Muhalefetin otopsisi: Bir turnusol kâğıdı olarak ‘feto’ amentüsü

Aslında hikâye herkesin malumu. Tekrara gerek yok ama yine de bir hatırlayalım. Adamın teki çevresindeki gazcıların da verdiği coşkuyla kendisini Türkiye’nin beklediği isim, tüm Müslümanların lideri, İslam dünyasının Halifesi görmeye başlar. Öyle böyle bir konum değildir bu. Allah’ın kendisini “özel bir görevle seçtiği” hezeyanını da bonus olarak öpüp başına koyar. Mantığı basittir: “Allah özel olarak seçmemiş olsa bir kenar mahalle siyasetçisi olarak 80 milyonun tepesinde tek adam rolünü üstlenebilir miydim hiç? Hem çevremdeki herkes de aynı şeyi söylemiyor mu? Öyleyse kesin özel bir misyonla Allah tarafından seçildim.”

‘ALLAH’IN BİR LÜTFU’

Bu mantığa göre, ‘Allah’ın bölgesel bir lütfu’ olan Arap İsyanları da bu seçilmişliği teyit ediyordu herhalde… Milyonlarca insanın yıllar süren demokratikleşme mücadelesi nasıl ki o güne kadar özenle gizlemeyi başardığı hedeflerine yürümesinin önünde bir otoban açtıysa, şimdi de Arap İsyanları bölge liderliği için önünde alabildiğine münbit bir alan açıyordu. Bir Türkiye’ye bakıyor, bir Ortadoğu’ya bakıyor ve iştahı kabardıkça kabarıyordu. Hayrettin Karaman misali bir sürü ‘tevilciyi’ hezeyanına nefer yazmayı becerebilmesine belki kendisi bile şaşırıyordu ama keyfine diyecek yoktu. Niye olsundu ki? Din sektöründeki yozlaşmanın çok daha derin olduğu Ortadoğu’da şimdi benzerlerini mi bulamayacaktı? O zaman “fırsat bu fırsat” deyip kolları sıvamalıydı…

Gerçi iliklerine kadar işleyen bu hezeyanın bazı zahmetli ve nahoş gerekleri vardı. Her şeyden önce fazlasıyla fırsatçılık, ilkesizlik, ahlaksızlık, masum milyonların kanına ellerini bulaştırma ve dahası bol (ve mümkünse kara) para gerekiyordu. Bu oyunun bazı ipuçlarını geçmişte ağzından kaçırmıştı da o zamanlar kimse tınmamıştı. Kim bilir belki de onca hırsızlığı, suçu ve pisliği ortalığa saçıldığı halde kendisine hayranlıklarından zerre kaybetmeyenlerin ahmaklık ve yozluk derecesini taa o zamanlardan çözmüştü.

‘GEREKİRSE PAPAZ ELBİSESİ GİYER…’

Fırsatları değerlendirmiş ve İstanbul’un başına çöreklendiği andan başlayarak “gizli ajanda”sının gerektirdiği her duruma elverişli kadroyu ve parasal altyapıyı oluşturmaya koyulmuştu. O sıralar bir konuşmasında “Biz şu mücadeleyi verirken eğer benim emir-komuta merkezim ‘papaz elbisesi giyeceksin’ diyorsa o papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım. Niye? Bizim mücadelemiz sıradan bir mücadele değil de onun için!” demişti de “dindar-muhafazakâr” sevenleri “Yahu böyle ahlaksız bir mücadele mi olur?” bile diyememişti.

Yine aynı dönemde, 14 Temmuz 1996’da, Milliyet’e verdiği bir söyleşide “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demişti de birkaç cılız cızırtı dışında kimseden kayda değer bir itiraz yükselmemişti. Birileri çıkıp o kadarcık cızırtıyı yapanların bile bir gün gelip her türlü yalanlarına ve iftiralarına destekçi olacağını söyleseydi, inanın buna kendisi bile inanmazdı.

AMACA GÖTÜREN HER YOL MUBAH OLUNCA

Diyeceğim o ki, amaca giden her yolu mubah gördükten sonra çalmak, çırpmak, rüşvet almak, birkaç yıllık belediye başkanlığı sırasında bile en az 1 milyar doları bir kenara koymak, elini az ya da çok kana bulamak, saplantıya dönüşen Halifelik yolunda potansiyel engel gördüğü ülkeleri kaosa itip altlarını üstlerine getirmek de sorun değildi. Neticede kirli Ortadoğu aktörlerinin konuşmaktan en fazla haz aldıkları terör, kaos, kan, baskı ve şiddet içerikli o dile yetiştiği muhitle pekişen fıtratı çok yatkındı. Kaldı ki bölgede cirit atan radikal İslamcı örgütler din soslu hamasetinin, hamasetinin yetmediği yerde ise sınırsız kirli parasının cazibesiyle doğal ortakları sayılırdı.

Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Mısır’da, Libya’da talimatıyla hareket edecek, vur dediklerini vuracak, patlak dediği yerleri dünyanın neresinde olursa olsun patlatacak proxy’ler bulması, bulamıyorsa bizzat kendi elleriyle oluşturması hiç de zor değildi. Irak’ta patlatılan camilerde binlerce insan ölmüş, yerle bir edilen Suriye’de on milyonlarca insan perişan olmuş ne önemi vardı? Kutsallık atfedilen o menfur amaca giden yolda bunlar küçük ayrıntılardan ibaretti ve tabii ki mubahtı. Çok sıkışırsa Mısır sokaklarında katledilen Esma’ya, Ege kıyılarına vuran Aylan bebeğe müraice iki damla yaş döker, kitleleri uyutmaya devam ederdi.

EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMAYINCA

Mubahlığın elastikiyeti, biraz da Karamangillerin marifetiyle, menfur hedefin büyüklüğü ölçüsünde gittikçe daha da arttı. IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal terör örgütleriyle daha da hemhal oldu. Transfer ettiği binlerce tır silah ve mühimmatla son bin yılın en kanlı örgütlerini semirttikçe semirtti, dünyanın başına bela etti. Bunun ne önemi vardı ki? Neticede Irak’ın bir kısmı zaptedilecek, büyük hayallerin önünde küçük bir engel gibi görünen Esed rejimi ne pahasına olursa olsun yıkılacaktı. Evdeki hesap çarşıya uymayıp paha ağırlaştıkça Esed’i devirmek için kullanılan araçlar daha da çirkinleşti.

Kendisine sorsanız “öyle yapmak zorunda” olduğunu söyleyecekti. Mısır’da Mursi, Filistin’de Hamas üzerinden yol almayı denemişti. Hedeflerine payanda görerek yönlendirdiği Mursi’yi hata üzerine hata yapmaya itmiş ve askeri darbeye davetiye çıkarmıştı. Ama göz göre göre kışkırttığı darbeyle Mısır’da sükût-u hayale uğramıştı. Bu hayal kırıklığıyla Suriye ve Irak’a daha fazla asıldı. Bu süreçte gerçeklikle bağı da iyice kopmaya başlamıştı ki kışkırttığı Gezi Protestoları ile hezeyanı paranoyaya ve psikopatlığa evrildi.

Ortadoğu’da cirit atan kirli örgütlerle alabildiğine kirli ilişkiler kurarken içeride de, önceki bütün faşistler gibi, bir “tek”çi söylemi kullanmaya çoktan başlamıştı. Bu söylemi yırtınırcasına tekrarlarken bile kitleleri yüzyıllık Kürt sorununu çözmeye çalıştığına inandırmayı başardı. Kimse de çıkıp “hem faşizm hem Kürt sorununa çözüm aynı anda nasıl olacak?” demeyi akıl edemedi. Neticede, bir yandan “başkanlık” diye kodladığı kirli planları için ihtiyaç duyduğu Kürt desteğini kazanmak, öte yandan verdiği tüm dikta ve faşizm görüntülerini izale etmek için terör örgütü PKK ile giriştiği kirli pazarlıkları bile “çözüm” diye pazarlamayı başarmıştı.

KULLANIŞLI APTALLAR, PARASIYLA ÖTEN DÜDÜKLER

HDP eş-Başkanı Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözü üzerine pazarlık masasına tekmeyi attığında o külyutmaz aydınların (!) neredeyse tamamını kirli davasına çoktan nefer yazmıştı bile. İstediği zaman istediği yere vurmakta kullandığı bu kirli sopalarla doğrusu bayağı bir konfora erişmişti. Yeri geldiğinde aldıkları bir işaretle eli kanlı PKK ve Öcalan’a övgü yarışına girmişler, yeri geldiğinde dünyanın en masum insanlarına korolar halinde ahlaksızca “terörist” demişler, yeri geldiğinde dünyanın en adi hırsızını gelmiş geçmiş en büyük ahlak abidesi ve lider diye sunmuşlar ve yeri geldiğinde milyonlarca insanın oyuyla seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasına, yerlerine kayyım atanmasına, parti liderlerinin tutuklanmasına övgüler dizme yarışına girmişlerdi.

Yıllarca şüphelenilen “gizli ajanda”sını yeterince güç devşirdiğini düşündüğü 2011’den sonra açıkça uygulamaya koymuş ve rejim değişikliğine, tek adam diktasına ve hilafet hezeyanına doğru emin adımlarla yürümeye başlamıştı. Bu hedeflere yürümenin beraberinde getirdiği masraflardan kılıfına uydurduklarını resmi bütçeden, uyduramadıklarını çalıp çırptığı, aldığı rüşvet ve komisyon paralarından karşılamaya yönelmişti. Şanı yürüsün, itibarı artsın diye milletin kesesinden bin küsur odalı saraylar yaptırmış, yüz milyonlarca dolarlık uçaklar, lüks arabalar almıştı. Milletin gözünün içine baka baka “Millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik” derken, bin bir odalı sarayında binlerce hizmetkârı özel hizmetlerinde kullanır olmuştu.

VE DESPOT, ‘FETÖ’YÜ İCAT ETTİ…

Ulusal ve uluslararası kirli işlerinde kullandığı gayr-i meşru para kaynaklarının belki de çok azı 17/25 Aralık 2013’te ifşa olunca gözlerine far tutulmuş bir tavşana dönmüş, ama şaşkınlığını çabuk atlatmıştı. Sonra da karakterinin gereği en iyi bildiği işe koyulmuş, bir taraftan devleti tarumar ederken, diğer taraftan “FETÖ” diye ipe sapa gelmeyen bir şey uydurmuştu. Yasal derneklere ve sendikalara üye olmayı; yasal gazeteleri, dergileri çıkarmayı ve bunlara abone olmayı; yasal bir bankaya para yatırmayı ve buradan para çekmeyi; yasal okullara öğrenci göndermeyi ve oralarda öğretmenlik yapmayı; yasal hayır kurumlarına bağışta bulunmayı ve oralarda gönüllü çalışmayı; yasal kitaplar yayınlamayı ve alıp okumayı terör faaliyeti olarak takdim etmiş ve Mankurtlaşmış on milyonlarca insan bu kepazeliği ayakta alkışlamıştı.

Gazetelere, televizyonlara, şirketlere, özel mülklere adi bir harami gibi el koyarken, hiçbir kutsala ve değere saygısı olmayan karakteriyle hukuku, demokrasiyi yok edip Cumhuriyet’i yıkarken ve yüz binlerce insanı perişan edip, on binlercesini zindanlara atarken hep kendi uydurması olan bu “FETÖ” kılıfını kullandı. Zamanla bu kılıfı “FETÖ” safsatasını ahmakça sahiplenen muhalifleri de kapsayacak kadar genişletti. Hedefe koyduğu her muhalife karşı kolaylıkla kullanabildiği ölümcül bir kitle imha silahına dönüştürdü. Suçüstü yakalandığında ayaküstü uydurduğu bu olmayan terör örgütünün olmayan üyeleri arasına artık istediği herkesi el çabukluğu marifetiyle sokabiliyordu. Hikmet Çetinkaya da mesela bu örgüte üyeydi!

MUHALİF AHMAK EDER DESPOTU ABAT

Hal böyle iken hala çok şanslıydı. Çünkü hep en fazla desteği muhalif olduğunu söyleyen kesimlerin omurgasızlığından, korkaklığından, ahmaklığından gördü. En muhalif geçinenler bile kuracağı her cümleye, söyleyeceği her söze adeta bir besmele gibi harami-despot uydurması “FETÖ” saçmalığıyla başlar oldu. Katıksız bir harami despota karşı aynı harami despotun uydurduğu bir yalana dört elle sarılarak mücadele ettiğini sanma ahmaklığı da bizim ülkenin zeki ve çevik muhaliflerine nasip oldu.

Her kim ki zaten olmayan “FETÖ”ye üye olmakla itham edilse, iftiraya uğrayıp itham edilen ahlaksızca itham edenin ahlaksızlığını gözler önüne sereceğine olmayan “FETÖ”ye üye olmadığını ispatlama gibi bir ahmaklığa yöneldi. Vahamet öyle bir hal aldı ki, temelsiz “FETÖ” yaftası döndü dolaştı diline dolayının karakterini ve adamlığının derecesini gözler önüne seren bir turnusol kâğıdına dönüştü.

NE TARİH UNUTUR, NE DE İNSANLIK AFFEDER!

Medeni dünyadan gün be gün daha da kopararak içe kapadığı koskoca ülkeyi bütün değer, ilke ve kurumlarıyla tarumar eden; geride hiç kimsenin can, mal ve ırz güvenliğini bırakmayan; tescilli hırsızlığını, ceberut haramiliğini, kepaze yalancılığını ve ahlaksız müfteriliğini unutturmak için ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen; son olarak bir iç savaş ya da bölgesel bir savaş için kan ve ölüm söylevleri eşliğinde peşreve koyulan gözü dönmüş bir despotun temelsiz iftiralarını koşulsuz söylem olarak benimseyip muhalefet ettiğini sanan bu kesif ahmaklığı inanın ne tarih unutur, ne de insanlık affeder!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin