Moskova-Pekin-Tahran yörüngesi Türkiye’yi nereye götürüyor?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye 1945’ten önce Batı’ya yönelmişti. Hatta yönelmekle kalmamış, kendisini Batılı bir ülke olarak algılamaya başlamıştı. Batı’nın ilerlemesini ve aydınlanmasını benimseme üzerine kurgulanan bir bağımsızlık, Batı’yla işbirliğini dışlamadan, Batı’yı öteki addetmeden gerçekleşirken, Osmanlı döneminde Batı’yla işbirliğini jeostratejik ve askeri ittifak olarak, işlevselci bir açıdan okuyan ve uygulayan Osmanlı’dan daha farklı bir anlayışı ortaya koymuştu. Batı’nın iyi değerlerini almak, bunları kendi kültürümüze adapte etmek meselesi, cumhuriyetle beraber ana yönelim oldu. Kadın-erkek eşitliği, aydınlanma ve Reformasyon süreçlerinden süzülen sekülerleştirilen devlet gibi değerler, din ve mezhep farkı gözetmeyen eşit vatandaşlık gibi değerler, Batı’nın ürettiği evrensel uygarlık çıktıları olarak görüldü. Türkiye, Soğuk Savaş’ın gerekliliklerinden dolayı Batı’ya entegre olmadı.

Batı yeknesak değildir. İçinde farklı ideolojileri ve dünya görüşlerini barındırır. Bunlardan bazıları dünyaya zarar verdi şüphesiz. Sömürgecilik, nasyonal sosyalizm, faşizm, sosyal Darwinizm, Sovyet modeli sosyalizm gibi birçok “ürün” de Batı’dan çıktı. Batı “ya / ya da” şeklinde yaklaşabileceğimiz bir tercih ekseniyle yaklaşmamızı zorlaştırıyor. Çünkü en başta gelen karakteristiği, çoğulcu bir yapı olması! Tek bir Batı yok. Fakat Batı uygarlığı dediğinizde, bunun bir ana yönü var; bu kesin! Hitler, Mussolini, Stalin veya Miloşeviç Batı’nın “ana akımını” temsil etmiyor. Her kim ki bu konuda bir soru işaretine sahipse, tavsiyem Batı kültür ve siyasi tarihini okumasıdır! Batı, öncelikle ana akım yönelimini “evrensel” olarak dünyaya sunmadı. Yani örneğin 1648 Westfalya Antlaşması ile çok yönetim merkezli (çok başlı) devlet biçimini teritoryal egemen tek merkezli devlet yönetimiyle reforme ettiğinde, bu öncelikle bir Avrupa sistemi oluşturdu. Ya da bu devlet biçimi, 1789’da Fransız Devrimi ile teritoryal ulus devlete evrildiğinde, bu yine Avrupa’ya özgü (sui-jeneris) bir olguydu. Fakat gerek Avrupa’ya yakın bölgelerin bu gelişmelerden etkilenmesi, gerek Avrupa kolonilerine bu devlet modelinin endirekt biçimde taşınması, gerekse de modernleşmek isteyen Batılı olmayan toplumların Batı tipi gelişimi taklit etmeleri, Batı’nın değerlerini evrenselleştirdi. Osmanlı İmparatorluğu, bu üç değişik faktörün de bir şekilde etkisinde kaldı. Batı’yla iç içeydi, çünkü coğrafi ve diplomatik anlamda Avrupalı bir aktördü. Avrupa kolonilerinin gelişmelerini yakından izliyordu, çünkü kendi toprakları da kolonileştirilmeye başlamıştı. Kendisini korumak için güçlenmenin yolunun modernleşmeden geçtiğini, ancak o şekilde Batı’nın ilerleyişini durdurabileceğini görüyor, bu nedenle ordusunu ve eğitimini Batılılaştırıyordu. Dolayısıyla, bugünkü Türkiye’nin içinden çıktığı Osmanlı devlet yapısı, Batı’yla olan ilişkisi içinde ondan ciddi şekilde etkilenmekteydi. Yalnız da değildi esasen. Rusya ve Japonya da, Osmanlı’dan kopan Balkan devletleri de, hatta Mehmet Ali Paşa ile beraber Mısır gibi Müslüman topraklarında da ciddi bir modernleşme baş gösterdi. Bu modernleşme, Batılılaşma ile özdeş olarak algılandı, çünkü mevcut tek örnek, hatta orijinal Batı’ydı. Güncel dille ifade edecek olursak, ilerleme bağlamında “Amerika’yı yeniden keşfe gerek yoktu!”.

Mustafa Kemal ve onun akranı olan bir kadro, gökten düşmedi günlerden bir gün Anadolu topraklarına. Yüz yıllık bir modernleşme (ıslahat) sürecinin oluşturduğu bir jenerasyondur, cumhuriyeti kuran. Rakibini yenebilmek için rakibinin “tekniğini öğrenmek isteyen pehlivanın” rakibiyle fark etmeden dost olmaya başlaması gibi, Batı’yla olan askeri mücadele, önce geçici askeri ittifaklara, ardından geçici diplomatik ilişkilere, sonrasında karşılıklı etkileşime, derken kültürel alışverişe, en nihayetinde uzun vadeli kurumsal işbirliğine uzandı. Kendisiyle aynı coğrafyayı paylaşan bir toplulukla, işbirliği ve karşılıklı yarar odaklı kurumsallaştırılmış ilişkiler, böylelikle başlamaktaydı. Belki de – farkında olmadığımız – en temel dönüşüm, antagonist (uzlaşma bilmez) din-teoloji eksenli düşmanlık pozisyonundan eşitler arası ilişkiler dinamiğine doğru yelken açılmasıdır. Gayesi veya anlamı siyasi olan bu değişimin, kültürel, teolojik, uygarlıksal (medeniyete ilişkin) boyutları örtbas edilemez. Öncelikle teknik ithalatına yönelik başlayan Batılılaşma ilgisi, teknik saha ile sosyokültürel sahanın etle tırnak gibi kaynaşmış olmalarından dolayı, giderek hukuk, siyaset, kamu yönetimi, eğitim, kurumsal organizasyon, ekonomik entegrasyon gibi sosyal alana ilişkin sahaların bu proje içinde evrilmeye başlamasıyla sonuçlandı. İslam hukuku temelli adalet ve devlet sisteminin dönüşümü böyle oldu. Mecelle ciddi bir reformdur. Gayrı Müslimlerin eşitliği, devletlerarası eşitlik (Westfalya orijinli) Avrupa devletler sistemine adapte oluş gibi önemli adımlar böyledir. Osmanlı modernleşmesi, cumhuriyet modernleşmesini doğurdu. Ya da daha doğrusu, Osmanlı modernleşmesi ve cumhuriyet reformları aynı yöne doğru bir rota, bir gelişim hattıdır. Elbette cumhuriyet kadroları ısrarla bu Osmanlı modernleşmesini reddettiler, çünkü parlamentosu olan, anayasal bir monarşiye dönüşmüş, demokrasi denemesinde bulunmuş bir Osmanlı imajı, cumhuriyet modernleşmesine gölge düşürebilirdi.

Bu arada, hem Osmanlı döneminde hem de cumhuriyetle beraber, yukarıda işaret ettiğim “ana akım” Batı değerlerinden kopuk, dönemsel bazı uygulamalara meyleden yaklaşımlar oldu. 1930’larda Avrupa’da bugünkü anlamda demokrasi ve temel özgürlükleri uygulamayan devletler çoğunluktaydı. Hitle Almanya’sı veya Lenin ve Stalin’in SSCB’si gibi devlet modelleri ya da liderlik tipolojileri, “bak işte bu da Batı!” denerek meşrulaştırılmaya veya idealize edilmeye çalışıldı. Bugün bile örneğin Ermeni soykırımı tezine karşı Fransa’nın kuzey Afrika’da, İspanya veya Britanya’nın yenidünyada yaptığı korkunç soykırımlar ve katliamlar “sui misal” olarak öne çıkartılmıyor mu? Böylece Türkiye 1940’lara geldiğinde, modernleştirici-Batılılaştırıcı bir diktatörlük olarak, yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalışacaktı.

1945 sonrası çok partili sisteme geçme gerekliliği, dünyanın yeni düzenine kurucu olarak katılmak için ortaya çıkmış, tek parti iktidarı sonlanmaya başlamıştı. Batı yönelimi için çok daha somut bir gereklilik ortaya çıkmış, SSCB Boğazlara ve doğu vilayetlerindeki topraklara açıktan göz dikmişti. Avrupa’nın yarısını postalları altında çiğneyen Kızıl Ordu’nun Türkiye’ye girmesi, azımsanmaması gerek bir tehditti. Böylelikle dünyanın diğer süper gücü olarak profil kazanan ve serbest piyasa ekonomisiyle çoğulcu demokrasiyi benimsemiş olan ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde, Avrupa’nın yeniden yapılandırılması için yardım edilen gruba, Türkiye’yi de dahil etti. Türkiye toprakları güvence altına alındı, sonrasında NATO’ya girildi.

Bu bir gidişattır. Bugün, o günlerde belirlenmiştir. O günler 200 yıllık bir geçmişin, bir tarihsel koşullar macerasının sonucudur. Türkiye işgal edilmedi. 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’a gelen işgal gücünden bahsedeceksek, Rus limanlarını topa tutan Osmanlı gemilerinden de, Turan imparatorluğu kurmak için Kafkasya’yı ele geçirmeye kalkan yayılmacı emperyalist emellerden de, Bakü petrollerini elde etme hedeflerinden de, bu içler için Almanya ile ittifak kurmamızdan da bahsetmek lazım! Ya da Çanakkale savunmasının neden yapmak durumunda kaldığını da ele almalı! Var mı bunu yapacak? Tabi emperyalist dış politika güdüp, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak olarak özetlenecek bu İttihatçı irredantizmi Kurtuluş Savaşı’na eklemleyip, “yedi düvele karşı” vatan toprağı savunma miti daha hoş geliyor kulağa ve daha iyi uyuyor cumhuriyetçi tarih yazımına, öyle değil mi? Fakat bunlar gerçekleri gizlemeye yetmiyor. Çünkü dünya başlarını kuma gömen devekuşlarından oluşmuyor!

Tüm bunları neden yazdım? Nedir bu tarihsel – ve itiraf edeyim, ortalama okur için sıkıcı – konulara girmenin sebebi?

Bugün itibarıyla, yukarıda ele aldığım ana akım değerler temelli sosyokültürel yönelimle, dış ve güvenlik politikasındaki yönelim, ciddi bir kırılmaya uğramış bulunuyor. 1920’de son bulan maceracı İttihatçı kâbus, bugün 2019 itibarıyla Türkiye’de yeniden kontrolü ele geçirmiş durumdadır! Bu kafa, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın kumar masasına oturttuğu devleti, bugün Rusya’nın kumar masasına, benzer ihtiraslar ve emeller çerçevesinde oturtmaktadır. Bugün Türkiye bir NATO üyesi olarak, Moskova’nın NATO içindeki “Truva atı” olarak nitelenmekte, tüm müttefik başkentlerinde eksen kaymasına uğrayan Ankara konuşulmaktadır.

S-400’ler Temmuz’da gelecek. İkinci – ve kalıcı – İran ambargosu başlayacak ve Türkiye buna uymayacağını açıkladı. Rusya-Çin-İran merkezi gücünün yörüngesinde bir karar alıcı klik, üç paşa etkisi gibi, memleketi tehlikeli sulara doğru götürmektedir. Moskova bunun rüyasını çok önceden kurmuş, şu an yaşanan süreci Rusya tarihinin altın vuruşu olarak değerlendirmektedir. Osmanlı’dan beri Rusya’yı dengelemek için Batılı büyük devletlerle ittifaka girmek yaklaşımı terk edilerek, kurda kuzu teslim edilmiştir. Rus Avrasyacılığı, ana hedef olarak “Atlantik hattının” (deniz gücünün) kırılmasını, bu iç için kilit önemdeki bazı deniz güçlerini Atlantik hattı dışına çekmeği öngörüyor. Türkiye’nin bugün Rusya güdümünde olması, sadece Türkiye veya yakın bölgeler için değil, küresel önemi haiz bir jeopolitik kırılmadır. Fakat bunun dışında, Rusya yanlısı güç odakları, ülkeyi Batı’dan uzaklaşıldığı oranda insan hak ve özgürlüklerinden de, hukuktan da, demokratik değerlerden de uzaklaştırmaktadır. Böylelikle kendi güçlerini pekiştirmekte ve konsolide etmektedirler. Bugün bu anlayış muhalefet de dâhil Türkiye siyasetinde başat konuma yükselmiş bulunmaktadır.

Bugün Türkiye’nin Batılı bir ülke olduğunu veya Batı içinde (mesela AB üyesi olarak) yer alması gerektiğini söyleyenlere hain muamelesi yapılıyor! En Avrupa yanlısı Osman Kavala gibi isimler bile bu nedenle içeride tutuluyor! NATO’da görev yapmış olması, bir subayın hapse atılmasına gerekçe oluşturuyor!

Avrasyacı Moskova-Pekin-Tahran yörüngesinde Rusya en tehlikeli aktör. Gürcistan’da, Ukrayna’da ve Suriye’de istediğini alan Rusya bu kez Türkiye’den de istediğini alacak gibi. Yaklaşan bu korkunç zelzeleden Türkiye tek parça çıkmayabilir. Bu rejimin dış ve güvenlik politikalarında ödeteceği bedel, en az içerideki bedeller kadar yüksek olacak gibi görünüyor. Makul olanı savunan kimse kalmadı mı?

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin