstanbul Üniversitesi faaliyete geçtiğinde kürsü başkanlarının çoğu yabancı akademisyenlerden oluşuyordu.

Alman akademisyenler uzmanlıkları ile ilgili Türkçe ders kitabı kaleme alarak önemli bir boşluğu doldurdukları gibi enstitü (seminer) kütüphanelerinin kurulmasını ve yabancı dillerde yayınların tedarik edilmesini sağladılar.

Mülteci hocalar birçok akademik derginin yayınlanmasını sağladıkları gibi diğer yandan genç Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu alanlarda kendi uzmanlıklarıyla ilgili danışmanlık yaptılar ve raporlar hazırladılar.

Mülteci akademisyenler içinde “muhalif siyasetçiler” de vardı. Bunlardan birisi olan Ernst Reuter, Magdeburg belediye başkanlığı yapmış bir sosyal demokrattı. Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nda hocalık yapan Reuter, Türkçeyi öğrenmiş ve derslerini Türkçe olarak vermeye başlamıştı.

Atatürk’ü “kendisini halkının özgür olmasına adamış, nadir bir diktatör” olarak değerlendiren Reuter, Almanya’ya döndükten sonra savaş sonrasında ikiye bölünen Berlin’in batı bölümünün belediye başkanı olmuştu.

TÜRKİYE’DE DE RAHAT YOK

Alman akademisyenlerin Türkiye günleri, “toz pembe” geçmiyordu. Hatıralarını kaleme alan hocaların eserlerinden anlaşıldığına göre, “mülteciliğin” bütün olumsuz yanlarını yaşamışlardı.  

Yeni bir hayata alışma, ev bulup yerleşme, çocuklarını okula kaydettirme, yabancı bir ortamda toplumdan soyutlanmış şekilde yaşama, çevreyle iletişimlerinin sınırlı olması gibi problemler, akademik performanslarını olumsuz etkilemekteydi. Hatta bu nedenlerle Türkiye’den ayrılarak ABD’ye gidenler oldu.

Sözleşmelere göre hocaların belli bir sürede Türkçeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Türkçe öğrenene kadar verdikleri dersler, Almanca bilen yardımcıları tarafından tercüme edilecekti. Ancak yaşlı hocalar, Türkçeyi öğrenmede büyük güçlük yaşamışlar ve ders verecek seviyeye gelememişlerdir.

Mülteci Almanlar, İstanbul ve Ankara’da bulunan Alman kolonisiyle de sıkıntılar yaşadılar. Bu şehirlerdeki Almanlar, “mülteci” Almanlara “düşmanca” baktılar ve kutuplaşma meydana geldi.

Hitler rejimi de kendisine sadık akademisyenleri yerleştirmek için mültecilerin sözleşmelerinin uzatılmaması için Türk Hükümeti’ne baskı yapmaktaydı. Hatta devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le bu konuda görüşme yapılmıştı. Sonuçta mülteci akademisyenler Almanya’yı terk etseler de Almanların ve Alman Hükümeti’nin baskısı, yeni yurtlarında devam etmekteydi. 

1941 yılında yurt dışındaki bütün Yahudiler Alman vatandaşlığından çıkarılmış, bu durum Yahudi bilim adamlarının pasaportsuz kalmalarına neden olmuştu.

Türk makamları ise Almanya’nın baskısıyla “yeni Alman sürgün” kabul etmemiş hatta “vatanlarında hakları kısıtlanmış Yahudilerin” Türkiye’ye girişini engelleyen bir genelge yayınlamış ve Yahudi sığınmacılar ülkeden çıkarılmıştı. Buna rağmen mülteci bilim adamları genel itibarıyla problem yaşamamışlardı.

İKİNCİ VATAN MI?

Sürgünlerin içinde Kemalist rejime farklı bakanlar da vardı. Örneğin Liselotte Dieckmann, mübadele ile Rum aydınların Yunanistan’a gönderilmesi, birçok Ermeni aydının “kökünün kurutulması” gibi nedenlerle Türkiye’nin kültürel yönden çok zayıfladığını ve Kemalist rejim politikasıyla yetişen yeni kuşağın Nazilere benzer bir tutum içinde olduğunu düşünmekteydi.

Yine Dieckmann’a göre sürgün, dekanın peşine polis takması, Türk hocalarla acımasız rekabet, hastanelerde çalışan Alman doktorlarla Türk personel arasındaki anlaşmazlıklar gibi nedenlerle “acılarla dolu” idi.

Özellikle mülteci akademisyenlere iki kat fazla maaş verilmesi, Türk akademisyenlerde büyük bir kıskançlık sebebi olmuştu. Muhtemelen Alman disiplininin de yaşanan sıkıntılarda payı vardı. Örneğin Hirsch’in öğrencileri, onun “üniversiteye hademelerden bile önce gelip en son çıktığını” anlatmaktadırlar.

Mülteci bilim adamlarının çoğu kendilerini hep “yabancı” olarak hissetmişler ve din, dil ve milliyet farklılığının etkisiyle hiçbir zaman entegre olamamışlardır. Sürekli olarak “yabancı profesörler” olarak adlandırılmışlar ve on yılın sonunda Türk vatandaşlığı verilse de “yabancı” olarak kalmışlardır. Bunun etkisiyle, içlerinden, “birçok zorluğa rağmen, Türk halkını sevmeyi öğrendim” diyenler olmuştu.

Mülteci hocaların bazıları Türkiye’de evlendi, aralarında, doğan çocuklarına Türk ismi (Enver Tandoğan Hirsch) verenler oldu. Mülteci akademisyenler, “Mülteciliğin şanındandır” diyerek Hitler rejimi karşıtı “Alman Özgürlük Birliği” adıyla örgüt bile kurdular. Ama bir kısmı yurtlarına dönemeden hayata veda etti.

BİLİMİN SÜRGÜNÜ

Türkiye, cumhuriyetin ilk yıllarında “mülteci Alman akademisyenler” tecrübesini yaşamış ve yeni üniversite sisteminin kurulmasında onlardan yararlanmıştı. Ancak sonraki dönemlerde Türkiye’nin muktedirleri, 27 Mayıs Darbesi sonrasında “147’likler”, 12 Eylül Darbesi sonrasında da “1402’likler” uygulamasıyla yüzlerce akademisyeni yurt içinde “açlığa” ya da yurt dışında “sürgüne” mahkûm etti.

Bunlardan çok daha büyük boyutlu bir dram da 15 Temmuz sonrasında yaşandı. AKP iktidarı, KHK’larla on beş üniversiteyi kapatarak ve binlerce akademisyeni ihraç ederek yine büyük bir “sürgün” sürecini başlattı.

Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Alman akademisyenlerin yaşadıklarına bakıldığında bu sürecin ne kadar büyük acılar barındırdığı ve ciddi boyutlarda entegrasyon problemlerinin yaşandığı açıkça görülüyor.

Sürgünün diğer boyutunu ise “beyin göçü” oluşturuyor. Aslında Türkiye belli aralıklarla başvurduğu “tasfiye süreçleriyle” en büyük zararı, ülkedeki bilim anlayışına ve bilimsel gelişmelere veriyor.

Ama bilimi ve bilim adamlarını “düşman” gören, onları hedef gösteren ve dahası her ortamda “cahilliğe övgüler yağdıran” bir zihniyetin, bilim adamlarının sürgününün mahiyetini ve maliyetini idrak etme ihtimali bulunmuyor.

***

Kaynaklar

N. Karayazıcı, “Farklı Bir Sürgün, 1933 Türkiye Üniversite Reformu ve Alman Bilim Adamları”, ADED, 1999, S. 11; S. Brügel, Ernst Reuter’in Türkiye’deki Yaşamı ve Katkıları, Çev: S. Ababay, İstanbul, Friedrich Ebert Vakfı, 1991; H. Arslan, “Aydınlanmış Devlet Himayesinde Bilim”, TAD, 2003, S. 3-4; E. Taşdemirci, “Türkiye’de Üniversite Kavramının Gelişimine Alman Bilim Adamlarının Katkısı”, Erdem, 1999, S. 3; N. Çelebi, “DTCF’de Mülteci Profesörler”, DTCF Dergisi, 2003, S. 43 (1); D. Brander, “Türkiye’de Sürgün”, https://www.annefrank.de/mensch/tr/(8.3.2021); http://www.gazetekadikoy.com.tr/yasam/modanin-multeci-alman-profesorlerinbsp-h15208.html (8.3.2021).

2 YORUMLAR

  1. Mülteci olmak zordur.
    Gerçeği kabullenemezsin.
    Rüyalarda hep kendini ülkende görürsün.
    Özlersin taşını toprağını
    Suyunu havasını
    Çeşmesini
    Hep bir gün geri dönme ümidin vardır
    Ama ne zaman
    Ama nasıl
    Hiç cevaplamak bile istemezsin
    Bu soruların bilinmez cevaplarını
    Sonra
    Kahredersin
    Bu halimiz ne dersin
    Neden oldu bu
    Suçlu kim
    Niçin…
    Teşekkürler Yüksel Nizamoğlu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin